ÇİFTE NOBEL SENESİ, NATIONAL BOOK AWARDS VE HAYVAN MÜZESİ

Dünyanın Yazısı

Mert Tanaydın

mert.tanaydin@gmail.com

Edebiyatın en büyük ödülü Nobel Edebiyat Ödülü 2018 yılında "me too" kampanyalarının da etkisiyle cinsel istismarla yolsuzluk karışımı bir sebepten dolayı verilemediğinde, son senelerdeki klasik edebiyat anlayışından uzaklaşıp gazetecilere ve ozanlara da verilmeye başlanmasının getirdiği tavsamayla birlikte, bildiğimiz dünyanın sonu geldi izlenimini güçlendirmişti. Anlaşılan bildiğimiz dünyada sadece çılgın bir aksama olmuş ve 2019’da hem bu yıla ait hem de eksik yıla ait iki Nobelli açıklandı: Eksik yılımızın yıldızı, aynı yıl Koşucular romanıyla Uluslararası Man Booker Ödülü kazanan ama son yıllarda National Book’tan Prix Fémina’ya pek çok ödüle farklı romanları ve çevirileriyle aday gösterilen Polonyalı Olga Tokarczuk oldu. Hem üslup açısından zengin hem ele aldığı konuları farklı cepheleriyle gösteren, tartışmalı alanlara ve konulara girmekten çekinmeyen, bazı zamanlarda kendi idaresinin de şimşeklerini çekmiş ama edebiyatını her daim genişletebilmiş, zamane yıldızlarından biriydi zaten Tokarczuk, yükseliş trendi Nobel’e ulaşmasını mantıklı kılacak biçimdeydi açıkçası.

Olga Tokarczuk ve Peter Handke.

2019’a ait Nobel Edebiyat Ödülü’yse, Almanya’nın haşarı çocuklarından, akıntının tersine gitmekten çekinmeyen, bizim de aslında çok sevdiğimiz ama 1990’lardaki Yugoslavya dağılmasında genelde bizim durduğumuz tarafın tersinde durduğu için kimi zaman okurların sempatisinin azaldığı, ama sadece Wim Wenders’in o muhteşem filmi Berlin Üzerinde Gökyüzü’ne katkısıyla bile şükranlarımızı eksik etmeyeceğimiz Peter Handke’ye verildi. Benim Peter Handke’nin yapıtlarının en sevdiğim yanı, ortalıkta dolaşırken durmadan düşünen, gözlemleyen, hatırlayan, sorgulayan, garipseyen karakterlerin anlatıp durmasıdır, tıpkı bu sene kaybettiğimiz usta oyuncu Bruno Ganz’ın Alain Tanner’den Angelopulos’a pek çok yönetmenin filminde dolaşması gibi. Handke’nin varoluş sıkıntılarıyla başa çıkmaya çalışan savaş sonrası karakterleriyle Tokarczuk’un dünyayı anlamlandırmaya çalışan soğuk savaş sonrası küresel dönemin karakterleri bu çifte Nobelli senede okurların zihnini yoğun biçimde kaplayacak anlaşılan.

Amerikan yayıncılığının önemli ödüllerinden National Book Award bugünün koşullarında pek çok iyi yapıtı işaret edebiliyor. Kurgu yapıt, kurgudışı çalışma, şiir kitabı, yeni eklenen çeviri edebiyat ve genç okurlara yönelik kitap alanlarında National Book Foundation tarafından 1950’den beri verilen (ilk alanlar Nelson Algren Altın Kollu Adam romanıyla, Ralph R. Lusk Ralph Waldo Emmerson’un yaşam öyküsüyle ve William Carlos Williams Patterson şiir kitabıyla olmuş) ödül bildiğimiz pek çok prestijli yazara eklenen prestiji sağlamakta. Faulkner, Bellow, Malamud, DeLillo, Doctorow, Roth, Oates, Pynchon, Gaddis, Sontag, Franzen; Dennis Johnson, Patti Smith, Louise Erdrich, Ta-Nehisi Coates, Jesmyn Ward gibi pek çok yazar ve şair kimi zaman bu ödülü onurlandırdı kimi zaman da bu ödül tarafından okurlara işaret edildi. Sadece ödüllerden iyi edebiyatı bulabilmek durumunda kalacaksam, pek çok ödülden daha fazla bu ödüle dikkat etmeye çalışırım.

National Book Award 2019 finalistleri.

Kendi adıma gençliği, şiiri ve kurgudışı alanını atlıyorum. İki alandaki adaylara dikkat kesilmek istiyorum: Kurgu alanındaki beş isimden en fazla Black Leopard Red Wolf adlı siyahi fantastik romanıyla aday olan Jamaikalı Marlon Jones’a aslında Man Booker kazanan romanı Yedi Cinayetin Kısa Tarihçesi’nden aşinayız; belki The Other Americans adlı aile romanıyla aday olan Fas asıllı Laila Lalami’nin adını The Moor’s Account ile Pulitzer Ödülü’ne aday olduğundan hatırlıyoruzdur; Trust Exercise romanıyla aday olan Susan Choi, Sabrina&Corina adlı öykü kitabıyla aday olan Kali Fajardo-Aniste ve Kamçatka’da geçen ilk romanı Disappearing Earth ile aday olan Julia Phillips’i neredeyse hiç tanımıyoruzdur. Halbuki son yılların yıldızı ve son kitabı Nickel Çocukları’nı dilimizde okumak için de gün saydığımız Colson Whitehead de Helen Phillips, Ocean Vuong, Taffy Brodesser-Akner ve Kimberley King Parsons’la birlikte açıklanan ilk listede yer alıyordu.

İlk defa geçen yıl çeviri alanında ödül verildi National Book Award’da: Bizim Bir Kutup Ayısının Anıları’ndan tanıdığımız Yoko Tawada Margaret Mitsutani tarafından çevrilmiş distopik romanı The Emissary ile kazandı bu ödülü; geçen yılın adayları arasında artık Nobelli de olan Tokarczuk, Jhumpa Lahiri tarafından çevrilen bir romanıyla Domenico Starnone gibi isimler de vardı. Bu yıl ilk açıklanan listede başka bir romanıyla yine Tokarczuk vardı, Brezilya’dan Elaine Brum, Şili’den Nona Fernández, Norveç’ten Vigdis Hjorth, Danimarka’dan Naja Marie Aidt ile birlikte. Ama ödül ancak kısa listeye kalan Suriyeli Khaled Khalifa, şimdilerde bizim Seiobo Orada Aşağıdaydı‘sını okuduğumuz Macar Laszlo Krasznahorkai, Ruandalı Scholastique Mukasonga, hâlâ okumaya başlayamadığım Japon Yoko Ogawa ve Kosovo asıllı Finlandiya vatandaşı Pajtim Statovci‘den birine verilecek. Kime verilirse verilirsin izini sürdüğümüzde iyi bir yapıtla karşılaşacağımızdan eminim.

Beklediğimiz pek çok yapıt varken bazen önemsediğimiz bir çevirmenin çevirmesiyle dikkatimizi çeken bir kitap yayımlanır ve bir süreliğine her şeyi bir kenara bırakarak onu okumaya başlarız: Çağdaş çevirmenlerimizin en kült isimlerinden (Proust, Cervantes, Marías gibilerinin devasa yapıtlarını borçlu olduğumuz) Roza Hakmen’in Metis Yayınları’ndan çıkan son çevirisi Kosta Rikalı 87 doğumlu genç yazar Carlos Fonseca’nın Hayvan Müzesi romanı böyle bir yapıt oldu benim için. Porto Riko üzerinden ABD’ye eğitim için geçmiş yazar Latin Amerikalı gelecek vaat eden genç yazarlar listelerinden düşmeyen bir isimmiş. Kültür alanında çok farklı yerlerde eğitim gören Fonseca, en son Londra’ya yerleşmiş ve halen Cambridge’teki Trinity College’da ders veriyormuş. Romanı kültür ve sanat meraklılarını mest edecek genişlikte, neredeyse bir sergi olarak algılanabilecek bir üslupta. İster happening olsun ister sergi, pek çok farklı sanat aktivitesini bol keseden anlatıp garip bağlarla birbirine eşleştiren bir yapıt. Bir doğa müzesinde çalışan genç bir anlatıcının kendisinden hayvanların garip karakterleri üzerine danışmanlık almaya başlayan bir moda tasarımcısının hikâyesine odaklanmasıyla İsrail’den başlayarak Ateş Toprakları Latin Amerika’ya varan bir yolculuğun, altmışlardan bugüne kadar yaşadığımız tarihin sanat, siyaset, spiritüel yolculuklar ve vahşi doğayla yabani insan arasındaki gidiş gelişlerin dökümünü, birkaç kişi ve birkaç farklı üslupta yazılmış sanatsal göndermeleri çok fazla olan biçimde kurgulamış Fonseca. Modern sanatın, sosyalizmin, Meksika ve Latin Amerika’nın alametifarikası Zapatist eylemlerin (bizim de şahit olduğumuz Subcomandante Marcos özelinde) ve ütopyaların üzerinden düşündürücü biçimde geçen roman, Sebald ve Benjamin’in yaptıklarını andıran üslubuyla bugünün okurunun önemli bir kesimini kendine çekecektir. Benim şahsen Fonseca’nın yapmaya çalıştığında yakaladığım benzerlik, pek çok kurgusal ve sanatsal detay sayıp dökerek Latin Amerika’da Avrupa’dan gelen kötülüğün yeniden can bulmasını anlattığı 2666 gibi yapıtlarındaki Roberto Bolaño, edebiyatın ve sanatın pek çok örneğini kendi kurgularında bulmaca hazırlarmış gibi birleştiren Enrique Vila-Matasve Meksika ütopyalarını anlattığı romanı Ourania özelinde J. M. G. Le Clézio oldu. Kitabın kurgusunda sergi hazırlıkları, entelektüel dostluklar, yolculuk günceleri, dolandırıcılığın sınırında sanat performansları, Latin Amerika karanlığının yüreğinden distopik bir gökdelen varoşuna sıçrayan insanlar, akıllarının sağlığından emin olamayacağımız sanatçılar ve özünde zamanın getirdiklerine dayanmakta zorlanan bir baba, bir anne ve bir kızdan oluşan bir aile yer alıyor. Bugünün okurunun iştahına yönelik güzel bir karmaşa bu.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın