Paolo Cognetti: “Benim dağlardaki hayatım, şehirdekinden daha gerçek!”

İtalyan yazar, belgeselci ve editör Paolo Cognetti, 2018 yılında okurla buluşturduğu otobiyografik romanı Sekiz Dağ ile uluslararası çapta bilinirlik kazanıp Premio Strega dâhil pek çok ödül kazandı. Cognetti’nin, kendi hikâyesini anlatmaya devam ettiği Bıldırcın Karı – Dağ Günlükleri ekseninde gerçekleştirdiğimiz söyleşi sizlerle…

Bıldırcın Karı’nda (Il Ragazzo Selvatico) her şeyi arkasında bırakarak doğaya sığınan bir adam var. Bu sadece insanı tüketen bir hızla yaşanan günlük hayattan kaçış mıdır, yoksa eylemin kendisi daha büyük bir sistem eleştirisi mi barındırıyor? Vermek istediğiniz alt metin tam olarak neydi?

Doğruyu söylemek gerekirse, şehrin o çılgın ritmini hiç yaşamadım. Her zaman yazdım, düzenli bir işim hiç olmadı ve New York'ta yaşarken bile yalnız ve meditatif bir hayat yaşadım: Erken kalkmayı, çok yürümeyi, cebimde bir kitapla bir barda oturup bira içmeyi, defterimi çıkarıp bir sayfa bir şeyler yazmayı severdim... Otuz yaşında gerçeklerle yüzleştim: Milano'daydım, bir kuruş param yoktu, hayatımı yazarak kazanma hayalim çok uzaktı ve krize girdim. Dağlara çıktım çünkü bu bana bir kurtuluş şansı gibi göründü, yeni bir hayata başlamak için yeni bir yer. Bir maceraydı, radikal bir şey deneme arzusu ve aynı zamanda en mutlu anılarıma geri dönüş.

Romanınızda öyle etkileyici betimlemeler var ki okur da kendini kolaylıkla yabanda hayal edebiliyor. Örneğin, oradayken ağaçların bile varlığınızdan haberdar olduğunu hissettiğinizi anlattığınız kısım… Gerçekten çok etkileyici. Şehirden uzaklaştığımız an bambaşka bir algı seviyesine ulaştığımızı söyleyebilir miyiz?

Evet, ilk başta çok aydınlık bir yerden çıktığında her şeyin sana karanlık gelmesi gibi. Sonra yavaş yavaş gözlerin buna alışır. Aynısı sessizlikte de olur: Bunun mutlak bir sessizlik olmadığını (ki bu doğada var olmayan bir şeydir), ancak içinde birçok ses barındırdığını anlamak biraz zaman alır. Dağlarda uzun süre yalnız kalmak duyuları keskinleştirir. Ve yanında başka insanlar yoksa diğer canlılarla diyalog kurmaya başlarsın: Ağaçlarla, derelerle hatta bulutlarla bile. Onları gözlemlersin, dinlersin. Yaşadıklarını anlarsın ve böylece sana arkadaşlık etmeye başlarlar.

 Sizin de sık sık doğada yaşamak için şehir hayatından uzaklaştığınızı biliyoruz. Dağlara gitmek mi sizi daha çok mutlu ediyor yoksa gerçek hayata dönmek mi?

Benim dağlardaki hayatım, şehirdekinden daha gerçek! Daha yoğun, daha dolu, daha somut. Dağda yapacak çok işim oluyor: Bu aralar bir barınak kuruyorum ve masa yapmaktan sebze bahçesi ekmeye, soba için odun kesmeye kadar pek çok küçük iş var. Dağlarda vücudum âdeta yeniden doğuyor, mücadele ediyor, ellerim yeni hareketler öğreniyor, bacaklarım her gün yürümekten güçleniyor. Şehir yaşamı ise vücudumu tüketiyor. Bu benim için tamamen zihinsel bir yaşam;  şehirde ben sadece bir beyinim, bilgisayarın önünde duran bir kafa. Ve bu, o kadar da gerçek bir hayat değil...

Eserinizde Henry David Thoreau’nun Walden adlı eserinden çokça alıntı var. Bu kitabın sizin kurgunuza katkısı ve etkisi nedir?

Benim için son derece önemli bir kitap. Thoreau'yu sık sık eski bir filozof olarak düşünürüz, ancak Walden Gölü kıyısındaki bir kulübede yaşamak için ailesinin evinden ayrıldığında 27 yaşındaydı. Her şeyden önce, maaşlı bir işte çalışmaktan kurtulmak (babasının kalem fabrikasında çalışıyordu) ve kendi hayatıyla ilgili bir deney yapmak istiyordu: Az, çok az parayla, neredeyse tamamen parasız bir şekilde yaşayıp yaşayamayacağını ve bu yolla hangi özgürlükleri, hangi güzellikleri keşfedeceğini görmek. Bunu yapmak için çok uzağa gitmesine gerek yoktu; kulübesi, büyüdüğü köyden yarım saatlik yürüme mesafesindeydi. Keşiş bir ruhu yoktu, aksine, sık sık anne-babasını ve arkadaşlarını ziyarete gider, ziyaretçi kabul etmeyi severdi. Deney iki yıl sürdü. Daha sonra, başladığı gibi, Thoreau artık bittiğini, ormandaki yaşamdan öğrenebileceği her şeyi öğrendiğini hissetti. Bunu kendi deneyimlerime çok benzer buluyorum.

 Her mevsimi farklı bir alt başlıkla ele alıyorsunuz, mevsimler ve insan hayatındaki döngüsellikle ilgili olarak neler söylemek istersiniz?

Yaşadığım yerde kış altı ay sürer, kasımdan nisana kadar geçen süre hiç bitmeyecek gibi gelir. Evimin etrafındaki kar mayıs başında erir. Sonra ilkbahar patlar, toprağın yeniden doğuşu âdeta coşku aşılar: Birkaç hafta içinde çayırlar çiçeklerle kaplanır, ormanlar yoğun ve yapraklı hâle gelir, sürüler dağ otlaklarına çıkar. Yaz, her gün tadını çıkarmaya çalıştığım bir kutlama gibidir. Evde geçirilen bir yaz günü bile bana boşa harcanmış gelir ve elimden geldiğince dışarıda kalmaya çalışırım. Çok uzun sürmez çünkü ağustos sonunda sonbahar hissedilmeye başlar ve eylül ayında genellikle ilk karı görürüz. Sonbahar benim için üzücüdür, solan ormanlarda herhangi bir güzellik göremem. Ve yine kış, uykunun ve rüyaların mevsimi: Kışı şehirde, dağları ve yazı rüyamda görerek geçiririm. Neredeyse her gece.

Karanlıktan korkan, doğaya tam olarak adapte olamayan bir karakter ve hemen yanında bu hayata doğmuş olan Remigio… Remigio ideal bir “doğa adamının” tasviri mi?

Evet, ona çok hayranım çünkü o dağda nasıl yaşanacağını biliyor, ben ise bilmiyorum. Fazlasıyla yalnız hissettiğimde, kış geldiğinde ben gidiyorum çünkü dağ benim için fazla zorlaşıyor. Remigio ise öyle değil, hava nasıl olursa olsun geriye kalan o. Ayrıca ona hayranlık duyuyorum çünkü binlerce işi nasıl yapması gerektiğini biliyor ve el maharetiyle her zaman her şeyin üstesinden geliyor. Ama o da bir noktada kelimelere ihtiyaç duydu: çocukken kendi başına okumaya başladı ve hâlâ da harika bir okur. Tıpkı ellerine olduğu gibi kelimelere de ihtiyacı olduğunu anladı. Bu da arkadaşlığımızın başlangıcı oldu: Bir gün bana kiraladığı eve girdi ve onu kitaplarla doldurduğumu gördü. Aslında bu takas sayesinde arkadaş olduk.

 Kitabınızın pandemi dönemine denk gelmesi oldukça ilginç. Kendi hayatına dönen ve kaçışı doğada bulan insanlara dokunan bir yanı olduğu kesin… Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Salgın sırasında, İtalya'da uzun süre evden çıkmamız yasaklandı. Bu bana korkunç, insanlık dışı geldi. Açık havada yaşamak gibi temel bir haktan mahrum bırakılmak ve bunun bir isyan başlatmaması beni şaşırttı. Diğer ülkelerde (mesela Kuzey Avrupa'dakilerde) insanların doğa ile ilişki kurmasını yasaklamak mümkün olamazdı. Birçok İtalyan için "evden çıkmanın" bir eğlence ve "evde kalmanın" doğal bir duruma dönüştüğünü düşündüm. Sevdiklerinizle dolu bir ev hayatı ve sizi dünyaya bağlayan bir akıllı telefon. Ama hepimiz öyle değiliz: Dağda 30 metrekarelik bir kulübem var, onu yemek yemek ve uyumak için bir sığınak olarak kullanıyorum. Etrafımda kilometrelerce alana yayılmış ormanlar, otlaklar, dereler, dağlar, karlı tepeler var ve benim hayatım dışarıda, içeride değil. Ayrıca dışarısı, salgında da bir kurtuluşu temsil ediyordu, çünkü gerçekte insanlar ormanlarda değil, evlerde enfekte oluyor. Ama kimse bundan bahsetmedi.

Eserinizde içsel yolculuğa çıkış ve mekânsal değişim aynı anda gerçekleşiyor. Tekâmüle ulaşmak için yalnız kalmak ve inzivaya çekilmek şart mı?

Hayır, böyle düşünmüyorum. Diğerlerinin arasında olmak da gelişmek için gereklidir, insanlığın tasarladığı pek çok güzel fikrin özüdür. Bu fikirlerin arasında en çok sevdiğim, anarşi. Bu, ormanda yalnız kalıp, kişisel bir özgürlüğün tadını çıkarmak anlamına gelmiyor, başkalarıyla birlikte olmak ve onlarla uyumlu, saygılı bir yaşam tarzı, ortak bir özgürlük bulmak anlamına geliyor.

Bir de anlatınızda zaman zaman yer verdiğiniz “baba figürü” var. Babanın/babanızın bu yolculuktaki rolü ve yeri nedir?

Çok büyük bir soru, cevaplayamayacağım için özür dilerim. O kadar çok kitapta babamdan bahsettim ki, bazen bana ondan başka bir şey yazmıyormuşum gibi geliyor! Başlangıçta bana dağları öğreten kişi odur. Cevabın geri kalanını hikâyelerime bırakıyorum.

Kitabınız o kadar akıcı ve zihne işleyen türden ki insan bitmesini istemiyor. Tabii bittikten sonra olanları merak etmek de bir sebep… Örneğin, Lucky ve Paolo, şehre döndüklerinde neler oldu acaba?

Ne mi oldu: O yazdan bu yana on yıl geçti ve Lucky hep yanımda, ben yazarken o da masanın altında. İkimiz kelimenin tam anlamıyla ayrılmaz olduk, günde 24 saat birlikte yaşıyoruz, onu ne kadar süredir yalnız bırakmadığımı bilmiyorum (ya da onun beni yalnız bırakmadığını). Şehirde yaşarken, tasma ile sokaklarda dolaşırken, parkta gezerken vs. biraz zorlanıyoruz ama sonunda bizler adapte olabilen varlıklarız ve buna da adapte olduk ama dağlara geri döndüğümüzde ve özgürce yaşayabildiğimizde gerçekten çok mutlu oluyoruz. Dağda hâlâ o zamanlar yaşadığım kulübede yaşıyorum. Arkadaki ahırı almayı başardım (Fontane 2), onu yeniledim ve bir dağ sığınağı açmak üzereyim. Remigio ile dostluğumuz Bıldırcın Karı’ndan beri devam ediyor, gittikçe derinleşti ve güçlendi. Birlikte Nepal'e bile gittik! Bunu okuyacağınızı umduğum başka bir kitapta anlattım, adı Senza Mai Arrivare in Cima (Hiç Zirveye Ulaşmadan).

Son olarak, size ilham veren, edebi serüveninizde yol göstericiniz olan yazarlar ve eserlerinden söz edebilir misiniz?

Özgürlük ve macera duygusu için Amerikan edebiyatı: Jack London, Hemingway, Carver, Thoreau. Ve dağlarla olan ilişki anlatımı için İtalyan edebiyatı: Özellikle Mario Rigoni Stern. Türkçeye çevrildi mi bilmiyorum ama tüm okuyucularıma tavsiye ediyorum.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın