ÇÜRÜK BİR NAR HİKÂYESİ

Peron Dokuz Üç Çeyrek

Olcay Mağden Ünal

magdenolcay@gmail.com

“Otokrat rejimlerden ya da diktatörlüklerden en çok nefret edenlerin, ellerine güç geçtiği zaman ilk iş olarak düşmanlarını ortadan kaldırmaları beni hep hayrete düşürmüştür.”

John Boyne’un aklından Özlem Yüksel aracılığıyla bize ulaşan bu cümleyi kitabın içinden çekip buraya koydum ve ona muhteşem bir tabloyu izlermiş gibi uzun uzun baktım. Bana kalırsa bu cümle, kitabın en kuvvetli yumruğu. Çünkü gerçeğe ayna tutuyor, çünkü çoğu zihnin içini dolduran o karanlık bulutu günışığına çıkarıyor ve ben bunun en yakın yansımasını, Suriyeliler tanımını neredeyse aşağılık bir küfre çeviren, ülkenin aydınlık kesimi olduğunu iddia edenlerin ağzından saçılan ifrazat yüklü köpüklerde görüyorum. Küçücük bir fırsat ânında her yanı saracak, görmek istemediğini kıyacak vahşiler görüyorum. Ve bu beni de hep hayrete düşürüyor. Öyle ki, hayretime hayret eder hâle geliyorum.


Bu muhteşem tespit, birçok yetişkin ve ilkgençlik/gençlik romanı yazarı, çağdaş İrlanda edebiyatının en önemli kalemlerinden biri olarak anılan ve özellikle Çizgili Pijamalı Çocuk kitabıyla yakaladığı ün de artarak devam eden John Boyne’un tarihi romanı Romanovlar’ın Son Evi’nden. Daha önce Doğan Kitap tarafından yayımlanmış kitap, bu kez Delidolu Yayınları etiketiyle ve Burak Tuna’nın harika kapak tasarımıyla yeniden raflarda. 

Tanıtımına arka kapağındaki “Savaşların ve devrimin gölgesinde yeşeren, sürgün bir aşkın hikâyesi...” sözleriyle başlanan bu tarihî kurgu, Rusya’nın Ekim Devrimi öncesinde ve sonrasında Romanov hanedanında yaşananları yoksul bir çiftçinin 17 yaşındaki oğlu Georgi Daniiloviç Jahmenev aracılığıyla gözler önüne serer. Jahmenev, doğup büyüdüğü Kaşin’de, Çar II. Nikolay’ın kuzenine yönelik bir suikastı engeller ve bunun karşılığında kendini bir anda çar ve ailesinin hizmetinde, St. Petersburg’da tüm heybetiyle uzanan şimdinin Ermitaj Müzesi, Çarlık Rusya’sının ise Kışlık Saray’ında bulur.

Romanov Ailesi.

Görevi, çarın oğlu Aleksey ile yakından ilgilenmektir; böylece bir yandan 1915-1917 yılları arasında hanedanlıkta yaşananlara şahit olurken, bir yandan da kalbini alev alev yakan bir aşkla tanışır: Çarın küçük kızlarından Anastasya ile birbirlerine âşık olurlar. Ancak o yıllara sevginin sıcaklığındansa insanın iliklerine işleyen bir savaş hâkimdir. Saray’ın dışında çar ve ailesinden nefret eden bir toplum vardır; fakirlik hüküm sürmektedir, gençlerin neredeyse hepsi askerdedir ve dört bir yandan ölüm haberleri gelmektedir. Böyle bir zamanda çar ve ailesinin refah içindeki hayatı, Rus halkının öfkesini giderek artırmaktadır. 

Bolşeviklerin Çar’ı devirdikleri 1917 Ekim Devrimi’nden sonra ise Jahmenev’in sürgün hayatı başlar, bu kez yanında ömürlük aşkı Zoya vardır. Önce Paris’e ardından Londra’ya kaçarlar ve hayatının geri kalan kısmının önemli bir bölümünü Britanya Müzesi Kütüphanesi’nde çalışarak geçirir. Bu yabancı oldukları yeni hayat, onlara hiç tanımadıkları yeni zorlukları, yeni üzüntüleri, yeni kayıpları beraberinde getirir. Çarlık Rusya’sı bir gölge gibi peşlerindedir, onu ne isimlerinden ne de aksanlarından atabilmişlerdir. Akıllarından ve kalplerinden çıkarmalarıysa zaten mümkün değildir. O iki yılda yaşananlar hiçbir aklın unutmaya cesaret edeceği türden değildir. 

Ekim 1917, Kızıl Meydan.

Yirminci yüzyılın en önemli olaylarından birinin, Ekim Devrimi’nin kuşatmasında geçen, tarihle kurgunun harmanlandığı bu anlatı, hiç kuşkusuz John Boyne’un kelime seçimlerinin, tasvir kabiliyetinin ve yazım yeteneğinin ne kadar ileride olduğunu bir kez daha okura kanıtlıyor. Farklı zamanlara ve farklı yerlere atlanarak ilerleyen kurgu, zamanla birbirine yaklaşan ve bağlanan iki hikâyeyi aktarıyor: Sıradan bir çiftçinin sıradan oğlu Georgi’nin, saray hayatına alışan Georgi’nin, sürgüne düşen Georgi’nin, göçmen Georgi’nin; hayatında aldığı bencilce kararlarla birçok insanın yaşamını kökünden değiştiren Georgi’nin, basit bir canlının dahi şu evreni yerinden sarsabileceğinin kanıtı Georgi’nin. Tüm bu virgüller yepyeni bir hayat demek ve o virgüllerin hepsinin yaratıcısı tek bir an, bir anda olup bitenler.  

Benim için özellikle Zirvenin Dibindeki Çocuk kitabıyla baş tacı seviyesine yükselen John Boyne, bu eserinde de okuru yine savaşla iç içe bir yolculuğa sürüklüyor ve yine zorlu bir konuyu mercek altına alıyor. Bununla birlikte aksayan kimi noktalar olduğunu da belirtmeden geçmemek gerek. Örneğin bana kalırsa Rasputin karakteri yeterince güçlü işlenmemiş, belli ki Boyne onu okurun karşısına daha çok şeytani bir öğe gibi sunmak istemiş, ama keşişin o ikna gücünün ve saraydaki hükmünün okura tam anlamıyla geçtiğini söylemek mümkün değil. Öte yandan, tüm ailesi vurulurken Grandüşes Anastasya’nın kaçmış olabileceği ihtimali gerçekten de söz konusuydu, ancak John Boyne’un bu kitabı kaleme aldığı 2009 yılında bu iddia ortadan kalkmış ve Anastasya’nın da o gün diğerleriyle birlikte öldürüldüğü kanıtlanmıştı. Bir diğer mesele, yazarın saray hayatına ayna tutarken halkı sanki sebepsiz yere çar ve ailesine bileniyormuş gibi göstermesi. Belki amacı saraydakilerin gözlerinin nasıl da kör olduğunu, toplumun sefaletinin hanedanlıktan içeri sızamadığını, dolayısıyla sokak ve saray arasında bir uçurum olduğunu göstermekti; ancak II. Nikolay da bir melek değildi, üstelik uzaktan bakıldığında cellâdı andırıyordu. Son olarak, ufak ama bence eğer bir John Boyne’sanız dikkat etmenizi gerektiren bir konu: Georgi ve Zoya’nın kızları Arina’nın henüz yeni yeni yürümeye başlarken kurduğu ağdalı cümleler. 

Bazı detaylar hoşuma gitmese de, kimi karakterin konuyu uzatmak için iliştirilmiş olduğunu düşünsem de Romanovlar’ın Son Evi, okuması keyifli bir dönem hikâyesi. İnsanın, sıradan insanın bile, sefil ve berbat donanımının dışa vurumu.

Satın almak için tıklayınız.

 



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın