DENİZDEN GELEN DEHŞET

Ziyaretçi

Yankı Enki

yankienki@yahoo.com

Mary Shelley’nin Frankenstein’ı, R. L. Stevenson’ın Dr. Jekyll ile Bay Hyde’ı ve H. G. Wells’in Doktor Moreau’nun Adası romanından beri, korku ile bilimkurgu iç içe geçtiğinde ortaya ne kadar etkili bir hikâye çıkacağını görüyoruz. Özellikle on dokuzuncu yüzyıla has “çılgın bilimadamı” karakterlerinin öykülerinde karşımıza çıkan bilimsel aydınlanma ve doğaüstü/tekinsiz karanlık arasındaki gerilim, dönemin panzehirli meyvesi olmakla birlikte hem bilimkurgunun hem de korku edebiyatının kurucu unsurlarının üzerine sağlam bir çimento döküyor. Yirminci yüzyıla geldiğimizde ise bu akımın H. P. Lovecraft’ın Herbert West: Diriltici öyküsüyle devam ettiğini ve yavaş yavaş zombi edebiyatının da diğer edebi ya da folklorik yaratıkların anlatılarından rol çalmaya başlayacağı dönemin yaklaştığını fark edebiliyoruz. Tabii korku ile bilimkurgu iç içeliğini korudukça ve yeni alt türler oluştukça, yeni yaratık ve canavarlar da dönemin tahayyül sınırlarını genişletiyor.

2017’de en önemli eserlerinden biri olan Uzumaki’yi, kısa bir süre önce de Gyo: Kıpırdanan Dehşet adlı eserini Türkçe okuma şansına kavuştuğumuz manga sanatçısı Junji İto, Lovecraft’ın ilhamını açık açık itiraf eden bir yazar. Uzumaki gibi Gyo da, Lovecraft ve “tuhaf kurgu” [weird fiction] geleneğini takip eden bir dehşet öyküsüne sahne oluyor. Fantastik bir korku öyküsü olarak başlayan Gyo, Uzumaki’den farklı olarak bilimkurgunun alanına giriyor ve bir “çılgın bilimadamı” öyküsüne dönüşüyor. O noktadan sonrası ise tuhaf kurgunun soluğunu ensemizde hissettiğimiz, sınırların belirsizleştiği bir alan haline geliyor. Dünyevi tedhiş ile kozmik dehşet arasındaki bulanıklık giderek yüzeye çıkıyor.

Steven Spielberg’ün Jaws uyarlamasından aldığı esinle 2000’li yılların başında bu mangayı yayımlayan Junji İto, dehşetin denizde kalmadığı ve karaya sıçradığı bir korku öyküsü anlatıyor. Başlangıçta genç bir çift, Kaori ve Tadaşi, tatilleri sırasında tuhaf bir yaratığın, ayakları olan bir balığın saldırısına uğruyor. Ancak bu balığın bir yaratıklar sürüsünün sadece bir parçası olduğunun anlaşılmasıyla, denizden gelen dehşet büyüyüp şehre, uygarlığın orta yerine ulaşarak apokaliptik bir hâl alıyor. Diğer yandan, tıpkı Uzumaki’de olduğu gibi Gyo’da da korkuyla yüzleşen kahramanlarımızın duygusal hikâyesi ayrı bir katman oluşturuyor. 

Her yönüyle “Lovecraftvari” diye nitelendirebileceğimiz bu denizden gelen dehşet öyküsünde, balıkların yaydığı ve ölümün, ölümlülüğün timsali olan çürümüş ceset kokusu, bilinmeyenin korkusunun vücut bulmuş bir hâli olarak çıkıyor karşımıza. Bu “vücut”, yani çürümenin, bozulmanın, yokoluşun tiksindirici kokusu, bir “gaz” nihayetinde. Peki bu “gaz” nereden geliyor ve yaratıcısı kim? Bu dünyaya mı ait yoksa başka dünyalara mı? Balıkları bir araç olarak kullanarak dünyaya sızan ve ölümü, kıyameti beraberinde getiren bu koku kozmik bir ziyaretçinin eseri mi? Yoksa doğayı, hayvanları kendine alet eden uygarlığın, insan elinin eseri mi? İşte tüm bu yorumlar hem kahramanların hem de bizim zihnimizde dönüp dolaşıyor öykü ilerledikçe.

Korku ve bilimkurgunun yukarıda adını verdiğimiz öncü örneklerinin yazıldığı dönemlerde, bir çürüme, yozlaşma, bozulma öyküsü anlatmaya odaklanan, bunu bazen romantik edebiyata bazen de gotik edebiyata daha yakınlaşarak gerçekleştiren “dekadan” yazarlar, insanın ölümle kurduğu ilişkiyi anlamlandırmaya çalışırken yaşanılan ikilemi eserlerine de taşıyordu. Bir iblis, vampir ya da lanetli herhangi bir kahraman, kötü, çirkin, yozlaşmış olmasına rağmen cazibenin merkezi olabiliyordu. Grotesk olan estetik hale gelebiliyordu. Doğadaki güzellikler artık ölümü çağrıştıran, bir gün o doğanın parçası olmayacak canlıları simgeliyor, karanlığın çekiciliği artıyordu. Bu çekicilik, yanında bir lanet, bir cezayla geliyordu halbuki. Gotik edebiyat içerisinde kendine ayrı bir kulvar açan dekadan yazarlar, yaşamın ölümle ilişkisini yeniden şekillendiriyordu. İşte Junji İto’nun eserinde de bu gotik ve dekadan anlayış, bilimkurguyla birleşerek yer buluyor kendine. Çürüme, bozulma ve yokoluş, öykünün ana izleği olmaktan asla çıkmıyor. Teknolojideki gelişmelere verdiğimiz tepkiyle ilgilenen bir tür olan bilimkurgu, ölümlü olduğumuz gerçeğine verdiğimiz tepkiyle ilgilenen dekadan, gotik korku türüyle boşluk bırakmayacak bir şekilde kesişiyor.

Özlem Mete’nin Türkçeye çevirdiği ve Gerekli Şeyler tarafından yayımlanan Gyo’da ek mahiyetinde iki bağımsız öykü de var. Bunların her ikisi de kısalıklarına rağmen ayrı birer yazının konusu olabilecek derinlikte eserler. “Merkez Kolonun Hazin Öyküsü”, adına ev dediğimiz şeyin neden korku edebiyatının konusu olduğunu, aile kavramının sorgulandığı karanlık eserlerin neden giderek arttığını başarıyla yansıtıyor. “Amigara Fayının Gizemi” ise, ölümle, ölüm korkusuyla, hayattaki amacını ve anlamını arayan modern insanla ilgili, çağdaşlığını asla kaybetmeyecek bir kâbus öyküsü.

Korku ve bilimkurgunun sadece edebi değil görsel potansiyelini de sonuna kadar yaratıcı bir şekilde kullanan Junji İto’nun Tomie ve Hellstar Remina gibi muazzam eserlerinin yayımlanmasını beklerken yapılacak en iyi şeylerden biri, belki de dönüp tekrar tekrar Lovecraft okumak…

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın