BÜŞRA YILMAZ: YAZDIĞIM ŞEYLER ONLARA ONLARI ANLADIĞIMI HİSSETTİRDİ

Ece Karaağaç

ece@ajanliterer.com

@ecekaraagac

Büşra Yılmaz’ın adını belki duydunuz, belki sıkı bir takipçisisiniz, belki de onu hiç tanımıyorsunuz. 4N1K ile geniş kitleler tarafından tanınan ve sevilen Büşra Yılmaz Ölüme Fısıldayan Adam ve Kibrit Çöpü Mezarlığı ile bambaşka sulara yelken açarken popülerliğinden hiçbir şey yitirmemeyi de başardı. Büşra ile internette yayınlanan öykülerinden çoksatanlar raflarına uzanan macerasını konuştuk.

Belli bir yaş grubu tarafından çok tanınan ve sevilen bir yazarsınız ama size pek aşina olmayan okurlar da var. Biraz klişe olacak belki ama bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Hiç hazırlanmadığım bir yerden geldi. (Gülüyor.) İsmim Büşra Yılmaz, 25 yaşıma yeni girdim. Son yılımda okulu dondurduğum için üniversite öğrencisiyim hâlâ. Hayalim olan yazarlık, senaristlik, yazmanın her türlüsü için okulumu bırakıp İstanbul’a yerleştim.

Peki bu yazma maceranız nasıl başladı? Anladığım kadarıyla bir çocukluk hâyâli sizin için.

İlk küçük adım çocukken ilkokul öğretmenimin şiiri çok sevmesiyle atıldı. İlkokul öğretmenimi çok severdim, o da şiirleri çok severdi. Ben de yazmaya meraklıydım ama şiir filan aklıma gelebilecek bir şey değildi tabii dokuz-on yaşlarındayken. Sırf o seviyor diye kendi kendime denemeler yapardım. Sonra ortaokula geçtim, tabii öğretmenim gitti. Bu sefer yazmanın sevdiğim türünü bulmaya çalıştım. O dönem tiyatroyu, okul piyeslerini, onlara katılmayı çok seviyordum. Onları yazmakla devam etti. Derken derken kendimi bulduğumda daha çok dizi senaristliği, film senaristliği yapmak istediğimi fark ettim lisede. Tabii o yaşlarda çok mümkün olmadığı için daha çok küçük hikayeler yazmaya başladım. Ama hep kafamdaki şeylerdi bunlar benim için. Hiç somut bir adım atmamıştım. İlk somut adımsa on sekiz - on dokuz yaşlarında, üniversitedeyken yazdığım hikayeleri internette yayınlamakla atıldı. Daha doğrusu senaryo olarak yazdığım şeyleri yapım şirketlerine ulaştıramayınca (Çünkü yaşım küçüktü ve bağlantılarım yoktu), hepsini bölüp, hikayelere çevirip yayınladım. Böyle başladı.

Büşra Yılmaz.

Yazdıklarınız internette çok büyük bir ilgi gördü. Bu ilgi birdenbire mi ortaya çıktı, yoksa kartopu misali adım adım mı büyüdü?

İlk dört-beş ay sadece arkadaşlarım okuyordu, hiç kimse bilmiyordu. İlk başta fantastik bir hikaye ve Ölüme Fısıldayan Adam’ı yazıyordum. İkisi de internet hikayeciliğinde sevilen türler değiller. Çünkü biri fantastik, öbürü psikolojik gerilim. Dolayısıyla bir beş ay kadar kendi kendime yazdım. 4N1K’yı yayınlamaya başladıktan sonra kartopu etkisi de başladı. Çünkü gençlik hikayeleri çok sevilen bir tür internette, hiç düşünmeyeceğin, sadece eğlenmek için okuyacağın şeyler. İlk önce yüz kişi geldi, arkadaşlarım dışında. O yüz kişi bin kişiyi getirdi. Derken milyonları aşan bir etkisi oldu. Sonrasında önceden hiç okunmayan hikayelerim de okunmaya başladı. O hikayemi sevip diğer türlerdekileri de okumak istediler ve birden bütüncül bir ilgiyle karşılaştım, sadece hikaye bazlı değil.

4N1K hemen herkesin lise hayatına benziyor ve kendi yaşadıklarınızdan yola çıkmışsınız gibi görünüyor. Bütün yazdıklarınızda kendi yaşadıklarınızdan mı yola çıkıyorsunuz? Ya da ilhamınızı başka nerelerden buluyorsunuz?

Benim hikayelerim çok yamalı hikayeler. Yaşadıklarımı yazayım asla demiyorum çünkü hoşuma giden bir şey değil. Günlük yazmıyorum sonuçta. Ama beynimiz farkında olmadığımız birçok şeyi de bilinçaltında tuttuğu için yazdıktan sonra fark ettiğim çok şey oluyor. “Aaa, bunu bu yüzden yazmışım,” dediğim oluyor. Ama bire bir alıp kopyaladığım hiçbir hikayem olmadı. En fazla alıntılar, birinden duyup etkilendiğim bir cümle… Sadece hayatımın dinamikleri… Lise hayatım gerçekten de aksiyonlu, eğlenceli, dinamik geçti. Dibe düştüğüm de oldu ama çoğunlukla eğlenceliydi. Ölüme Fısıldayan Adam hayatımın karanlık kısmındaki hislerimdem beslendiğim bir şeydi. Daha çok hislerle alakalı aslında… Dönemlerimi anlatıyorlar.

4N1K, Ölüme Fısıldayan Adam ve Kibrit Çöpü Mezarlığı’na beraber baktığımızda onları bir üst başlık olarak gençlik romanı başlığında toplayabiliyoruz ama onun altında çok farklı uçlarda duruyorlar. Siz kendinizi bir türe ait görüyor musunuz?

4N1K gençlik romanı, Ölüme Fısıldayan Adam da aynı platformda yayınlandığı için o kategoriye giriyor ama Kibrit Çöpü Mezarlığı’nı ben gençlik romanı kategorisine sokmuyorum. Çünkü benim internette yayınlamadığım ilk romanım ve yirmi beş yaşıma girdikten sonra yazmaya başladığım bir hikaye. Dolayısıyla daha karanlık, hatta on altı - on yedi yaşından küçüklerin okumasını tavsiye etmeyeceğim bir kitap. Hikayelerimi tek bir tür altında toplamak çok mümkün değil, çünkü farklı modlardayken çok ekstrem yollara girdim yazarken. 4N1K çok kolay okunan, okuduktan sonra üzerine düşünmediğiniz bir kitap. Ama Ölüme Fısıldayan Adam ve Kibrit Çöpü Mezarlığı ağır konular işlediğim, psikolojik dram olarak nitelendirebileceğim hikayeler. Tek bir başlık altında toplamam çok mümkün değil dolayısıyla. Kibrit Çöpü Mezarlığı olmasa gençlik romanları diyebilirdim belki. Şu an kendi kitaplarımı kümeleyemiyorum ama size yazmayı sevdiğim türü söyleyebilirim; psikolojik dram yazmayı çok seviyorum.

Peki gelecekte de bu türde yazmaya devam edecek misiniz?

O tür ister istemez çekiyor beni. Başka bir türde yazmaya çalışsam bile kalemim o tarafa evriliyor. Son dönemde başka bir gençlik işi çalışıyorum. Kitap değil ama başka bir gençlik işi, daha doğrusu karakterler genç. Yazarken ister istemez psikolojik drama doğru kaydığımı fark ediyorum. Sevdiğim türde yazmaya devam ediyorum ve yetişkinler için gençlik işi oluyor şu an yaptığım iş de. Çünkü daha gerçek hisler, bizi ele geçiren karanlık taraflar, bizi iç çatışmaya düşüren iyi ve kötü…

O zaman bir yazar olarak kendinizi keşfetmeye başladığınızı söyleyebilir miyiz?

Kibrit Çöpü Mezarlığı’ndan sonra, evet. Zaten aldığım yorumlar da hep bu yönde. Ölüme Fısıldayan Adam ve Kibrit Çöpü Mezarlığı’nı aynı anda okuyorlar genelde, ilk kitabı hatırlamak için. İkisini aynı anda okuyan herkesten duyduğum ikisinin de apayrı iki kitap olduğu ve kalemimin çok evrildiği. Aslında kalemimin evrilmesinden ziyade, ilk defa kendimi dış dünyaya kapatıp özgürce ve sevdiğim türde yazdığım bir kitap oldu.

Bir yandan da Ölüme Fısıldayan Adam’dan beri üç senedir sizi sadakatle bekleyen bir okur kitleniz var ve gerçekten de çok seviliyorsunuz. Siz bu sevgiyi neye bağlıyorsunuz?

Ben lisedeyken en çok kurduğum cümle “Kimse beni anlamıyor,” idi. Hepimiz kurmuşuzdur bu cümleyi gençliğimizde. Okul hayatı, ev hayatı, belki dershane hayatı… Çok kalabalık bir insan topluluğu içinde olduğumuz bir dönem lise hayatı. Sınıfta otuz kişi, okulda beş yüz kişi, öğretmenler, aile… Buna rağmen en yalnız hissettiğimiz dönem de olduğunu düşünüyorum, en azından benim için öyleydi. Çok fazla arkadaşım vardı, şimdikinin beş katıydı, sürekli bir kalabalığın içindeydim ama içten içe kimsenin beni anlamadığını, kimsenin beni sevmediğini ve çok yalnız olduğumu düşünüyordum. O noktada benim onlarla buluşmam onların o çağına denk geldi. Ben onlarla buluştuğumda onlar benim o dönemlerimi yaşıyorlardı, ben de o dönemden yeni çıkan bir üniversite öğrencisiydim. Yazdığım şeyler, o geçiş de çok tazeyken, onlara onları anladığımı hissettirdi. Dolayısıyla arada bir bağ oluştu. Ben bir dizi oyuncusu değilim, bir model değilim, onlara görsel bir şeyler sunabilecek biri değilim. Bir reality şov yıldızı değilim. Yaptığım tek şey yazdıklarım üzerinden onlarla bir bağ kurmaktı. Bu bağı böylece kurduk ve devam ediyor. Şimdi o ilk okurlarımın birçoğu üniversite öğrencisi ama hâlâ Kibrit Çöpü Mezarlığı’nı alıp bana ağlayarak çektikleri fotoğrafları atıyorlar. Çünkü o bağı kurması da zor koparması da zor benim için.

Fotoğraf: Sonkahvebukucu

Ama bir yandan da sadece gençler okumuyor sizi. Bildiğim kadarıyla çok farklı yaş gruplarından, çok farklı sosyal çevrelerden de okurlarınız var.

Özellikle Ölüme Fısıldayan Adam’da onu çok yaşadım. Sokakta beni durdurup “Kesin kızı için imza isteyecek,” dediğim kim varsa Ölüme Fısıldayan Adam hakkında sorular sordu ve şaşırttı beni. Ölüme Fısıldayan Adam 4N1K’dan sonra çıktığı için çok alışık olduğum bir şey değildi bu durum. 4N1K’yı daha çok lise öğrencileri sevdi ve benimsedi. Ölüme Fısıldayan Adam’la birlikte ise yaş grubu birden değişti. Ama artık lise öğrencileri okumuyor, yetişkinler okuyor gibi düşünmeyin. Bir anda herkes okumaya başladı. Lisedeki çocuklar da okuyor, otuz beş yaşındaki mühendis bir adam da okuyor. En komiği arkadaşımın altmış beş yaşındaki dayısı da okuyor. Çok enteresan geri dönüşler alıyorum.

Okurlarınız üç yıl boyunca sabırla beklediler, evet ama bu artan beklenti sizi nasıl etkiledi?

Kibrit Çöpü Mezarlığı’nı yazmaya başladığımda bir yandan hâlâ bekleniyor diye mutluluk ve heyecan duyarken, bir yandan “Ya yapamazsam? Ya bir sene daha uzar ve bu beklenti kötüye dönerse?” diye çok endişelendiğim de oldu, yalan söyleyemeyeceğim. Bu iki duygu bir denge halindeydi. Ne çok kötü etkiledi beni ne de çok iyi.

Genç yaşınızda çok sevilen ve takip edilen bir yazar haline geldiniz. Yazarlık kariyerinizin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Kariyerinize dair bir hayaliniz ya da hedefiniz var mı?

Son iki senedir sadece mutlu olmaya çalışan bir insanım. Son iki yılda ürettiğim tek şey de Kibrit Çöpü Mezarlığı’ydı, çünkü kendimi yazacak kadar güçlü hissetmiyordum. Ama yazmaya başladıktan sonra fark ettim ki ben gücümü kalemimden alıyorum ve yazmak benim terapi yöntemim. Kitap bittikten sonra hissettiğim tek şey şu oldu: Kariyerim nereye gider bilmiyorum, nereye götürmek istediğimi de bilmiyorum, sadece beni mutlu eden şeyler yazmak istiyorum. Beni yazarken mutlu eden şeyler birilerini de okurken mutlu ediyorsa ne mutlu bana.

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın