KISA KLASİKLER: 250 SAYFADAN KISA 15 KÜLT ESER

Yaz aylarının sıcaklığına teslim olduğumuz şu günlerde gerçeklikten kopup yer yer kasvetli, soğuk ve karanlık kurgu dünyalarda nefes almak isteyenler için 15 kitaplık bir seçki derledik. İki yüz elli sayfanın altında sürükleyici dünya klasiklerini bir araya getiren bu listeyle keyifli bir okuma dileriz.

Sir Arthur Conan Doyle, Sherlock Holmes Kızıl Takip (144 sayfa)

Ünlü dedektif Sherlock Holmes ve yakın dostu Doktor Watson, ilk olarak bu romanda okuyucu önüne çıkar. Londra'da başlayıp ABD çöllerinde devam eden bir öyküde, bir dizi cinayet, Mormonlar, beceriksiz polisler ve büyük bir aşk, Holmes'un yoluna çıkanlardan sadece birkaçıdır.

Birkaç saniye için hepimiz taş kesilmiştik. Ardından, anlaşılmaz bir öfke haykırışıyla, tutsak kendini Holmes'un elinden kurtardı ve pencereye doğru fırladı. Cam kırıldı, ancak tam kaçamadan Gregson, Lestrade ve Holmes, av köpekleri gibi üzerine çullandılar. Tekrar odanın ortasına çekildi ve ardından feci bir boğuşma başladı.

Kate Chopin, Uyanış (200 sayfa)

New Orleans kültürünü işlediği yapıtlarıyla tanınan ve edebiyatta yerel renkleri savunan Kate Chopin’in bu romanı 1899 yılında yayımlandığında Amerikan kamuoyunu sarsmıştı. Bir kadının uyanışını, kendi ayakları üzerinde durarak bireyselliğini ilan edişini anlatan Uyanış, bazı açılardan Madam Bovary’ye benzetilir. Chopin’in kendi arzularının peşinden giden bağımsız kadın karakterine yönelik nesnel yaklaşımı zamanında tepki çekse de, romanın üslup güzelliği ve duyarlığı övgüyle karşılanmıştı.

Thomas Mann, Venedik’te Ölüm (103 sayfa)

1929’da Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Mann, 1. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde yayınlanan Venedik’te Ölüm adlı bu uzun öyküsünde, 'sanatçının trajik çıkmazı'nı işler: Yorucu bir çalışmanın ardından gerilimlerinden kurtulmak için Venedik’e giden ünlü yazar Aschenbach, genç Polonyalı Tadzio’nun olağanüstü güzelliği karşısında büyülenir. Salgın hastalık kenti sarınca da, tutkularına yenilerek ölüm isteğine teslim olur. Aşk ve ölüm simgeleri, Mann’ın yazarlık yaşamında bir dönemi kapayan bu yapıtın derin duyarlılığının temel öğelerini oluşturur. Güzellik, belki de sanat, yaşamı yok edici bir işlev yüklenir. Luchino Visconti’nin sinemaya da uyarladığı bu unutulmaz romanı, Behçet Necatigil’in ölümsüz çevirisiyle sunuyoruz.

Shirley Jackson, Biz Hep Şatoda Yaşadık (183 sayfa)

Dünyadan gizlenerek yaşayan iki kız kardeş ve gölgesini geçmişten bugüne, onların üzerine düşüren gizemli bir olay... Usta yazar Shirley Jackson, bu kısa ve çarpıcı romanda ters köşelerle örülü bir öykü anlatıyor, okura tuzaklar ve yanılsamalarla dolu bir zemin sunuyor. Biz Hep Şatoda Yaşadık, inişleri ve çıkışları, anlatımdaki mahir sıçrayışlarıyla Shirley Jackson’ın dehasını ortaya koyuyor; üstelik karşılaşacağınız en tuhaf ve cazip roman kahramanlarından biriyle, Merricat ile tanışmanızı sağlıyor. Merricat, onu mahvedecek hakikatlerin karşısında hayallerinin sayesinde dimdik duruyor, ne ki bazı hayaller, kâbuslarla koyun koyuna uyuyor.

Christopher Isherwood, Tek Başına Bir Adam (131 sayfa)

Christopher Isherwood, en önemli romanlarından biri olarak kabul edilen ve Tom Ford tarafından, başrolünde Colin Firth'ün yer aldığı etkileyici bir sinema uyarlaması da çekilen Tek Başına Bir Adam'da, yalnız bir erkeğin bir gününü anlatıyor. Romanın odağında George var: Bir eşcinsel, ABD'de yaşayan bir İngiliz, bir tüketim toplumunda edebiyat profesörü ve genç öğrencilerin arasında yaşlılığın eşiğinde biri olarak tek başına bir adam. Isherwood'un bakışı, George'un her hareketini bir kamera gibi gün boyunca yakından takip eder: Sabah kalkıp toplum içinde oynayacağı rol için hazırlanışını, çoğu Amerikalı gibi işine arabasıyla gidişini, üniversitedeki dersini ve öğrencileriyle ilişkisini, tek yakın dostu olan Charlotte'la birlikte geçirdiği akşamı. George'un, bir trafik kazası sonucu kaybettiği erkek arkadaşı için tuttuğu yas ve Isherwood'un Amerikan toplumuna dair ilginç tespitleri bütün bu olaylara roman boyunca eşlik eder. Gün geceye doğru ilerlerken, George'u hiç ummadığı bir sürpriz, okuyucuyu da unutulmaz bir son beklemektedir.

Anna Kavan, Buz (180 sayfa)

Anna Kavan, trajik ve egzotik hayatını yazdıklarına yedirişi, düş dün­yası ve kâbus dolu hayal gücü dolayısıyla sık sık benzetilip kıyaslandığı Anaïs Nin gibi kültleşmiş bir yazar.  Buz gerçek dışılığın hüküm sürdüğü, düşlerle alegorilerin iç içe geçtiği marjinal bir bilimkurgu, “Kafka’nın kız kardeşi” olarak anılan Kavan’ın başyapıtı.  Buz’daki karakterler özellikle simgesel ve adsızdır. Kız, kahraman, muhafız. Geçtikleri ülkeler anonimdir. Kararları geçicidir, eylemleri neredeyse rastlantısal, durumları buzun ilerleyişi kadar keyfi. Onların dünyası ölüme mahkûmdur. Çılgınlaşmış askeri eylemler, adsız ulus­lar, her şey bir kıyamet duygusuna katkıda bulunur. 

Knut Hamsun, Açlık (158 sayfa)

Norveçli büyük romancı Knut Hamsun'un kişiliğini ve ününü oluşturan en büyük romanı Açlık'tır. Ünlü bir yazar olma sevdasıyla yanıp tutuşurken, bir yandan da açlıkla pençeleşen bir gencin, gerçekten duygulandırıcı öyküsü olan bu kitap, dünya edebiyatının başyapıtları arasında anılmaktadır. Behçet Necatigil'in usta kaleminden, örnek bir çeviri okuyacaksınız bu ciltte.

James Baldwin, Giovanni’nin Odası (178 sayfa)

Baldwin’in on yıl yaşadığı ve yaratıcılığını bulduğu Paris’te yazdığı Givanni’nin Odası, o günler için işlenmesi bir hayli cesaret isteyen bir konuyu, “eşcinsel aşk”ı ele alıyor: Amerikalı beyaz delikanlı David’in Paris’te İtalyan garson Giovanni ile yaşadığı eşcinsel ilişki, toplumsal değer yargılarının baskın çıkışıyla bu ilişkiden kaçıp ve evli bir erkek olarak “güvenli” bir hayat sürmek için eski sevgilisi Hella’ya sığınması ve bütün bu çabaların üçüne de trajik sonuçlar getiren sonuçsuzluğu... Yok olmaya mahkûm bir aşk üçgenini anlatan, tutku, pişmanlık ve özlem dolu bu roman, yayımlanır yayımlanmaz eşcinsel edebiyatta bir dönüm noktası olmuştu. Etkisi bu kadarla kalmadı: Baldwin, "beyaz eşcinsel erkekleri yazan siyah bir yazar" olarak şimşekleri üstüne çekti. Ancak, Giovanni'nin Odası'na elli yıldır yaşayan bir başyapıt hâline getiren asın niteliği, yazarın ırk, cinsellik ve bireysel özgürlük kavramlarını iç içe geçirmede gösterdiği büyük başarıdır.

Thomas Pynchon, 49 Numaralı Parçanın Nidası (176 sayfa)

Thomas Pynchon, yalnızca yazdıklarıyla değil, münzevi yaşam tarzıyla da yirminci yüzyılın en büyük edebiyat figürlerinden. Paranoya, ırkçılık, kolonyalizm, komplo teorileri, eşzamanlılık ve entropi gibi çeşitli konularda verdiği postmodernist eserlerle edebiyat tarihini değiştirmekle kalmayıp kendinden sonra gelen yazarları da derinden etkileyen Pynchon’ın en kısa romanı olan 49 Numaralı Parçanın Nidası da yazarın külliyatının en önemli eserlerinden biri. Kocası Mucho’yla beraber yaşayan Oedipa Maas, eski erkek arkadaşı Pierce Inverarity’nin öldüğünü ve kendisini vasisi olarak atadığını açıklayan bir mektup alır. Vasiyeti yerine getirmeye karar veren Oedipa, San Narciso’ya yola çıkar ve sıradan bir macera olarak başlayan yolculuk, zaman geçtikçe Amerika tarihinin en büyük komplolarından birine dönüşmeye başlar.

Franz Kafka, Dava (224 sayfa)

Dava yazılışından bir süre sonra dünya sahnesine çıkan, yurttaşlık haklarının askıya alındığı, bir sivil itaatsizlik imasının dahi zulümle karşılandığı totaliter rejimlere dair bir öngörü ve eleştiri olarak yorumlanır çoğunlukla. Nazi Almanya’sına dair bir “önsezi” barındırdığı söylenebilir belki. Erişilmez bir otorite tarafından yöneltilen ve ne olduğu hiçbir zaman açıklanmayan bir suçlamayla karşı karşıya kalan Josef K.’nın davasında, mahkemeye dinsel ya da metafizik bir otorite de atfedilebilir. Kafka Dava’da suçu yalnızca bir eylem olarak tanımlamayıp zanlının “kötü niyeti”yle de ilişkilendiren ve suçtan çok suçluya odaklanan absürt bir hukuk sistemi paradigması inşa eder. Kuramsal olarak ortada yasadışı bir eylem olmaksızın suçu mümkün kılan bir sistemdir bu. Ancak Kafka suç, sorumluluk ve özgürlük üzerine yazarken bir sistem ya da doktrin ortaya koymaz, çözüm önermez. Okuru ister istemez içine çeken bu karanlık dünya tasavvurunun tartışmaya açık olmayan tek bir özelliği varsa, o da müphemliğidir.

Jean Rhys, Karanlıkta Yolculuk (165 sayfa)

Çağdaş İngiliz edebiyatının, değeri sonradan anlaşılan, büyük yazarı Jean Rhys'tan daha önce Geniş Geniş Bir Deniz, Ayrılıktan Sonra ve Dörtlü adlı romanları yayımlamıştık. Bu kez de Karanlıkta Yolculuk adlı son döneminde yazdığı iki önemli romanından birini yayımlıyoruz. Son romanı Günaydın Geceyarısı'nı da yakında yayımlarımız arasında bulacaksınız. 1934 yılında yayımladığı bu romanında yazar, on sekizindeki Anna Morgan'ı bir tiyatro topluluğuyla taşra kasabalarında dolaştırırken, İngiltere dışında geçen kendi çocukluk günlerinin izlenimlerine de yer verir. Anna Morgan, sevecen, nazik ama hayal gücünden yoksun bir adamla kısa süreli bir ilişkiye girmiş, tiyatrodan ayrılarak 1914 Londra'sının kibar fahişeler çevresine sürüklenmiştir. Kırmızı duvarlı özel odalarda akşam yemekleri, şampanyalar, viskiler... Ama!

Truman Capote, Tiffany’de Kahvaltı (128 sayfa)

1940’lı yılların New York’unda hareketli cemiyet hayatı öğleden sonra barlarda içilen martinilerle başlar, Tiffany’de edilen şampanyalı kahvaltılar ile son bulurdu. Bu renkli hayatın ilginç simalarından Holly Golighty, küçük dairesinde erkek arkadaşları için verdiği ev partileri ile dikkat çekiyordu. Görünüşte eğlenceli ama yüzeysel bir hayat süren bir çocuk - kadın olan Holly Golightly’nin yaşamı çözülmeyi bekleyen gizemlerle yüklüydü. Genç bir yazar adayı ise bu gizemleri çözmek için çoktan yola çıkmıştı bile. Truman Capote’un bir klasik hâline gelen bu uzun öyküsü filme çekildiğinde gizemli ve hüzünlü kadın karakteri ile sinemada da yankı uyandırmış, hem okurların hem de izleyicilerin belleğinde iz bırakmıştır.

Leonard Gardner, Mutluluk Kenti (168 sayfa)

Mutluluk Kenti meydan okumanın ve mücadelenin canlı bir tasvirini sunan bir roman, iyi bir hayat vaadinin ve umutsuzluğun anlatısı... İnsan hayatının hüznü ve güzelliğinin derinliklerinde görece benzer hayatlar yaşayan iki boksörün -yaşça büyük Billy Tully ile acemi Ernie Munger- hayatlarının kısa süreliğine kesişmesini ve bu insanların varoluşlarının sınırlarından kurtulmaya çalışmalarını anlatan roman, 1969’da yayımlandığından bu yana ilgi çekmeye devam ediyor. Dekor boks olsa da kitap umut, hayal ve aşk ve bunları yok eden yozlaşma ve kendini aldatma üzerine. İnce, güçlü ve fazladan tek bir kelimenin yer almadığı roman Joan Didion, Denis Johnson ve Raymond Carver gibi isimlerin de aralarında bulunduğu birçok kişi tarafından bir şaheser olarak değerlendiriliyor.

Philip K. Dick, Ubik (320 sayfa)

Bilimkurgunun büyük ustası Philip K. Dick'ten yaşam, ölüm ve gerçeklik üstüne bir başyapıt daha... Ben Ubik'im. Evrenden önce ben vardım. Güneşleri ben yarattım. Yaşamları ve yaşanacak yerleri ben yarattım; onları buraya getirdim ve onları oraya koydum. Benim istediğim gibi davranırlar, ben ne dersem onu yaparlar. Benim sözüm ve adım asla söylenmedi, kimse bilmez benim adımı. Bana Ubik diyorlar, ama adım bu değil. Ben varım. Her zaman var olacağım.

Angela Carter, Büyülü Oyuncak Dükkânı (239 sayfa)

Geçmişten bugüne en büyük İngiliz yazarlardan biri olarak kabul edilen ve Margaret Atwood ile Jeanette Winterson'a da ilham kaynağı olan Angela Carter'ın, engizisyon hışmından kurtulabilmiş cadıların torunlarına armağan ettiği Büyülü Oyuncak Dükkânı yeniden Türkçede... Bedenin cehennemî bir arzu makinesine dönüştüğü çağlarda, anne baba şefkatiyle sarmalanmış korunaklı bir çocukluktan kopmak zorunda kalıp karanlık bir dönemece giren Melanie'nin hikâyesi; Angela Carter'ın büyülü gerçekçi dokunuşlarıyla kişinin kendini keşif yolculuğundaki tabuları bir bir yıkıyor. Genç bir kadının taşıdığı safiyane duyguların yetişkin dünyasına ait hakir ve lanetli arzularla kirlendiği, oyuncakların masumiyetini kaybettiği bir oyuncak dükkânında verilen reşit olma mücadelesi gotik imgelerle bezeli bir hayal evrenine dönüşüyor.

 

 

 


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın