TARİHTEN EDEBİYATA: CADILAR

Fatma Cihan Akkartal

cihanakkartal@gmail.com

Pamuk Prenses’in kalpsiz, megaloman üvey annesi, Hansel ile Gretel’in korkunç tuzağına düştükleri, ormanda inzivaya çekilmiş yaşlı kadın, Rapunzel’i kulesine hapseden komşusu Gothel Hanım, peri masallarının bu “kötü” karakterlerinin hepsi birer cadı. Bu masalların kötü kişileri sahiden cadı denen bu kadınlar mı? Bu konu tartışmaya açık dursun, cadılığın, genellikle toplumun makbul bulmadığı kadınlara atfedildiğinde anlaşalım. Peki kimdir bu kadınlar?

Tarih, her dönemde yeniden yazıldıkça cadının kim olduğu ve neyi temsil ettiği meselesi de şüphesiz gözden geçiriliyor. Cadılar konusunda birbirinden farklı toplumların ve çağların hissiyatlarının en hafif tabirle ikircikli olduğu iddia edilebilir; henüz, Weber’in deyimiyle “dünyanın büyüsü kaçmamışken”, bir cadının verdiği zararı yine bir cadı iyileştirebiliyordu, büyüyü kullanabilen kişilerden hem korkuluyor, hem de onlardan yardım isteniyordu. İlerleyen dönemde, cadılık suçlamaları kimi zaman politik, dini çekişmelerin, kimi zaman komşular arasında yaşanan intikam, kıskançlık ya da basitçe hasadın o yıl beklenenden düşük olması, hayvanlara dadanan hastalıklar gibi hadiseler neticesinde araçsallaşabiliyordu. Cadılık suçlaması, eğer intikam amacıyla yapılmıyorsa,  genellikle dul ya da bekâr, çocuksuz ve yoksul kadınlara yöneltiliyor; cadılıkla suçlananlar toplumun bir eksiklik atfettiği, sağduyunun arzu edilmesini öngördüğü bir şeylere normal yollardan erişemeyeceğini düşündüğü kişiler oluyor; onların (mutlaka var olduğu düşünülen) “imkansız” ya da kötücül dileklerini sanki ancak şeytanın yerine getirebileceğine inanılıyordu. Öte yandan mallarına, topraklarına el koymak amacıyla suçlanmış olan kadınların vakaları da kaydedilmiştir. Bunca katmanlı bir figürün, cadının henüz yazı icat edilmemişken anlatılan öykülerde boy göstermeye başlamış olması şaşırtıcı olmasa gerek. Edebiyat da, tıpkı politika, hukuk veya adli tıp gibi, bu kullanışlı malzemeden her dönemde kendi gündemi gereği faydalanmıştır.

MAKBUL KADININ TARİFİ

20. yüzyıl başlarında, Irak’ın güneyinde ortaya çıkarılan ve İ.Ö 2. binyılın başlarına tarihlenen Gecenin Kraliçesi rölyefi ayakları kuş pençesi, kanatları rengârenk, başında bereketli hilalin tanrılarının boynuzlu başlığını taşıyan çıplak bir kadını resmeder.  Rölyefin, hangi eski Mezopotamya tanrıçasını temsil ettiği sorusu Bronz Çağı’nın muammalarından biridir.

Gecenin Kraliçesi Rölyefi

Sümerlerin sevgiyi, tensel aşkı, doğurganlığı, ailenin birliğini ve politik birliği simgeleyen tanrıçası İnanna’yı ya da belki de sonradan Eski Ahit’in Lilith’i veya Yunan mitolojisinin cadı Lamia’sının ilhamı olan, aileyi, soyun devamını tehdit eden bir succubus; dişi bir gece demonu olan Lilitu’yu resmettiği düşünülür. Bu tanrısal dişiler, zaman içinde birbirlerine dönüşen, birbirlerine karışan figürlerdir; İnanna’nın şeytanileştirilen karanlık potansiyeli Lilitu aracılığıyla ifade bulur. Buna benzer dönüşümler tarih boyunca tekrarlanmıştır şüphesiz. Örneğin, Arthur Çevrimi’nin Morgan Le Fay ya da Leydi Morgana karakteri, önceleri Kral Arthur’a da şifa veren bir otacı, olumlu bir karakter olarak karşımıza çıkarken, 12. yüzyılda, Chretien de Troy’a atfedilen bazı öykülerde öncelikle kendi çıkarını gözeten, kıskanç, cinsel açıdan iştahlı ve iktidar peşinde, karanlık bir karaktere dönüşür. Bu dönüşüm kalıcı olur üstelik, Morgana kötüler panteonundaki yerini yüzyıllar içinde sağlamlaştırır. Peki, yine Arthur çevriminin önemli bir figürü olan Merlin de bir büyücü olmasına rağmen, büyüye dair korkulan ve dışlanan ne varsa, niçin Leydi Morgana’ya yüklenmiştir? Toplumda kabul görmeyecek olan kadının tarifi bu yolla yapılmış olabilir mi?

The Fall of Man, Peter Paul Rubens, 1628-29

Kötü yola sapmış kadınların, cadıların şeytanla anlaşma yapması, Havva’dan beri aralarında bir “işbirliği” hâsıl olan bu iki figürün de iktidardan paylarına düşeni alamamış olduklarına mı yorulmalıdır? Kayıt altına alınmış en eski hak mücadelelerinden biri, Lucifer’in eşitlik talebi, eninde sonunda erkeklere göre hep ikincil konumda muamele gören kadına bir nevi gözdağı verir; eşitlik bahsi insanı bırak, bir meleği bile Cennet’ten kovdurur. Tevekkeli değil, Adem’in “eşi” Lilith, Adem’le aynı anda yaratılmıştır, Eski Ahit ile Yeni Ahit arasında geçen zamanda Adem’in “eşlikçisi” Havva’nın ise sonradan, Adem’in kaburgasından yaratıldığı anlatılır olur. Makbul kadın demek ki talepleri (arzuları?) kendisine ayrılan alanın dışına taşmayan kadındır.  

“BİR YERDE ÇOK KADIN VARSA ORADA ÇOK CADI VARDIR”

Hammurabi Yasası’nın ilk maddesi büyü yapan kişiyi ölümle cezalandırılmasını öngörür, ikinci maddesi de kişinin büyü yaptığına dair yeterli kanıt yoksa, yapılması gereken su deneyini tarif eder.[1] İlk maddelerini, büyücülük faaliyetlerine ayırdığına bakılırsa,[2] binlerce yıl öncesinin Mezopotamya’sında, büyünün fiziki dünyada gerçek bir etkisi olduğu kabul edildiğinde, yasanın bir arada tuttuğu bir toplum kurmanın zor bir iş olacağı düşünüldüğü anlaşılır. Kopyaları geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Hammurabi Yasası tabletinde yazdığı şekilde; yasanın amacı güçlünün zayıfı ezmesini engellemekti, demek ki büyücülük konusu toplumdaki güç dağılımı ile yakından ilgili görülüyordu. Ortaçağ’da Katolik Kilisesi de cadılara gereğinden fazla güç atfetmenin sakıncalı olabileceğini düşünüyordu. Yayıncılık tarihinin ilk “çok satanlarından” Cadıların Çekici (Malleus Maleficarum), tam da Katolik Kilisesi’nin bu doktrinini revize eder. Ortaçağ boyunca hâkim görüş, cadıların gücüne ve cadılığın fiziksel dünyada hakiki bir etkiye yol açabileceğine olan inancın paganizmin bir hurafesi, bir batıl itikat olduğu yönündedir.

Cadıların Çekici, iç sayfalardan.

1486’da yayımlanan Cadıların Çekici “Bir yerde çok kadın varsa orada çok cadı vardır,”[3] fikrini ifade ediyordu. Cadıların Çekici özellikle kadınları hedef gösterirken, şeytanla yapılan anlaşmayı özgür iradenin, bir tercihin neticesi olarak değil; doğuştan gelen bir zafiyetin, kötülüğün, bencilliğin ve belli ki bir güç arayışının neticesi olarak görür. Kadınların doğaları gereği, cinsel iştahlarının fazla, muhakeme yeteneklerinin az olması sebebiyle şeytan tarafından daha sıkça ve kolayca baştan çıkıldıkları savını ortaya atar. Katolik engizisyonu ve gerek yerel idareler gerek merkezi devletler eliyle yürütülen, cadı mahkemeleri, işkence, infaz pratikleri toplumların geniş kesimlerinde tepki toplamamış değildir elbette. Radikal fikirleri ve yöntemleri yerel idareciler tarafından genellikle şüpheyle ve protesto ile karşılanan Katolik cadı avcısı Heinrich Kramer’in yazdığı risale, kendini eleştirmenlerine karşı savunmak üzere yazdığı bir rehberdir; Cadı infazlarının müsebbibi değilse de yol göstericisi olmuştu.[4] Kabaca 15. ile 19. yüzyıllar arasına yerleştirilebilecek cadı avı gündemi boyunca cadılıkla suçlanıp infaz edilenlerin %80’ini kadınlar oluşturuyordu.

İlginçtir, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın 1913 tarihli Cadı romanında da, cadılığı kadının doğasına dahil gören bir eğilim söz konusudur. Naşit Nefi Efendi, hâli vakti yerinde, memnun mesut bir adamken, karısı vefat eder ve sonrasında evlendiği veya talibi olduğu kadınların başlarına olmayacak işler, açıklanamaz olaylar gelir. Karısının cadı olup geri geldiği, kıskançlığından kocasının yeni eşlerine musallat olduğu dedikodusu tüm İstanbul’a yayılır. İşin gerçek yüzü ortaya bir mektupla çıkar ve mektubun yazarı, iki iyi dost olan iki kadının kendi aralarında tezgahlamış oldukları bir düzeni Naşit Nefi Bey’e açıklarken, şimdi ikisi de toprak olmuş bu iki kadını affetmesini rica eder, çünkü “onların en büyük mazeretleri kadın yaratılmış olmalarıdır.”  

“İNSAN KALBİNDE NE TAŞIYORSA ONU GÖRÜR DÜNYADA.”

Peki, şeytanla anlaşma yaptığı söylenen kişiler erkek olunca, tarih ve edebiyat ne yazacaktır haklarında? Mefistofeles ile bir anlaşma yapan, seküler yaşama meftun Doktor Faust’a dair efsane 16. yüzyıldan beri anlatılır. Kendisinin de bir simyacı olduğu, cadılık suçlamasıyla karşılaşmamak için kendi ölümüne dair bir söylenti çıkarıp ortadan yok olduğu söylenen İngiliz yazar Christopher Marlowe’a ait, Doktor Faustus’un Yaşamının ve Ölümünün Trajik Öyküsü, adından da anlaşılacağı üzere, Faust’u “trajik” bir figür olarak çizer. Doktor, 24 yıl daha yaşamak ve büyülü güçlerden faydalanmak karşılığında ruhunu ve bedenini şeytana söz verir fakat yaşamını ve kendisine verilen büyülü güçleri eften püften işlerle meşgul olarak çarçur edip neticede bütün bunlardan derin bir pişmanlık duyar. Pişmanlığı fayda etmeyecek, nafile bir hayatın sonunda cehennemden kaçamayacaktır. Marlowe, Faustus’u cehenneme göndermiştir göndermesine ama onu bir büyücü olarak dramatize ettiği söylenemez. Yine de Kramer’in kadınlara lütfettiği iradesizlikten Marlowe’un Faustus’una hiç pay düşmemiştir, o, son tahlilde kendi seçimlerinin kurbanı, kendi öyküsünün kahramanıdır.  Bundan iki yüz yıl kadar sonra, Goethe, kendi Faust’unda, bu çok kullanışlı figürü romantik bir efsaneye dönüştürecek, onu sonunda cehenneme değil cennete gönderecek, bilgiye erişmek saikiyle şeytanla yapılan anlaşmayı,  Aydınlanmanın hizmetinde erdemli bir iş olarak görecektir.  

The Devil and Dr. Faustus meet, 1825 Wellcome Library, Londra

Öte yandan, Goethe’nin Faust’a söylettiği “İnsan kalbinde ne taşıyorsa onu görür dünyada,” cümlesi sanki Shakespeare’in Macbeth’i için söylenmiştir! Macbeth, 1606-7 yıllarında, Marlowe’un Faust'unun sahnelenmeye başlamasından 15 yıl kadar sonra yazılmıştır ve kuşkusuz dönemin cadılığa ve “kötülüğün kaynaklarına” olan ilgisini yansıtır. Cadılar; kâğıt üzerinde üç ama aslında bir olan Tuhaf Kız Kardeşler, mitolojinin altın bir kuralına uygun şekilde, gerçekleşen kehanetlerde bulunurlar; Macbeth kral olacaktır. Ne var ki cadılar kral olma yolunda ne kadar ileri gitmesi gerektiğini ve bunu nasıl yapacağını açıklamazlar; Macbeth ne yapması gerektiğini kendisi bilir: “Yıldızlar kapayın gözlerinizi! Hiçbir ışık sızmasın, İçimdeki derin karanlık isteklere, Göz görmesin elin ne yaptığını, Yine de olsun ama, olsun bu iş. Gözün bakamayacağı kadar korkunç olsa da.” Nüfuz ve iktidar edinmeye yönelik “derin ve karanlık” istekleri belki de öylesine derin ve karanlıktır ki, bunları kendi gözlerinden saklamayı istediği gibi, kendi yerine ifade edecek birilerine ihtiyacı vardır Macbeth’in. Terry Eagleton Tuhaf Kız Kardeşler’i, “erkeklerin erkini hor gören, radikal ayrılıkçılar”, “devrimciler”, “sosyal düzene karşı gelenler,” gibi ifadelerle tanımlar. Cadı figürüne atfedilen arzular ve isteklerin pençesinde kötülüğe sığınmak rolünü ise Macbeth’in sırtına yükler. Cadılar, arzunun çizgisel zamanına tabii değildirler, döngüsel bir zaman içinde var olurlar, Macbeth ise “kendine güvenilir bir kimlik ararken … arzu zamanı gittikçe bozulmaya uğrar.” Belki cadılarla Macbeth’in bir ortak noktaları vardır: Cadılar bağımsızdırlar; tanrıçaları Hekate bile, kendisini çevirdikleri işlere dahil etmeyişlerine bozulur, Macbeth’in cevap verdiği kötülük de kaynağını dışarıdaki bir (şeytani) figürde değil, kendi kalbinin karanlıklarında bulur.

The Rogue Theatre’ın Macbeth prodüksiyonundan. Soldan sağa Claire Hancock, Grace Kirkpatrick ve Holly Griffith cadıları canlandırıyor.

Shakespeare’in Macbeth’te cadılığa dair bazı kabulleri ve kalıpları tersine çevirdiği açıktır. Arthur Miller da Cadı Kazanı (1953) piyesinde, genç, güzel ve bekar kadını suçlanan değil (başarıyla) suçlayan konumda ele alarak bir temayülü alt üst eder ve 1600’lü yılların sonunda yaşanan cadı avını politik bir alegorinin hizmetine verir. 17. yüzyılın, püriten, teokratik Salem kasabasının Tanrı ile Şeytan arasında paylaştırılmış olma hali şüphesiz McCarthy Amerikası’nın içine kolaylıkla sığdırılabileceği bir atmosferdir. Hem gayrimeşru bir ilişki yaşadığı John Proctor’un karısını aradan çıkarmak, hem de aynı suçlamaya kendisi maruz kalmamak için cadılık suçlamasına başvuran Abigail bütün kasabada bir paranoya humması ve iftira histerisini tetikler. Evlilik dışı ilişkisini yaşayıp hayatına kaldığı yerden devam etmesine izin verilmeyen, darağacına gönderilen John Proctor, klişeyi Abigail’in lehine tersine çevirir. Fakat tuhaftır, izleyicinin acıma duyguları sonunda yine de John Proctor’a yönelir.       

21. YÜZYILIN CADISI

17. yüzyılın başı cadı histerisinin en kuvvetli olduğu dönem, aynı zamanda, bir paradigma değişiminin, bilimsel bir devrimin yaşanacağı yüzyılın başıdır. Zaten bilime yakından bakılırsa “büyüye çok benzediği” görülmez mi? 21. yüzyılda yaşanan bilimsel ve toplumsal değişimlerin 17. yüzyıldaki paradigma kaymasına benzeyip benzemediği başka bir tartışmanın konusu olsun, değişim hızının en az o günkü kadar baş döndürücü olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bizim yüzyılda yaratılan cadılar, öncellerinden ne kadar farklılar peki?

1962’de bir çizgiroman karakteri olarak yaratılan Sabrina Victoria Spellman, ergenlik döneminin zorluklarına bir de cadı oluşun eklendiği bir tatlı cadıdır. Önce kendine ait çizgifilmi, sonra 1990’lı yılların ortalarında başlayan TV dizisi Sabrina’yı muzip olduğu kadar doğuştan getirdiği kimliğini büyüsüzlerin dünyasına entegre olmak üzere kullanan “komşu kızı” karakteri olarak ele alır. 2018 yılında Netflix’in yapımcılığında ekrana gelen Sabrina Spellman’ın imajı ise belki de zamanın ruhuna uygun olarak, bu ilk Sabrina’dan 180 derece farklıdır. Yeni Sabrina, şeytanla yaptığı anlaşmayı tek taraflı bir teslimiyet veya tabii olduğu, mecbur olduğu bir hakikat olarak değil, (gerçek bir satanistin yapması gerektiği gibi) Lucifer’in ta kendisinin de zamanında yapmayı denemiş olduğu gibi kendi şartlarını dayatarak sürdürür. Şeytana pabucunu ters giydirmeyi başardığı durumlar da olmuyor değildir. Özgürlükçü olmaya heveslenen bir çağın ürünü olduğu ve kurulu düzeni alt üst etmeyi amaç edindiği açıktır.

Chilling Adventurens of Sabrina, Netflix

Kurulu düzeni yapıp ettikleriyle, kehanetleriyle alt üst etme ihtimali görüldüğü için ölüme mahkûm edilen ve o sırada yaşadığı kasabayı gerçek manada alt üst eden bir diğer cadı, Agnes Çatlak, Neil Gaiman ile Terry Prachet’in Kıyamet Gösterisi’nde karşımıza çıkar. Kehanetlerinden ötürü yakılarak öldürülen Cadı Agnes, başına gelecekleri de önceden görebildiği için kasaba nüfusunun büyük bölümünü, ama en önce infazcılarını, kendisiyle birlikte ahirete götürecek bir plan yapmayı başarır. Okur bombanın patlamasıyla birlikte, geç ve kurgusal da olsa bir adalet kırıntısı bulmuş olduğunu hissetmez mi?

Tarihin tüm cadılarına bir itibar iadesi olarak görülebilecek tek bir cadı varsa, o da büyük ihtimalle Harry Potter serisinin Hermione Granger’ı olsa gerektir. Hermione, sağduyunun sesidir, makul ve mantıklı olduğu kadar inatçıdır. Bilgiyi ve kıvrak bir zekâyı temsil eder ve en önemlisi fedakar bir dosttur. Macbeth’in Cadıları kadar derin veya Sabrina Spellman gibi bir delifişek olmasa da kuşkusuz dünyanın pek çok yerindeki çocuklar için gerçekçi bir rol modeli, cadı figürünün olumsuz çağrışımlardan büyük ölçüde arınmış olduğunun resmidir.  

Bugün, neo-paganizmin Amerika’da ve Avrupa’da hem bir yaşam biçimi, hem büyüsü iyiden iyiye kaçmış dünyada bir spiritüel ifade arayışı, hem ekolojik hassasiyetleri sırtlanmasıyla politik bir tavır olarak revaç bulduğu bir kültür ortamı söz konusu. Cadı figürünün alt-üst edici potansiyelinin iyice altının çizildiği bir dönemde yaşıyoruz. Bakalım dünyanın bu yeni halinden doğacak olan edebi cadılar, öncüllerinden ne getirecek, ardıllarına neyi miras bırakacaklar?      


[1] Geç Ortaçağ’dan itibaren Avrupa’da sıkça başvurulan su deneyi burada anlatılan versiyonundan hafifçe farklıdır; şüpheli bir akarsuya batırılır, dibe çöküp ölürse cadılık suçundan masumdur, ruhunun cennete gitmesi için dua edilir, eğer suya batmaz da boğularak ölmezse bu şeytanın bir mucizesi olsa gerektir, kişi cadılık suçundan ötürü infaz edilir.

[2] https://www.gutenberg.org/files/17150/17150-h/17150-h.htm

[3] https://warwick.ac.uk/fac/cross_fac/iatl/reinvention/archive/volume6issue1/oleary/

[4] 16. Yüzyılın ortalarında reformistlerin karşı çıktıkları dogmanın ta kendisi temsil eder hale geldi. Cadıların Çekici 1486 ile 1520 yılları arasında 13 baskı yaptı; henüz taptaze bir icat olan Gutenberg matbaasının fikirleri yayma kuvvetinden yararlanan ilk eserlerden biri olarak. Protestan Reformunun en civcivli dönemi sırasında hiç baskı yapmayan Maleus Maleficarum, karşı-reform döneminde 1560 yılından sonra yeniden 16 baskı yapacaktı. Nitekim 1560-1630 arası, cadı infazlarının hem Britanya’da hem de kıta Avrupa’sında en yoğun yaşandığı dönem olmuştu.

Kadın yazarların bir araya geldiği büyü şöleni... Virginia Woolf,  Toni Morrison, Emily Dickinson, Mary Shelley ve diğerleri... Dünyanın başarılı kadın yazarları büyüyle buluşuyor. Taisia Kitaiskaia’nın güçlü kelimeleri, Katy Horan’ın olağanüstü illüstrasyonlarıyla birleşiyor ve kadın yazarlar en sihirli yanlarıyla birer büyücüye dönüşüyor. Üstelik bu yazarların büyü yapmak için ihtiyaç duyduğu şeyler sadece bir kalem ve bir kâğıt. Sihirleri hayatımızdan eksik olmasın!

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın