ARIANA HARWICZ: ANNELİK MÜTHİŞ VE KORKUNÇ BİR DURUM

 

Aslı Tohumcu

aslitohumcu@gmail.com

 

 

Annelik herhalde en yıkıcı tabu. Çünkü kadının asla çıkamayacağı bir kapan annelik. Asla yakınamayacağı... Asla istifa edemeyeceği, devredemeyeceği... İşin ucunda dışlanma, ayıplanma olduğundan, hiçbir kesimden kadının bir diğeriyle açık açık dertleşemeyeceği. Neyse ki edebiyat var, edebiyatçılar var, her şeyi konuşamasak da okuyabiliyor, kendimize kardeş ruhlarla buluşabiliyoruz.

Arjantinli yazar Ariana Harwicz, Geber Aşkım'da, Fransız kırsalında yaşayan isimsiz, genç bir annenin, deliliğin kıyısında gezinen ve okuyana yumruk üstüne yumruk atan hikayesini anlatırken, en dokunulmaz denilen kutsalın bile yerle bir edilebileceğini ispat ediyor. Anneliğin, hatta eş olmanın kutsallığının orta yerine bombasını bırakıyor. Okuyan da kaçınılmaz olarak bu patlamadan nasibini alıyor. Bedeni, evi, kocası, çocuğu, komşuları ve arzuları konusunda, en hafif tabirle, kendini tuhaf, kusurlu hisseden bir kadının zihnini bütün çıplaklığıyla bize açıyor. Roman boyunca bir annenin, eşin, gelinin yüreğini masaya yatırıp otopsisini yaparken okuyandan da aynı yürekliliği bekliyor. Her satırda kendisi için en iyisinin yaşamak mı, ölmek mi olduğunu merak eden karısının yaşadıklarını anlamaktan ve anlamlandırmaktan aciz bir eş, bir kaynana ve oğul karşısında kadın kahramanının zihninin karanlığından, yabaniliğinden dışarıya öyle bir pencere açıyor ki, bakabilene aşkolsun.

Seda Ersavcı romanı çevirirkenki yeteneğini bir kez de bizim için konuşturdu ve Ariana Harwicz‘le Geber Aşkım'ı, anneliği, evliliği, kadın mücadelesinde edebiyatın yerini konuşmamıza aracılık etti. Her iki güzel kadına da vakitleri için teşekkür ederek, sizi Harwicz ile başbaşa bırakayım.

Sohbete işin magazin tarafından başlarsam umarım sıkmam canınızı. Annelik meselesinin masaya bu kadar “çiğ” yatırıldığına şahit olmamıştım. Her satırında peş peşe yumruk yediğim bir roman oldu. Bu kadar içerden bir metni, anne olmadan yazmak zor olmalı diye düşündüm ve anne olup olmadığınızı çok merak ettim. Ama tabii bu yorum, benim kısıtlı hayal gücümden de kaynaklanıyor olabilir. O durumda kusuruma bakmayın lütfen.

Anne olmasaydım bu metni yazabilir miydim emin değilim ama öte yandan metnin yazımını belirleyenin bu olduğunu düşünmüyorum; bir metni kaleme alış süreci hep bir parça gizemlidir bana kalırsa, sizin kontrolünüze pek de bağlı değildir, hayatın kontrolsüzlüğüne de bir o kadar bağlıdır aslında.

"Annelik müthiş ve korkunç, tüyler ürpertici bir durum aynı zamanda fakat işin bu yönünü kimse anlatmıyor."

Aynı yerden devam edersek... Lohusa depresyonu diye adlandırılan durumun aslında kadının varoluşuna dair bir sıkıntı ya da birey olma, kalma arzusunun dışavurumu olduğunu söyleyebilir miyiz? Ne de olsa annelik insanın hayat mesaisinin, hatta duygusal mesaisinin büyük bir kısmına oburca ve şehvetle el koyuyor!

Doğrusu bu durumun bir dışavurum olup olmadığını bilemiyorum; sadece şunu biliyorum: Anne olmanın ya da bir anneye dönüşmenin depresyonla normalde dile getirildiğinden yahut tahmin edildiğinden çok daha yakın bir ilişkisi var.

Kitaptaki kahraman aynı anda hem arzuladığı hem de reddettiği bir annelikle karşı karşıya kaldığında ağır bir depresyon geçiriyor. Annelik müthiş ve korkunç, tüyler ürpertici bir durum aynı zamanda fakat işin bu yönünü kimse anlatmıyor. Tam da bu yüzden üzerine yazmak için ideal bir konu olduğunu düşünüyorum. 

Fotoğraf: Ale Carra

Değişik kesimlerden kadınlar, hayatın her alanında eşitçe, özgürce, insanca yaşama hakları için mücadele ediyor. Üstelik bu, kadın mücadelesi yani, uzun bir geçmişi olan bir mücadele. Ancak anneliğe dair herhangi bir pişmanlığın dile getirilmesi kadınlar tarafından bile büyük ayıp sayılabiliyor. Kadınlar olarak kendi kutsallarımızı yaratarak kadını prangalarından kurtarmayı nasıl bekleyebiliriz! Buna dair neler söylersiniz?

Az önce söylemeye çalıştığım da buydu esasında: Annelik konusu bir tabu, evet, evlilik ve tekeşlilik de öyle. İşin aslı arzuyla ilgili, yani içinde arzu barındıran tüm konular birer tabuya dönüşüyor çünkü belli bir düzenle yönetilmediği takdirde toplum kaosa sürüklenirdi ve düzen demek ahlak kuralları demek. Gelgelelim bir dönemin yahut toplumun ahlak kurallarının insanın gerçek arzusuyla en ufak bir alakası yok aslında. Bölünmüş, parçalanmış, kapana kısılmış bir haldeyiz, yasalarla her daim çelişkili bir ilişki içerisindeyiz.    

Bir söyleşinizde “Hep söylediğim gibi, Geber Aşkım’la birlikte doğdum ben. Öncesinde de hayattaydım elbette, herkes ne şekilde hayattaysa ben de o şekilde hayattaydım, ama tam anlamıyla yaşamak sayılmazdı bu” demişsiniz. Bu cümlelerinizi, bu deneyimi, Türkçedeki okuyucularınız için açar mısınız?

Elbette metaforik bir ifadeydi bu; demek istediğim şu: Gerçekten hayatta olmamı sağlayan şey yazı; yazı aracılığıyla yeniden doğduğumu hissediyorum. Öncesinde de yaşıyordum elbette ama tam anlamıyla yaşamak değildi bu, sadece hayattaydım,  fakat sanki herhangi bir varlığım yoktu. Beni ben yapan şey yazmak.

Evlilik ve annelik... Banalliğin başladığı, hayatımızın bir kısırdöngüye hapsolduğu kurumlar mıdır, öyle olmak zorunda mıdır sizce?

Evlilik muazzam bir kurmaca konusu. Evlilikten daha teatral ve dramatik bir şey var mı, bilemiyorum, aynı zamanda da eşsiz bir komedi üstelik. Annelik de, aynı şekilde, insanlık deneyiminin tüm kavislerini içinde barındırıyor. Savaş gibi tıpkı. Shakespeare’de hepsini görebiliyoruz. Kurmaca üzerinden ele alacak olursak: Bana kalırsa üzerine yazması en ilginç konular bunlar.

"Ancak bize dayatılan anne rolüne, eş rolüne, bize biçilen yazar rolüne direndiğimiz, bununla mücadele ettiğimiz sürece sözünü ettiğiniz türde bir kurtuluş mümkün olabilir. "

Geber Aşkım’ın anlatıcısının, hatta hiçbir karakterinin adının olmamasında da bir niyet seziliyor bence. Bu niyetten bahseder misiniz biraz da?

Kitaptaki karakterler topluma ait değiller, belirli bir kimlikleri yok, daha çok “anne”, “eş”, “oğul”, “kayınvalide/kayınpeder” gibi birtakım klişeler söz konusu. Bu karakterlerin kaderlerini belirleyenler de yine bu basmakalıp tabirler, hani bir tiyatro oyununda kendilerine birtakım roller biçilmiş oyuncular gibi tıpkı.  

Geber Aşkım, Ariana Harwicz, çev. Seda Ersavcı, Çınar Yayınları

Anneliğin baskısından anne olmamayı seçmek dışında bir kurtuluş var mı sizce?

Bana kalırsa anneliğin baskısından, annelik baskısından bize dayatılana direnerek kurtulabiliriz. Demek istediğim şu: Ancak bize dayatılan anne rolüne, eş rolüne, bize biçilen yazar rolüne direndiğimiz, bununla mücadele ettiğimiz sürece sözünü ettiğiniz türde bir kurtuluş mümkün olabilir. Mesela nasıl bir anne veya nasıl bir kadın olmak istiyoruz, bunu bulmaya çalışarak, buna kafa yorarak (ve içinde yaşadığımız bu çağda her türlü direnişe kafa yorarak) kurtulabiliriz. Fakat çok güçlü bir baskı olduğu da bir gerçek ve kimi toplumlarda mücadele etmenin neredeyse imkânsız bir hâl aldığının farkındayım. Yazı da tam bu noktada bir silah olarak devreye giriyor aslında.  

Arjantin kadınları, başta Plaza de Mayo Anneleri olmak üzere, gerek kürtaj hakkı gerek kadın cinayetlerine karşı dik duruşlarıyla Türkiyeli kadınların yabancısı değil. Edebiyatın bu kız kardeşlikte ya da kadın mücadelesi içersinde nasıl bir yeri, katkısı var sizce?

Bana kalırsa sanatın, edebiyatın doğrudan politik bir amaca hizmet etmek gibi bir görevi yok. Sanat bağımsız, keyfi ve özerk bir şey. Ben sanatın tanrısının yine sanat olduğunu düşünüyorum. Sanat sadece sanattır, dolayısıyla ama elbette siyasi hayat içerisinde birtakım sonuçları da yok değil, gelgelelim bundan ancak sanata özgürce yaklaşabildiğimiz, özgürce sanat yapabildiğimiz müddetçe söz etmek mümkün olabilir. Birincil şart her zaman özgürlüktür.

Arjantin edebiyatına bir yere kadar aşinayım ama... Sizin kuşağınızdan açıksözlü, cesur kadınlara bakınca, geldiğiniz geleneği merak ediyor insan.

Kendimi ortaya özgün, kendine ait bir eser koyan yahut bağımsız bir projeye imza atan tüm yazarlara ve editörlere yakın hissediyorum. Belli bir kuşağı ya da belli bir türü okuduğumu söyleyemem. Yazarlara ya da eserlere bu şekilde, böyle bir sınıflandırmayla yaklaşmıyorum sanıyorum. Yine de okumaya şiirle başladım diyebilirim. Pizarnik, Alfonsina Storni, Olga Orozco gibi şairler mesela. 

 

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın