PINAR ÖĞÜNÇ: ÇOCUKLAR İÇİN YAZMAK ÇOK KIYMETLİ

Yazı Cadısı

Aslı Tohumcu

aslitohumcu@gmail.com

Pınar Öğünç edebiyatı, benim gözümde, güncel politik sorunlarımızın hikayeciliğimize nasıl taşınması gerektiğine dair bir ders niteliğinde. Son kitabı Beterotu’nu okuyanların herhalde şundan şüphesi yoktur: Yazılı ya da görsel basının birkaç cümleyle ve münferit olaylarmış gibi geçiştirdiği, bizlerin birer tweet’le tepki gösterip geçtiğimiz veya bir diğerine yetişmek gerekliliğinden geçmek zorunda kaldığımız haberler, gerçek insanların gerçek hayat hikayeleridir. Pınar Öğünç de, korkunç hayatımızın ayrıntılı ve doğru bir röntgenini Türkçenin en güzel imkanlarıyla çeken bir yazardır.

Artık biraz daha sevinebiliriz! Çünkü Pınar Öğünç hayatın özünü görebilen bakışlarını, edebi birikimini çocuk edebiyatına yöneltti. Cotturuk Defterleri, daha adından başlayarak, Öğünç’ün bu sularda muzipçe gezineceğinin işaretini veriyor. Cotturuk Defterleri’nin baş kahramanı Maya uydurduğu yeni kelimeler, can sıkıntısına aradığı çareler, arkadaşlarıyla giriştiği yazarlık serüveniyle çocuk edebiyatımızın, çocuğu taklide uğraşan değil de çocuk kalmış bir yazara kavuştuğunu müjdeliyor. Öğünç’le ilk çocuk kitabını konuştuk.

Önce tebrik etmek isterim seni, edebiyatta yeni bir maceraya kalkıştın. Pek de güzel, tadına doyulmaz bir kalkışma olmuş bence. Bu mutluluğu neye borçluyuz diye sorayım da, önce o çıksın aradan...

Teşekkürler. Çocuklar için yazmak çok kıymetli bir iş. Buna girişmek hem kendimi sokmak istediğim bir sınav, hem de kendime verdiğim bir ödül sanırım.

Kahramanın Maya’ya ayıp olmazsa, ondan ilhamla: Hayatta çok fıttırık şeyler var, çocuk edebiyatı da onlardan biri değil mi?

Öyle hakikaten. Çocuk edebiyatı bir dehlize benziyor. Yazarak da, okuyarak da ilerlenebilen bir dehliz. Bir ucundan daldığında farklı yerlerden çıkabiliyorsun. Ulaşabileceğin ilk yer tabii ki çocukluğun. Kendini birden kişisel tarihinin gerisinde paketlenip kaldığını düşündüğün bir anda bulabilirsin. Çünkü aslında ne zaman denilen şey illa çizgisel akıyor, ne de “paket” diye bir şey mümkün. O dehlizin çıkarabileceği ikinci yer de yetişkin beyninin içinde çocuklara mahsus algı, muhakeme, merak, sevme ve duygulanma biçimlerinin durduğu yer. Duruyorsa tabii. “İçimdeki çocuk” klişesinden farklı bir şey bu, çocuk olmayı taklit etmekten bahsetmiyorum. Beyninin o odasının yolunu tamamen kaybettiğinde bön yetişkinlere dönüyorsun. Çocuk edebiyatı, çocuklarla her tür hakiki temas o dehlizin kumla, çakılla dolup kapanmasını önlüyor bence.

Karakterin Maya asla uydurulmuş, sakil duran bir çocuk değil. Bu da hayal gücüyle başarılacak bir şey değil sanki. İçten gelmesi lazım gibi geliyor bana. Maya’nın dilini, zihnini yaratma süreci bu anlamda nasıl işledi sende? Senin hamurundaki hangi malzemeye borçluyuz bunu?

Biraz “çocuk kafasına” hayranlığım, biraz her şeyi sayesinde yazdığım, yazdıkça bir kas gibi de gelişen kayıtçı yanım etkili sanırım. Ama asıl mühimi az önce dediğim beyindeki o oda. Sadece yaptığımız işlerde değil, hayatın içinde yaratıcılığı artıran, olayları kavrayış, sorgulayış biçimimizin, mizah gücümüzün dayandığı yer orası. Saçma, uygunsuz, yanlış bulunma kaygısıyla yontulmamış, örselenmemiş yanımız. O odanın yolunu kaybetmemek önemli benim için.

Can sıkıntısına çare arayan Maya’ya ne güzel çareler bulmuşsun! Sıkıntı senin için çok belirgin, en azından hatırlanan bir duygu olmalı diye düşündüm okuduğumda. Çocukken sıkılır mıydın çok? Senin çözümlerin nelerdi? Şimdi nasıl bu duyguyla aran?

Bugünden bakınca sıkıntıdan patlamam için çok fazla neden olduğunu gördüğüm ama başka türlüsünü bilmediğim için, her şeyin bana çok normal geldiği bir çocukluk geçirdim. Hayat öyle bir şey diye düşünüyordum. Bu bir tür idman gibiydi aslında. Bazen o idman sayesinde diye düşünüyorum, benim canım sıkılmaz mesela. Yani kendinle kalmaktan, tek başına zaman geçirmekten, ne yapacağını bilememekten kaynaklı sıkıntıyı bilmem. Çok da tuhaf gelir. Benim canımı bazı insanlar, bazı olaylar, bazı durumlar sıkabilir ancak.

Maya, daha önce hiç tecrübe etmediği, garip bir şey yaşadığında ona hıttırık diyor. Sen ne diyorsun, merak ettim.

Benim verdiğim bir kelime yoktu. Ama Maya ve arkadaşları Sona ile Robin'in, kendi kelimelerini icat etmeleri önemli geliyor bana. Adını dilediklerince koyduktan sonra, kendi hayat bilgilerini oluşturmaya başlıyorlar bir nevi. Sadece çocukların tecrübesiyle ve kaydetme arzusuyla oluşan bir hayat bilgisi bu.

Hiç hikayesi olmayan, eşya taklidi yapan eşyalar, kitaplarda hiç konuşturulmayan hayvanlar... Bir nevi yaratıcı yazma temrini de önermişsin, aklından öyle bir şey geçmemiştir senin ama... Okuduklarından yola çıkarak, okuyucu olarak arzuların mı dile geldi orada?

Bütününde çocuklar için hikâyeye ulaşmanın zıplama taşlarını dizmek istedim aslında. Adı asla böyle geçmeden, kurallaştırmadan, kalıplaştırmadan... Kendin için yaratıcı olmayı, birlikte üretmekten haz almayı, arkadaşlığı bunun üzerine kurabilmeyi, en önemlisi de defterlerin, yazmanın bizi geliştiren yanını hatırlatmak için... Tipsiz hayvanların, önemsiz görünen eşyaların hikâyelerini okumak da şahane bir talep bence.

Bu arada... Çocuk edebiyatına okur olarak ne kadar yakınsın? Sence de çocuk edebiyatı insanı dilediğince uçuran geniş bir alan sağlamıyor mu? Her şey mümkün gibi, yazanın hayal gücünün yettiğince ama...

Kesinlikle, yarattığı alan müthiş özgürleştirici yazan açısından. Cotturuk Defterleri'nin sonunda çocuklar kendi hikâyelerini yazıyorlar, ben mest oldum o kısımlarını yazarken. Berbere giden bir demet maydanozu, çiğnenmiş bir sakızın seyahatini nasıl düşünebilirdim başka türlü. Üzerinden kaç yüz defa geçmişim, kitabın son okumasını yaparken dahi bazı yerlerde içimden gülümsedim.

Sen büyüdüğünde sevdiğin, çocukluğu hayal edilebilen bir yetişkin olduğunu düşünüyor musun? Bu alana soyunduğuna göre öyle olmalı diye düşünüyorum ben ama...

Buna cevap vermem kolay değil, ama beni yakından tanıyanlar “hıttırık” sorularıma aşinadır, ki zaten onlar bu kitabı okuduğunda hiç yabancılık çekmeyeceklerdir diye düşünüyorum.

Çocukken bildiğimiz neyi unutmasak daha iyi olurdu sence?

Elbette ki bir dolu nedenden, çok dönüyoruz çocukluğumuza, hem bir bilgi hem bir sezgiyle bazı cevapları orada bulabileceğimizi biliyoruz. Beterotu'ndaki “Ağrı Eşiği” de bu sularda dolaşan bir hikâyedir. Aralarında çok az yaş farkı olup da ikiz gibi büyümüş iki kardeşin çocukluk tarihlerini tamamen farklı yazışları, bugünden o döneme başka saiklerle bakışları üzerine... Çocukluğa genelde kayıp gitmiş güzel bir zamanın nostaljisiyle bakmayı tercih ederiz, daha çok yetişkinliğin berbatlıklarıyla karşılaştırmaktan mülhem bir kıymet biçeriz. Bu bir yandan o halimize mahsus maharetlerimizi, güzellikleri bugüne asla taşıyamayacağımız varsayımını dayatıyor. Diğer yandan çocukluk mutsuzluklarımızı, başırısızlıklarımızı, yoksunluklarımızı ya bu güzel evreye yakıştıramadığımız için unutuyor ya da bunların sadece karanlığına yaslanarak hayatımızın tek hakim duygusu yapabiliyoruz. Oysa ki hayatın muhtelif zorluğuyla o ilk kahramanca çarpışma biçimlerimizi hatırlamaya çalışmak, o direniş bugün açısından çok öğretici bence. Yetişkin halim, çocukluk halimden çok şey öğrendi.

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın