EŞANLAMLILAR: BEDENİN KAYIP KELİMELERİ

Aynanın İçinden

Aslı Ildır

asliildir@altyazi.net

“Müziğiniz, kabul edilemeyecek kadar ‘kabul edilebilir,’” diye bağırıyor Yoav, Paris’te bir klasik müzik konserinden çıkmış, ortalığı birbirine katıyor . Kendisini kaba bulan sanatçılardan birinin yakasına yapışıp “Savun, müziğini savun!” diye bağırıyor. Her an “savaşmaya aç” olduğu için bıktığı ülkesi İsrail’den, yönetmen Nadav Lapid’in deyişiyle “kibarlığın şiddetini” iliklerine kadar hissettiği “medeniyetin başkenti” Paris’e kaçıyor. Berlin Film Festivali’nde hem eleştirmenler, hem de seyirci tarafından büyük beğeniyle karşılanan ve Altın Ayı’nın sahibi olan Eşanlamlılar, karakterinin bu her anlamda “arada” ruh halini, gerçekle gerçeküstünü, trajikle absürdü bir araya getiren bir tür melez estetik aracılığıyla aktarıyor seyirciye. Günümüzün sınırlara ve sınırları ihlal edenlere kafayı takmış siyasi ruh halinden çokça beslenen film aynı zamanda dile, kültüre ve aidiyete dair hiç eskimeyen o varoluşçu sorgulamayı devam ettiren, sıradışı bir kendini bulma (ve kaybetme) hikâyesi. 

Lapid, insanın sanatı deneyimlemesinin en iyi yolunun “kaybolmak” olduğunu söylüyor. Yönetmenin seyirci için sarf ettiği bu sözler, Yoav’ın karmakarışık iç dünyası ve onu betimlemeye çalışan filmin anlatım dili için de geçerli. Kendini bulmak için evi terk eden, ancak daha da kaybolan bir karakterin hikâyesi Eşanlamlılar. Daha Paris’e geldiği ilk gün soyulan ve çırılçıplak kalan Yoav’ın donmak üzereyken komşuları tarafından kurtarıldığı açılış sahnesi bu yeniden doğuşun getirdiği savunmasız ruh hâliyle sert bir şekilde karşı karşıya getiriyor seyirciyi. Üst komşusu Caroline, Yoav’a ilk kez karşılaştıkları o gün neden sokağa koşup yardım istemek yerine küvete yatıp donmayı tercih ettiğini soruyor. Yoav’ın bir türlü cevap vermediği bu sorunun cevabı, karakterin eşyalarla ve özellikle giysilerle olan ilişkisinde yatıyor sanki. Komşularından aldığı sarı palto, beyaz bir t-shirt ve bir pantolon dışında herhangi bir şey giymeyi reddeden Yoav; sadece domates soslu makarna yiyor, tek göz odada oturuyor ve sürekli olarak bu tercihlerini seyirciye ya da arkadaşlarına söyleme gereği duyuyor. Özellikle bedeniyle ilişkilenen herhangi bir aidiyet biçimini reddeden Yoav’ın geliştirdiği bir tür savunma stratejisi bu. Evden getirdiği tek şey olan sırt çantası da çalındıktan sonra bomboş bir evde çırılçıplak kalmak belki de Yoav için bir nimet. Bu nedenle dışarı çıkmıyor, hiç kimseye, hiçbir yere ait olmadan geçireceği birkaç saatin tadını çıkarıyor. 

İşe Yarar Bedenler

Yoav asker olarak görev yaparken tam anlamıyla “teslim  olduğu” ülkesi İsrail’le ilgili hafızasını silmeye çalıştıkça geride bırakamadığı tek şey yine bedeni oluyor. Neden geldiğini soranlara “Fransız olmaya geldim,” diyen ve İbranice konuşmayı reddederek elinde sözlükle dolaşan Yoav, bir süre sonra bedeninin hafızasını silemeyeceğinin ve onu bir  "Fransız" bedeni yapamayacağının farkına varıyor. Belki de bu nedenle bedenini pazarlamaya karar veriyor, böylece onu kendince değersizleştiriyor ve ona militarist bir bakışla ideolojik anlamlar yükleyen ülkesine isyan ediyor. Ancak bedenin siyasi çağrışımlarından kurtulmak mümkün değil. Yanlarında güvenlik görevlisi olarak işe girdiği ve dolayısıyla beden gücünü sattığı İsrail Konsolosluğu’nda çalışan diğer görevlilerin Neo-Nazilerle bir dövüş düzenlediğini öğreniyor. Yoav’ın arkadaşını dövüşe gönderen güvenlik şefi, Yoav’ın neden dövüşe gitmediğini sorulduğunda şöyle cevap veriyor: “O bizim için fazla değerli.” Bedenini bir kez daha ideolojik bir kavganın silahı olarak sunmayı reddeden Yoav, bir taşkınlık çıkarıp kapıda bekleyen insanları “Sınırlar yok artık! Kalktı sınırlar!” diyerek konsolosluğun kapısından içeri alıyor. Bu tarafta umduğunu bulamayan Yoav, daha Fransız bir yol deniyor ve “güzel, genç bir erkek” ifadesiyle modellik ilanı veriyor. Pornografik fotoğraflar çeken bir fotoğrafçının “Kendi dilinde konuş,” diyerek fantezilerine alet ettiği Yoav’ın bedeni, bu sefer de oryantalist bakışın hedefi oluyor.

 Annesinin gönderdiği vitaminleri almayı reddeden ve makarnadan başka bir şey yemeyen Yoav’ın sürekli değersizleştirdiği bedeni bir yandan da filmin ve karakterlerin asıl arzu nesnesine dönüşüyor. Orta sınıf yaşam tarzları, giyimleri ve sanata olan ilgileriyle sanki The Dreamers’dan (2003) fırlamış klasik bir Fransız çifti olan komşuları Emile ve Caroline, Yoav’dan fazlaca etkileniyorlar. Ancak bu ilgileri sadece haddinden fazla kabul edilebilir yaşantılarına yeni hikâyeler katmayı amaçlayan, farklı tür bir oryantalizmin ürünü. En sonunda Yoav, İsrail’le ve bedeniyle ilgili tüm hikâyelerden kurtulmak için onları yazar olmaya çalışan Emile’e veriyor. Ancak pasaport alabilmek için gittiği uyum kursunda Fransa’nın da şovenizm konusunda herhangi bir ülkeden çok da farklı olmadığını anlayınca geri istiyor öykülerini. Bu an, Yoav’ın Lapid’in deyişiyle tüm ülkelerin “eşanlamlı” olduğunu anladığı an oluyor. Öğretmenin herkesi ayağa kaldırıp farklı dillerdeki milli marşları okutturduğu sahnede neredeyse “Neden İsrail yerine Fransa milli marşını söyleyeyim ki?” dediğini duyar gibi oluyoruz Yoav’ın. Eğer kanla, savaşla, ölümle ve boş bir gururla dolu bu marşların hepsi yüzlerde aynı ifadeye neden oluyorsa, içlerinden birini seçmenin anlamı ne? 

Film, bedeniyle ve kökleriyle kurduğu gitgelli ilişki içinde gitgide kaybolan Yoav’ın dünyasını estetik anlamda da taklit etmeye çalışıyor. Yoav’ın sokakta yürüdüğü pek çok sahnede kamera aniden bir tür belgesel kamerasına dönüşüyor. Sallantılı hareketlerle beraber filmin dokusu da pürüzleniyor, sanki sokakta gizli kamerayla karakterimize yetişmeye çalışıyormuşuz gibi bir hisse kapılıyoruz. Karakterin genelde yere baktığı ve “Yukarı bakma, yukarı bakma,” diye diyerek yürüdüğü sahnelerdeki bu kamera kullanımı, gerçeküstüne yakın ve absürt anlarla dolu filmi ara ara yeryüzüne indiriyor. Lapid, filmin akışını kesintiye uğratan bu hareketle bir yandan da şehirde oradan oraya savrulan, sanki Mike Leigh’nin Çıplak’ını (Naked, 1993) andıran bir edayla söylenip duran Yoav’ın karmakarışık ve dengesiz zihnine girmemize yardımcı oluyor.

Sözcüklerin Farkları  

Eşanlamlılar’ın kimliğe ve aidiyete dair zaten pek çok kere söylenmiş şeylerin bir tekrarı olmaktan kurtaran; dili, sözcükleri, özellikle de eşanlamlı olanları kullanış şekli. Yönetmen Lapid, tıpkı geçen sene ABD yapımı bir yeniden çevrimini izlediğimiz Anaokulu Öğretmeni’nde olduğu gibi burada da sözcüklerin anlamından çok tınılarına, nasıl bir araya geldiklerine ve nasıl bir vurguyla söylendiklerine bakıyor, yani başka bir deyişle şiiri arıyor. Anlamadığı halde Yoav’a “Kendi dilinde konuş,” diye direktif veren fotoğrafçının sadece tınıların yabancılığından zevk aldığı, Yoav’ın ise en sonunda İbranice konuşmak zorunda kaldığı ve “Ben burada ne yapıyorum?” diye çaresizce bağırdığı sahne, filmin belki de en etkileyici anlarından biri. Etnik ve dini kimliklerle ilgili anlamdan çok çeşitli imgelerin dolaşımda olduğu, olumsuz haliyle propaganda, olumlu haliyse pazarlama aracı haline geldiği zamanın ruhuna uygun, rahatsız edici bir yüzleşme bu sahnede yaşanan. 

Öte yandan, film boyunca Lapid bizi belki ilk ve son kez yan yana duyacağımız eşanlamlı sözcüklerle karşı karşıya getiriyor. Yoav’ın kendi kendine sıraladığı, birbirleriyle neredeyse aynı anlama gelen bu sözcükleri ard arda duymakta yönetmenin deyişiyle insanı kaybolmaya iten bir taraf var. Çünkü tam da o neredeysenin açtığı alanda sözcüklerle ifade edilemeyecek, belirsiz, dil ötesi bir ara alan var. “Aşağılık” ile “alçak” arasında, “iğrenç” ile “tiksindirici” arasındaki farkın varlığı, aslında hangisini hangisine benzediği, hangisinin “hakiki” olduğu sorusunu da beraberinde getiriyor çünkü. Lapid’in söylediği gibi kendi değerlerini evrensel, diğerlerini ise öteki olarak tanımlayan Avrupa’nın sürekli olarak yaşadığı kimlik krizini; hakikat olarak kendini, hakikatın bir versiyonu ya da “eşanlamlısı” olarak gördüğü ötekiyle ilişkisini de hatırlatan bir çelişki eşanlamlı sözcüklerinki. 

O ara alanda tüm çıplaklığıyla var olmaya çalışan ve hiçbir tarafa ait olamayan Yoav’ın en sonunda kendi hikâyelerini “sadece kendisine ait olduğu için” geri alması, hiçbir tarafın/kimliğin hakiki olmadığına, sadece kendi bedeninin hakiki olduğuna dair bir farkındalıktan da ileri geliyor. Hakiki olan bir taraf varsa, o da sadece tüm bedeniyle çırılçıplak var olabildiği dolaysız ve tavizsiz o ara alanda var çünkü. Bedenin bir ideolojiye ve bir fanteziye araç olmadığı, sadece ve sadece var olduğu o alan. Hem arayışın, hem kayboluşun, hem de anlamların gerçekten eş ve eşit olduğu o "sınırsız" alan. Filmin açılış ve kapanış sahnelerini “eşanlamlı” kelimeler olarak görürsek, aradaki zamanın değiştirdiği, dönüştürdüğü ve bir nevi özgürleştirdiği ara alanın Yoav’ın kendisine denk geldiğini görüyoruz. Yoav’ın bir kapıya dayanarak yardım dilendiği bir sahneyle açılan ve yine aynı kapıyı zorlayarak içeri girmeye çalıştığı bir başka sahneyle kapanan filmde gördüğümüz imgeler aynı bile olsa (kapıyı zorlayan bir adam), değişenin o kapıyı zorlayan adamın kendisi olduğunu  biliyoruz çünkü. Sınırları, kapıları, anlamları yıkmaya karar vermiş bir meczup, bir deli, bir yarım akıllı, bir mecnun, bir çılgın.  

Not: Yazıdaki Nadav Lapid alıntıları Berke Göl’ün Altyazı Sinema Dergisi’nin 191. sayısı için yönetmenle gerçekleştirdiği söyleşiden alınmıştır. 


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın