AHMET ÜMİT: SANAT DA, DİN DE, BİLİM DE YALAN SÖYLEDİ, İNSAN MÜKEMMEL DEĞİL!

Adalet Çavdar

adaletcavdar@gmail.com

Tam 30 yıldır yazıyor Ahmet Ümit. Onun edebiyat macerasının başlaması bir tesadüf eseri. Sonrasında ise söyleyecek sözü olduğunu ve bunu en doğru şekilde böyle ifade edeceğini düşünüyor. 30 yıla 27 kitap sığdırdı. Toplumsal sorunları ele aldığı Başkomiser Nevzat’ın yolculuklarıyla birlikte tarihi romanlar, senaryolar yazdı. Uzun yıllardır Beyoğlu’nda yaşıyor, bir gün sokak arasında bir sahafta kendisiyle karşılaşma ihtimaliniz yüksek olduğundan Beyoğlu’nun abisi deniyor kendisine.

Üç uzun öykünün bulunduğu yeni kitabı Aşkımız Eski Bir Roman, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımladı. Çeşitli etkinliklerle, yorulmadan, muhtelif şehirlerde karşınıza çıkacak Ahmet Ümit. Bir yandan da senaryosunu yazdığı ve kendi hayat hikâyesinin de bir kısmının yer aldığı Merhaba Güzel Vatanım filmi 1 Kasım’da vizyona girecek.

Yazarla hem yazma macerasını hem yeni kitabı Aşkımız Eski Bir Roman’ı hem de Merhaba Güzel Vatanım filmini konuştuk. Elbette Beyoğlu’nun dünüyle bugününü sohbet içerisinde eksik bırakmadık.

Otuz yıldır yazıyorsunuz, ilk kitabınız 1989’da yayınlandı. O günden bugüne 27 kitabınız yayınlandı. Eserleriniz pek çok dile çevriliyor. Yazmaya nasıl başladınız?

Bazı yazarlar küçükken, gençlik yıllarında yazmaya karar verirler. Yazar olmak istiyorum, benim hayatımın amacı bu çünkü bununla mutlu oluyorum, der ve böyle başlarlar. Benimki öyle olmadı. Ben 22 yaşımda tesadüfen yazmaya başladım. Bir rapor yazacaktım. 12 Eylül koşullarında afişleme yapıyorduk. Bir arkadaşım gözaltına alındı, tutuklandı. Bizim örgüt de benden rapor istedi. Rapor yazarken bir de hikâye yazdım. İçimden öyle geldi. Sonra bu öykü Prag’da kırk farklı dilde yayımlanan, Barış ve Sosyalizm Sorunları adlı bir dergide yayınlandı. Benim aklıma da ilk kez o zaman yazar olma fikri düştü. Yazar olmak konusunda ikircikliydim. Bir öykü yazmakla olmuyor, olmaz, biliyorum. Büyük bir başarı ama politik nedenlerle yayınlanmıştı, edebi değerlerle değil. Türkiye’deki diktatörlük koşulları altında anti-faşist gençlerin savaşımını merak ediyordu insanlar, onlara saygı duyuyor, takdir ediyorlardı. O nedenle bu öykü yayınlanmıştı. Tam olarak yazar olmaya karar verdiğim yer Moskova’ydı. Moskova’ya gittim ve orada idealim olan, uğruna dövüştüğüm, uğruna bedel ödediğim, uğruna arkadaşlarımın öldüğü toplumu gördüm. Gördüğüm toplum benim kafamdaki değildi. Elbette sosyalizmden vazgeçmedim. Daha adil, savaşın, sömürünün olmadığı bir dünya arzusundan vazgeçmedim ama gördüğüm toplum; reel sosyalizm, Sovyet Sosyalizmi o değildi. O sıralar Nazım Hikmet’in eşi Vera’nın evine gidiyordum, onu ziyaret ediyordum. Sovyetler Birliği’nin en güzel tarafı sanatçıya çok büyük değer vermesiydi. Gorki, Çehov, Tolstoy, Dostoyevski. Dostoyevski’ye biraz daha farklı bakıyorlardı. Bunların hepsini birlikte yaşıyordum ve kendi kendime dedim ki; o zaman ben yazar olayım, partinin propagandasını yapacağıma, kendi sözümü söyleyeyim. Yazabiliyorum, bunu denesem nasıl olur? Nazım çok esinleyiciydi benim için ve yazmaya karar verdim. O günden bugüne çok değişik etkilerle yazmayı sürdürdüm. Ama artık öyle bir hâl aldı ki bugün artık niye yazdığımı biliyorum. Artık söyleyebilirim. Birincisi hayat çok sıkıcı ve ben yeterince yaşadım. 59 yaşındayım ama çok yoğun yaşadığım için, aslında üç dört hayat yaşadım. Gaziantep’te 18 yaşıma kadar olan hayatım başka bir hayat, politik dönem boyunca İstanbul’da yaşadığım hayat başka bir hayat, şimdi de sanatçı olarak yaşadığım hayat. Üç farklı hayat var. Benim için yazmak hayatı en çok renklendiren alan. Yazdığım zaman başka hayatları yaşayıp yaratıyorum. Dolayısıyla yazmanın en güzel yanı ya da beni yazmaya yönlendiren tarafı da işte bu.

“ARTIK BENİ ETKİLEYEN, BİLMEDİĞİM ŞEYLER…”

Peki sizin için hikâyenin kaynağı nedir? Ne görürsünüz ya da nasıl görürsünüz? Onu bir hikâyeye, bir romana nasıl işlersiniz?

Başlarda bir öyküyü yazarken bir şey görürdüm. Mesela çok güzel bir manzara ya da trajik bir hikâye beni etkilerdi. Artık böyle olmuyor, konuyu ben seçiyorum. Mesela şimdi Bergama-Berlin romanı üzerine çalışıyorum, oradan örnek vereyim size. Bergama-Berlin romanı aslında Büyük İskender’in Anadolu’ya girişini, Perslileri yenişini anlatıyor, M.Ö. 300’lü yıllar. Ben bu konuyu çok merak ediyorum, bilmiyorum bu konuyu. Anadolu muhteşem bir tarihe sahip ama çok katmanlı. Hititler var, Helenistik dönem var, Roma dönemi var, Doğu Roma var, Selçuklu var, Osmanlı var. O yüzden ben şimdi burayı yazmak istiyorum. Artık beni etkileyen, bilmediğim şeyler. Anadolu tarihini bilmek istiyorum ve diyorum ki Büyük İskender'in ne yaptığını, buraya neden geldiğini, neler yaşandığını keşfetmek istiyorum. Büyük İskender’den sonra, Helenistik dönemde burada çok görkemli şehirler var. Bergamon ve Efes müthiş kentler. Bunları merak ediyorum ve anlatmak istiyorum. Beni etkileyen tarih. Ama şu anda siz bana enteresan bir hikâye anlatırsanız ve anlattığınız hikâye beni etkilerse bir gün onu da bir romana, bir hikâyeye dönüştürebilirim. Beni etkileyen şey bugünü ve geçmişiyle, belki geleceğiyle hayatın ta kendisi. Çünkü ben hem kitaplardan hem de gezilerden beslenen bir yazarım. Romanlarımın geçtiği her yeri geziyorum. Birebir insanlardan besleniyorum. Çünkü insanlar arasında yaşıyorum. Ofisim Beyoğlu’nda, metroyla gidip geliyorum. Herkese çok yakınım. Bunların hepsiyle beslenen bir yazarım. Bazı yazarlar sadece kitaplardan beslenir. Onlar da muhteşem yazarlardır. (Bunu yanlış bir şey olduğu için söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın.) Borges’in bütün hayatı kütüphanecilikle, kitapların arasında geçmiştir. Olağanüstü bir yazar. Bazı yazarlar sadece hayattan beslenir. Ben hepsini bir arada yaşamaya çalışırım. Bunu şunun için yapıyorum; yazdığınız zaman hayatı ıskalayabilirsiniz. Ben ıskalamak istemiyorum, çünkü hayat her zaman sanattan daha değerlidir. Asıl kaynak hayattır. Fiyakalı olsun diye, Sanat her şeydir, deriz ya… Yalan! Gerçek, hayattır. Kıymetli olan hayattır.

Şu an çalıştığınız Bergama-Berlin romanı gibi daha önce de çalıştığınız tezli romanlar var. Bir yandan da Başkomiser Nevzat’ın hikâyeleriyle toplumsal ve gündelik olaylara değiniyorsunuz. Eserleri bu kadar satılan bir yazar olarak toplumsal ve gündelik sorunlarla bu denli ilgilenmek sizin için neden önemli?

Bunu bilmiyorum. Üslubumdan, yaşamımdan kaynaklanan bir şey bu. Yazarın üslubunu kişisel yaşamı belirler. Geldiğim yer bu; kaybedenlerin yanında olmak, vicdanlı olmak, toplumda sıkıntı varsa buna parmak basmak. Sadece insan da olmayabilir. Kediyi, köpeği, ağaçları, doğayı da anlatabilirsiniz. Yanlış giden bir şey varsa yazarın buna parmak basması gerektiğine, çünkü edebiyatın ve sanatın bir ayna olduğuna inanıyorum. Bu, hayata tutulan bir aynadır. Nasıl ki gündelik hayatta aynaya bakıp makyaj yapıyor ya da tıraş oluyorsak, romanlara bakarak da ruhumuzu ve toplumda aksayan şeyleri düzeltebiliriz. Şart mıdır? Değildir. Bir yazar asla bunlardan bahsetmeyebilir. Benim kendi üslubum ve kişisel tarihim böylesi toplumsal sorunlara uzak durmaya el vermiyor. Aldığım kültür, geldiğim yer buna el vermiyor. Dolayısıyla neredeyse bütün romanlarımda toplumsal sorunları anlatıyorum ama bunları anlatırken asla romanın asıl meselesi olan insan ruhunu anlamaya çalışmaktan vazgeçmiyorum. Çünkü asıl roman budur, edebiyat budur. Eğer bir insanın ruhunu, o karmaşayı, iyiliği ve kötülüğü; korkaklığı ve kahramanlığı; o büyük çelişkiyi anlatmıyorsanız sıkıntılı olur. Toplumsal sorunlar insanlardan bağımsız değil, doğayı anlattığınızda bile doğanın yok edilmesi doğrudan insanın ruhsal yapısıyla, varlığıyla, yıkıcılığıyla ilgili. İnsan sorunlu bir mahlûk, bunu anlatmak lazım. Çünkü yıllarca insan mükemmel diye yalan söylediler, sanat da, din de, bilim de hep aynı yalanı söyledi.

“TÜRK ERKEĞİ, YANİ BİZ, PROBLEMLİYİZ”

Aşkımız Eski Bir Roman’ın içerisinde üç öykü var. Üç aşk cinayeti. İlk öykünüzde Edip Bey bir kurgu ama kendisi de başka bir kurgunun içinde yaşıyor. Edip Bey’le hikâye olarak karşılaşmanızın çıkış noktası neydi?

Aslında bu hikâyeyi daha önce yazmıştım, Agatha Christie’nin odasında işlenen bir cinayetti. NTV radyoda okundu. O hikâyeyi alıp büyüttüğümde bambaşka bir yere gitti. Edip Bey edebiyattan geliyor. Kadınlarla ilişki kurması için kadınların roman kahramanı olması lazım. Bu bana şöyle bir avantaj verdi: Roman kahramanlarına bir gönderme yapabilecek ve edebiyatın işin içinde olduğu bir cinayet hikâyesi anlatabilecektim. Çok zevkliydi. Böylece tekrar o çok sevdiğim kadın kahramanları anma fırsatım oldu. Aslında insan ruhunun ne kadar karmaşık olduğunu, Edip Bey’in psiko-seksüel durumunu anlatmaya çalıştım.

Bihter’le Aşk-ı Memnu’ya, Feride’yle Çalıkuşu’na aşık oluyor Edip Bey. Canlandırılmasını istediği kadın karakterler genelde yabancı yazarların eserlerinden olsa bile Türkiyeli yazarların kahramanları ile evlenmeyi tercih ediyor.

Evet doğru. Türk erkeği sorunludur. Türk erkeği, yani biz, problemliyiz. Kadın dendiği zaman sadece kendimize ait birinden bahsediyoruz. Acayip bir şey, hem anne o kadın, hem her şey. Çok kötü yetiştiriliyoruz. Bizim geldiğimiz erkek egemen kültür başlı başına sakat bir kültür. Her açıdan berbat; psikolojik olarak, seksüel olarak çok fenayız. Ben bunu bir erkek olarak söylüyorum, alınacak gücenecek bir şey yok. Söyleyelim ki tedavisi bulunsun. Hepimiz bir Superman’iz, kusursuzuz, olağanüstüyüz! Aslında bu kocaman bir yalan. Edip Bey’le biraz buna da değinen bir şey yapmak istedim. Erkeğin anneyle ilişkisi, anneyle ilişkisinden yola çıkarak ulaşabileceği yer… Bu çok önemli, bunu daha çok anlatmak lazım. Erkek egemen toplumu kırmak için bunu anlatmak lazım. Erkeklerin çoğu kendini Herkül gibi, Superman gibi olağanüstü sanıyor. Ama sonuçta birdenbire bomboş kalıyorlar. Gerçeği görünce darmadağın oluyorlar. Anlatmak lazım, biz de normaliz; Superman değiliz, sorunluyuz, sıkıntılarımız var. Her şeyi mükemmel yapmak zorunda değiliz, kahraman değiliz, normal insanlarız.

“BÜTÜN ROMANLARDA BİR SÜRÜ İNSAN ÖLDÜRDÜK, BİR MEZARLIK ŞENLENDİRDİK HEPİMİZ”

Edip Bey’in sergilediği kütüphane, çalışma alanı, Zihni Bey’le kurduğu ilişki tamamıyla gösteriş üzerine…

Salon erkeği. Para da var biraz, babadan kalmış. Çok çalışmamış, o yüzden de hayatı çok fazla anlamamış biri. Birdenbire trajediyle başlamış hayata. Kendi ayakları üzerinde durmuyor, başka bir dünyada yaşamayı tercih ediyor. O dünyada giderek edebiyat temelli hedonizme varan bir hayat yaratmış kendisine. Burada edebiyatın tuhaf etkisinden, bağımlılık yaratmasından söz etmek mümkün.

Bu öyküye Agatha Christie’yi dahil etmek nerden aklınıza geldi?

Agatha Christie, polisiyenin kurucularından. Arthur Conan Doyle, Edgar Allan Poe, Agatha Christie polisiyenin kurucu tanrıları. Ben onlara hep selam gönderirim. Agatha Christie olması bir kere kadın olması itibariyle enteresan. Bir de hikâyede Edip Bey’in genellikle ilişkiye girdiği kadınlar roman kahramanları. Agatha’yla ilk kez bir yazar giriyor hayatına. Çok çarpıcı. Agatha Christie cinayet romanları yazıyor ve adı bir cinayetle anılıyor. Her romanında cinayet işlemiş biri olarak, her sayfada cinayet işliyor o da benim gibi. Bütün romanlarda bir sürü insan öldürdük, bir mezarlık şenlendirdik hepimiz.

İkinci hikâye, overlokçu bir kadının hikâyesi. İstanbul’da bir kenar mahalleye gidiyoruz: Bağcılar. Önce şunu sormam lazım, bu kadının hikâyesine çalışırken gidip Bağcılar’da bir kahvehanede oturdunuz mu?

Elbette. Sadece bu hikâyede değil, bütün romanlarımda bunu yaptım. Bergama-Berlin’den bahsettik, yılda üç-dört kere Berlin’e, üç-dört kere de Bergama’ya gidiyorum. Görmeyi tercih ediyorum, orada güneş nasıl doğuyor, rüzgâr nasıl esiyor, geceler nasıl, insanlar nasıl konuşuyor, nasıl yürüyor; mekânlar, sokaklar nasıl… Elbette gidiyorum, gözlemliyorum. O insanlar Pazar günü Beyoğlu’ndalar, bulabilirsiniz. Ben buna araştırmacı yazarlık demiyorum, araştırmacı edebiyat diyorum.

“AŞK YIKICIDIR, ÇÜNKÜ İMKÂNSIZ… İMKÂNSIZI ÜMİT EDİYORSUNUZ”

Ve son hikâyeniz, Rus doktorun hikâyesi. Tahminen bunda da Moskova’da geçirdiğiniz zamandan esinlendiğiniz noktalar var.

Var ama asıl casus romanlarını çok seviyorum, onlara bir gönderme bu. Bir de şöyle bir şey var, bazı şeyleri istihbarat örgütleri çok abartırlar, göklere çıkartırlar. Aslında basit bir nedeni vardır. Bazen bunu aptallıklarından yaparlar, bazen da politik gündemi değiştirmek için. Burada politik gündemi değiştirmek diye bir mesele yok, aslında tümüyle, yine politikayla alakalı tabii, Rusya’yla ilişkileri bozulmasın diye… Yazarken çok eğlendiğim hikâyelerden biri aslında.

Aslında bu da temelinde aşk olan bir hikâye. Herkes âşık. Peki aşk neden yıkıcı bir meseledir?

Yıkıcı, çünkü imkânsız. İmkânsızı ümit ediyorsunuz. Düşünün, bir çocuk annesini hep yanında istiyor. İstediği zaman ona süt versin, istediği zaman altını değiştirsin, hep onunla olsun. Bu mümkün değil çünkü anne bağımsız bir kişilik. Çocuk bir gün bunu anlayacak ve bunun için mutsuz olacak, ağlayacak. Aşkta da aynı şey var. Birini alıyoruz ve o insana her şeyi yüklüyoruz. O yeryüzünün en güzel insanı oluyor. Aklımıza gelen bütün olumlulukları yüklüyoruz ona. Çünkü o insandan bağımsız olarak, buna ihtiyacımız var. Eksiğiz ve o bizimle olunca tamamlanacağımızı düşünüyoruz. Bu düşüncenin kendisi başlı başlına sakat, mantıksız. Yani aşkın kendisi mantıksız. Ama bunu seviyoruz ve bunun hormonlarımızla da çok alakası var. Çünkü karar vererek âşık olmuyoruz. Bir gün birdenbire kendinizi içerisinde buluyorsunuz. Burada da akıldışı ve bilinçaltı harekete geçiyor. Çocukluğumuzda yaşadığımız olaylar, hormonların durumu, kültür seviyemiz, izlediğimiz filmler, okuduğumuz romanlar… Hepsi karmaşık bir şekilde harekete geçiyor ve birdenbire birine âşık olmuş buluyoruz kendimizi. Bir ihtiyaç. Fakat bu günümüzde şöyle oluyor. Sık sık aşık oluyor insanlar, altı ayda bir. Öyle bir şey yok bence. Çünkü hakiki aşk, yoğunlaşmış bir duygu. Bir kere mi âşık olur insan ömründe? Öyle bir şey söyleyemem. Ama âşık olduğunuz zaman her şeyi unutur, her şeyden vazgeçersiniz. Ne iş kalır, ne başka bir şey. Zihninizi meşgul eden duygu budur. Biri sizi meşgul eder, onun davranışları, onun size yaklaşımı sizi rahatsız ya da mutsuz eder ya da derin bir şekilde mutlu eder. Bu sağlıklı bir durum değil ama bir hakikat. Bu durumu istesek de istemesek de yaşarız. Genellikle aşkı olumlu bir şey olarak anlatırlar. Bu da erkeklerin uydurduğu bir palavradır. Çünkü erkekle kadın güya eşitlenir. Erkeğin diz çöküp sembolik olarak kadına aşkını ilan etmesine, çiçek götürmesine, parası varsa pahalı hediyeler almasına kadar her şey bununla alakalıdır. Ama hakikatte aşk, çok yıkıcı bir duygudur. Aragon’un söylediğine katılırım, mutlu aşk yoktur.  Ama çok iyi bir tarafı da vardır aşkın, bize yenilmeyi öğretir. Bizi bilgeleştirir. Kaybetmeyi öğretir. Eğer bundan yeterince ders çıkarırsak, hayata bir dahaki sefere daha iyi başlarız. Aşk bittikten sonra kötü ders çıkarırsak şiddete yöneliriz. Kötü bir erkek, kötü bir kadın oluruz. Nefret dolu oluruz. Yıkıcılık bize bulaşır. Tatsızlaşırız. Bilgece yaklaşırsak daha iyi bir insan olarak hayata yeniden devam ederiz. Aşk biter zaten. Birimiz terk etse de etmese de fark etmez, biter.

“MİLLET BANA SORUYOR, NEVZAT’I NİYE EVLENDİRMİYORSUN DİYE. EVLENDİRMEM, ÇÜNKÜ EVLİLİK AŞKI ÖLDÜRÜR”

Başkomiser Nevzat’ı iyileştiren ve hayatta tutan şey de aslında yaşadığı aşk. Büyük bir sevgisi ve saygısı var yaşadığı aşka…

Aşk dışında sevgi de var, onların aşkı da bir tür sevgiye dönüşüyor. Millet bana soruyor, Nevzat’ı niye evlendirmiyorsun diye. Evlendirmem, çünkü evlilik aşkı öldürür. Sevgiye dönüşür. Niye aynı evde kalmıyorlar, diye de soruyorlar. Aynı evde kalmasın, daha az görsünler, özlesinler birbirlerini. Ali ile Zeynep ne zaman evlenecek, diyorlar. Öyle görünüyorlar ama evlenmeyecekler. Çünkü evlendikleri zaman rutine dönüşmeye başlayacak ilişkileri. Sevgiyi anlatabiliriz o zaman. Sevgi de çok kıymetli. Daha mantıklı aşktan. Daha iyi bir şey, ama insanı sarsan aşk kadar lezzetli değil.

Bu üç öyküde aslında üç farklı sınıfı anlatıyorsunuz. Rus Doktor yüksek eğitimli bir bilim insanı; Overlokçu Kız bir kenar mahallede fakirlikle mücadele eden bir insan; Edip Bey ise başka türlü bir hayat yaşayan bembeyaz birisi. Nevzat üçünün de peşinden gidiyor. O bütün bu hikâyelerden ne öğreniyor sizce?

Biraz önce aşk için söylediğimiz şey suç için de geçerli. Suçla karşılaştığınız, bir suç içinde, bir cinayet örüntüsünün içinde bulunduğunuz zaman birkaç şekilde sonuç çıkarırsınız. Bilgeleşebilirsiniz. Neden bir insan, bir insanı niye öldürür? Soru bu. Başka çaresi var mıdır? Kurban suçlu mudur, yoksa bütün kurbanlar masum mudur? Suçluyu yakalarken izleyeceğiniz yol ve yöntemlerin hepsi insanı bilgeleştirir, Nevzat da bir suç bilgesi, aynı zamanda giderek bir suç sosyoloğu ve toplum sosyoloğu, psikolog. Çünkü sadece burada değil bütün romanlarda ve hikâyelerde o kadar çok çeşit insanla karşılaşıyor ki… Toplumun her kesiminden insanla konuşuyor, tanışıyor, onların bütün mahremine, hayatına giriyor. Onların kahramanlıklarını, korkaklıklarını, alçaklıklarını, ihanetlerini, her şeylerini öğreniyor. Dolayısıyla bir suç bilgesine, insan sarrafına dönüşüyor. Nevzat’ı öteki dedektiflerden ayıran bir şey varsa, o da bu. Sherlock Holmes bir beyin sadece ve onların vicdanları çok fazla yok. Doğu Ekspresi'nde Cinayet'te mesela vicdan vardır, oradaki cinayette tereddütleri olur. Ama Nevzat gibi değildir. Agatha Christie romanlarında kan bizi ürkütmez. İnsanlar için üzülmeyin, onlar birer sayı gibidir. Aslında matematikte bilinmeyen bir problemi oluşturan sayılar gibidirler. Benim kitaplarım da öyle değil, Nevzat da öyle değil.

“NAZIM HİKMET’İN HAYATIMDAKİ YERİ ÇOK BÜYÜK”

Programınızdan bahsedelim mi biraz? Nerelere gideceksiniz, neler yapacaksınız?

Program çok yoğun. Ankara, İstanbul, sonra İzmir, sonra yine Ankara var. Sonra Çorum, Urfa, Mersin, Adana, Diyarbakır, ardından da Avrupa, Berlin.

Serkan Altıntaş & Ahmet Ümit

Bütün bu koşturma arasında bir de sinema filminiz var, Merhaba Güzel Vatanım.

Sinema evet. Aslında film çekildi, bitti. 1 Kasım’da vizyona girecek. Senaryoyu ben yazdım, Nazım Hikmet’le buluşma noktam. Nazım Hikmet öldüğünde ben 3 yaşındaydım ama kitaplarıyla tanıştığımda beni derinden etkiledi. Yazar olmadan önce ve yazar olduktan sonra benim hayatımdaki yeri çok büyük. İkimiz de aynı partiye, TKP’ye, eski Türkiye Komünist Partisi’ne üyeydik. Nazım’ın Yahya Kemal’in şiirinden, eski şiirden, Osmanlı geleneksel şiirinden vazgeçip sokak şiirine yönelmesi. Benim de yazarlığımda Moskova’nın çok büyük bir önemi var, bütün bunları anlatan bir film. Yani bir çırak ve onun ustası.

Nasıl bir çalışma dönemi geçirdiniz?

Senaryoyu yazdık, film öykü-drama gibi ama daha çok drama oldu. Antep’te, Bursa’da, Moskova’da, İstanbul’da çektik. İki ay süren bir çalışma oldu. Nazım’ı Yetkin Dikinciler canlandırıyor, Serhan Altıntaş da beni. Pelin Batu, Levent Üzümcü, Berna Laçin, Ayhan Bozkurt da oyuncular arasında. İçimize sinen bir film oldu. Filmin yönetmeni ise Cengiz Özkarabekir.

Son soru yine kitaplardan… Yakınlarda okuduğunuz ve sizi çok etkileten bir şeyler var mı?

Anabasis: Onbinlerin Dönüşü diye antik bir roman. Daha çok anlatı. Ksenophon. 2000 küsur yıl önce yazılmış ama son derece güncel ve hâlâ çok kıymetli. Bir de Nietzche’nin tragedya üzerine bir kitabı var. O da enfes bir kitap. Son zamanlarda beni en çok etkileyen iki kitap bunlar.

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın