ÖLÜMSÜZLÜĞE ULAŞMAK

Klasik Köşe

Asuman Kafaoğlu Büke

akafaoglu@yahoo.com

Her dakika kontrol edilemez bir bilgi bombardımanına tutuluyor olmamız, günümüzün önemli sorunlarından biri. Yüzlerce televizyon kanalından, yüzlerce film ve dizi, yayımlanan binlerce kitap, bilgisayar ve telefonun ucunda üzerimize atlamak için bekleyen gerçek ve kurgusal bir sürü olay… Bunca bilginin hepsini belleğimizde depolamamız mümkün olamaz. Hatırlıyorum, 1960’lı yıllarda büyürken haftada en fazla bir sinemaya gidip bir tek film izleme şansı buluyorduk, bugün ise çocukluğumda bir yılda izlediğim kadar filmi bir haftada izleyebilirim. Şimdi soru, bütün bunlar arasında hangilerini hatırlamaya değer bulurum? Bazen bir filmin on beş dakikasını izledikten sonra daha önce izlemiş olduğumu fark ediyorum. 

Romanlar da öyle. Okuduğum romanların kaçını hatırlayabilirim? Her yıl yüzün üzerinde roman okuyan biri olarak, kaç tanesi aklımda kalıyor? Ya da daha iyi bir soru, her romandan aklımda neler kalıyor? 

Bunu test etme şansım oldu bu hafta. 1991 yılında okuduğum Milan Kundera’nın Ölümsüzlük romanını yeniden okudum ve çok şaşırarak fark ettim ki romanın bazı, çok temel ve önemli temalarını tamamen unutmuşum ama bazı bölümlerini de, sanki geçtiğimiz hafta okumuş gibi, satır satır hatırlıyorum. 

Ölümsüzlük’ün konusu bu düşünceye yatkındı aslında. Sonsuza kadar ne kalır sorusu etrafında şekillendirmişti romanını Milan Kundera. Ölümsüz üne kavuşmuş Goethe ve Hemingway, çok önem verdikleri konularıyla, temalarıyla, kitaplarıyla değil de hayat hikayelerindeki sansasyonlarla hatırlanır olmaktan şikâyet ediyorlardı. Ölümsüzlüğün anlamı neydi bu durumda? Kendi arzu ettiğin şekilde hatırlanmıyorsan, ölümsüz olma neye yarardı? Hakkında ortaya atılan bir dedikodu, hayatın boyunca yarattığın onca eserin önüne nasıl oluyor da geçebiliyordu? Hemingway, kitaplarını okumadan biyografisini yazan ve okuyanlardan açıkça yakınıyor Ölümsüzlük’te. 

Bir Hareketten Doğmak

Ölümsüzlük bir el hareketiyle başlar. Yazar, yani Kundera’nın ta kendisi, akademisyen bir arkadaşıyla buluşmak üzere bir kafede oturmuş dostunu bekliyordur. Oturduğu spor salonunun kafesinden yüzme havuzunu ve havuza girenleri seyreder. Orada “yaşlı” bir kadın (bu konuya döneceğim) yaşına pek uygun olmayan bir el hareketiyle, gülümseyerek yüzme hocasıyla vedalaşır. “Bu el hareketi sayesinde, bir saniyelik bir uzam içinde, zamanla hiç ilgisi olmayan cazibesinin özü ortaya çıkar" ve onu seyreden yazarın gözlerini kamaştırır. Bu harekettir işte yazarı etkileyen. İlham kaynağını bulur ve el hareketinden bir kadın kahraman yaratır; ona Agnès adını verir. 

Fotoğraf: Etienne Girardet

Agnès yavaş yavaş kahraman olarak şekillenmeye başlar. Roman, dış metin ve iç metin olarak aynı anda ilerler, bir yandan Agnès’in yaratılış süreci, öte yandan Agnès’in hayatı ve çevresi şekillenir. Bu form aynı zamanda Kundera’ya en sevdiği anlatımı da sağlar: Dış metinde deneme stilinde felsefesini ortaya koyarken roman formundan da uzaklaşmaz. Heidegger’in felsefesinden ödünç aldığı düşünce “insanın özü bir soru biçemine sahiptir” tam da istediği formu sağlar Kundera’ya. Varlık, Kundera’nın romanlarında tek şekilde yer almaz. Dinamiktir, değişkendir, sürekli gelişir ve kendini yalanlar. Belirsizlik, hayatı ve roman sanatını olanaklı kılan şeydir. 

Konu

Aradan dört yıl geçmiş olmasına rağmen, hâlâ babasının yasını tutan Agnès, yalnızlık özlemi çeker. Kocası Paul ve kızından iyilik haberleri alacağı bir mesafede olmayı ama onları üzmeden ve terk edilmiş hissettirmeden, İsviçre Alpleri'nde kendi başına yaşamayı ister. Ailesini sevmediğinden ya da bir sorunu olduğundan değil, sadece sonsuzluk duygusu veren evliliğin içinde kendini hapsolmuş hissettiği için. Agnès bir de anne ve babalarının ölümleri sonrasında kız kardeşi Laura’dan da kendini sorumlu hisseder. Laura sürekli hayattan şikâyet eden, ablasının hayatına özenen bir kadın. Ablasıyla taban tabana zıt kişiliğe sahip, özellikle bedensel algıları tamamen farklı; Laura sık âşık olan ve erkeklerle ilişkisinde kendini kaptıran biri. Agnès evli, düzenli çalışan, çocuk sahibi iken, Laura çocuğunu düşürmüş, müzik kariyerinde başarılı olamamış ve sevdiği erkek tarafından terk edilmiş olarak betimlenir. 

Milan Kundera

Agnès ve ailesinin hikayesi ile birlikte romanda Goethe ve Napoléon gibi ölümsüz yazar ve devlet adamlarının hikayelerini de anlatır Kundera. Onlar sayesinde ölümsüzlüğün, aşkın, şöhretin anlamını ve çağdaş dünyada, sıradan insanların hayatları içindeki karşılıklarını ele alır. 

Aslında Kundera sahte bir gerçeklik duygusu verir okura. Romandaki ilk bölümün ilk satırları yazarın yaşamından bir kare ile başladığı için, kurgu dışına çıktığı bölümlerde gerçeğe dönüş yaptığı izlenimi verir, halbuki her roman gibi bu roman da ilk satırından itibaren kurgudur. Yazarın bir kafede oturmuş arkadaşını beklediği sahne de romana dahildir; ne böyle bir anın yaşanmış olması ne de böyle bir kafenin var olması gerekir fakat bunu yaparak Kundera romanı farklı bir forma sokar. Arada deneme türünde yazdığı felsefe temaları içeren bölümleri gerçek olarak algılarız. 

Çağdaş romanda gerçekle kurgu birleşimi, okuru yanıltarak bir üst kurgu havası verilir. Kundera bunun ustası olduğunundan, felsefeyi – ya da daha doğrusu düşünce tarihini – romana böylece katar. Bu romanın bir özelliği de yazarın filmi yapılamayacak bir kurgu arayışıdır. Önceki romanı, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği popüler bir filme dönüştüğü için, roman içinde kalacak bir anlatı arzular. 

Kadran Dışılık

Aristoteles Poetika adlı eserinde, kurgunun nasıl olması gerektiğini anlatır. Konuyla ve kahramanla doğrudan bağlantılı olmayan bölümlerin kurgu içinde yer almasını hatalı bulur. Kundera özellikle romanın “Kadran” başlıklı altıncı bölümünde, daha önce sözünü etmediği yeni bir karakter ortaya atar. Bu bölüm romana bir şekilde bağlansa da aslında tamamen bağımsız bir epizot şeklindedir. Bu bölüm atılsa da kurgu ayakta durabilir ama burada gizlediği bir şey, akan zamanın dışında kalmak, dahil olmamaktır. Bunu en iyi bu bölümde anlarız. Zamana ayak uyduramayan karakterlerden söz eder bu bölümde, ayrıca yetenekleri ile zamanın örtüşmediği insanların nasıl devre dışı kalabileceklerini gösterir. 

Şimdi gelelim yaşlılık konusuna: Romanı yaklaşık otuz yıl kadar önce okuduğum için “yaşlı kadın” algımın nasıl değiştiğini görmek beni çok şaşırttı. Milan Kundera’nın yaşlı olarak betimlediği kadınla aynı yaşta olmam geçen zaman içinde algımın nasıl değiştiğini de göstermiş oldu bana. Ölümsüzlük, Milan Kundera’nın başyapıtlarından biri olarak aradan yıllar geçse de okunacak bir kitap ayrıca günümüzü onlarca yıl önceden ne denli doğru anlamış olduğunu görmek de şaşırtacaktır okuru. 

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın