Gustav Mahler’in son günleri

Siz bu yazıyı haziranda okuyacaksınız ama ben 18 Mayıs’ta, Gustav Mahler’in ölüm gününde yazıyorum. En sevdiğim bestecilerden biri olan Mahler, bundan 110 yıl önce kaldırıldığı Löw sanatoryumunda vefat etti.

En sevdiklerimden biri dedim ama bir yandan da en kızdığım erkek sanatçılardan biri kendisi. Bir ailede birden fazla sanatçı olamaz diye karısına müziği yasaklayan, beste yapmasına izin vermeyen bir adam. Robert Seethaler kısacık yeni romanında Mahler’in son birkaç haftasını, geri dönüşlerle anlatıyor. Mahler, 8 Mayıs günü konserler için gittiği New York’tan SS Amerika gemisiyle Avrupa’ya dönerken başlıyor roman. Aslında bu kitaba roman demek ne kadar doğru bilemiyorum, çünkü kurgusal bir yapıya sahip değil; ayrıca Mahler’in hayat hikâyesini biraz bilen biri için sürprizi, heyecanı olmayan bir anlatı. Yine de Robert Seethaler’in okuru düşünmeye davet ettiği birkaç konu da yok değil kitapta, bu da anıların nasıl hatırlandığı ile ilgili: Anılar asla kendi başlarına, diğer tüm hatıralardan kopuk olarak anımsanmıyorlar; insan bir sahneyi hatırladığında beraberinde başka hatıralar da zihne üşüşüyor. Bunu Mahler’in geri dönüşlerinde hissetmemizi sağlıyor Seethaler ve bestecinin hatırladığı her an, başka bir acıyı beraberinde getiriyor. Örneğin, çok sevdiği ve daha çok küçük yaştayken kaybettiği kızı Maria ile bir anısını düşünüyor: “Küçük kız kurbağa gibi babasının sırtına yapışmış, kollarını göğsüne dolamış ve yanağını ensesine dayamıştı. Maria’nın mutlak teslimiyeti ve sırtında hissettiği hafif ve küçük bedeni Mahler’i öyle duygulandırmıştı ki, yüzmek yorucu olmasa mutluluktan ağlayabilirdi. Dünyada onlardan başka kimse yokmuş gibi yüzmeye devam etmişti.” Baba-kız yaşadıkları bu güzel an, kendi başına hatırlanan bir sahne değil, beraberinde Maria’nın beklenmedik trajik ölümünü ve Mahler’in yaşadığı acıyı da hatırlatan, hatta yeniden yaşatan bir hatıraya dönüşüyor. Her mutlu an, beraberinde acı bir hatırayı da getiriyor.

9. Senfoni Laneti

Seethaler’in çizdiği Mahler portresinde, saplantıları olan bir sanatçı görüyoruz. Müzik tarihinde “Dokuzun Laneti” olarak anılan bir batıl inançtan söz edilir; çok sayıda besteci dokuzuncu senfonisini besteledikten hemen sonra öldüğü için, bu sayının uğursuzluğuna inanılır. Bu uğursuzluğa en çok inanan da Gustav Mahler’di. Kendinden önce Beethoven, Schubert, Bruckner ve daha nice besteci dokuzdan öte bir şey besteleyecek kadar uzun yaşamadığından, Mahler de korkuya kapılıp uzun süre senfonisine sayı vermemişti. Ancak, sekizinci senfonisinden sonra bestelediği “Das Lied von der Erde” ile eserin senfonik yapısıyla lanetten kurtulduğunu düşünerek senfoni besteledi ama ne yazık ki dokuz, onun da tamamlayabildiği son senfonisi oldu. Onuncu senfoniyi bitiremeden öldü.

Seethaler, Mahler ile karısının ilişkisini de az örnekle ama yerinde dokundurmalarla gösteriyor okura. Mahler’in karısı Alma’ya beste yapmayı yasaklayıp yasaklamadığı kesin olarak bilinmese de Alma’nın kendisinden on dokuz yaş büyük besteciyle birlikteliğinde sanatçıyı destekleyen eş ve anne rolüne büründüğünü biliyoruz. Kocasının ölümünden sonra yazdığı anılarında “… bir insanın, kalbine en yakın şeylerden mahrum bırakılması ne acı” diye söz ediyor müzikle uğraşmasının engellemesi konusunda. Kendi hayatından da “yarı yaşanmış” olarak söz ediyor. Bunun da başlıca nedeni hiç kuşkusuz yeteneklerini ortaya koymasına izin verilmeyen bir gençlik yaşamış olması ve evdeki üç piyanodan birine sahip olmasına izin verilmemesi. Gerçi Robert Seethaler romanında detaylı bir şekilde Gustav-Alma evliliğinin engelleyici yönünü dile getirmiyor fakat ele aldığı donmuş yaşam sahnelerinden bu birlikteliğin zorluğunu anlayabiliyoruz. Mahler’in birlikte çalıştığı müzisyenlerle bağlantısının zayıflığını da kitabın birkaç yerinde gösteriyor. Çağının en önemli orkestra şefi olduğu günlerde, orkestra üyelerini aptallar ve cahiller olarak görüyor. “Müzisyenler onun karşısında hem saygı hem de dehşetli bir korku duyardı. Böyle olması iyiydi, çünkü çoğu uyuşuk, sanattan nasibini alamamış, kemanla viyola arasında bile ayrım yapamayan cahil sürüsüydü.”

Bu romanı okurken aslında Mahler’in neden orkestra üyelerine kızgın olduğunu da anlıyor gibiyiz. Müziği anlatmak ya da açıklamak ona zor geliyordu. Ona göre “Müzik üzerine konuşulamaz, müziği konuşacak dil yoktur. Tarif edilebilen bir müzik kötü demektir.” Yine romanın başka bir yerinde: “Müzik her durumda yapısı gereği kendiliğinden her türlü tasavvurun ötesine geçmekteydi. Müzik, her insanı aşmıştı ve özünde ne müzisyenlere ne de dinleyicilere ihtiyaç duyardı. Müziğin hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı yoktu, o vardı, o kadar.”

Dehaların hayatları hep ilgimizi çeker. Mahler de gelmiş geçmiş en önemli orkestra şefi ve bestecilerden biri olarak, ölümü üzerinden geçen yüz yıla rağmen hala bizleri büyülemeye, merak uyandırmaya devam ediyor. Biyografi seven okurların özellikle beğeneceği bir kitap.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın