Burhan Sönmez: "İnsan, belleğinin esiridir!"

Burhan Sönmez’in yeni romanı Taş ve Gölge şubat ayında raflarda yerini aldı. Okuru içinde bulunduğu tuhaf gerçeklikten koparacak, bu toprakların yakın tarihini güçlü karakterleri, zengin mekân seçimleri ve zaman atlamalarıyla tekrar canlandıracak, iyi çalışılmış bir romanla karşı karşıyayız.

“İnsan, belleğinin esiridir.”

Merkez Efendi Mezarlığı’nda, taş ustası Avdo’nun kulübesinde açılıyor Taş ve Gölge. Ayakucunda köpeği, ölüleri yeni yurtlarına uğurlayanlardan Avdo. Ölülerin mezar taşlarını yapıyor ama o gün defnedilenin durumu farklı: tabutunun üstünde rengi sararmış bir tülbent ve yedi isim yazılı bir kâğıt var: Ali, Haydar, İsa, Musa, Muhammet, Yunus,

Adem. Yedi isimli adam, bize romanın ilk ve en önemli ipucunu veriyor: Kadim toprakların binbir isimli sahiplerine, kovulanlarına, onun için savaşıp en çok onu kaybedenlere dair bir roman okuyacağız. Burhan Sönmez’in sadık okurları için tatmin edici, yazarı okumaya yeni başlayacaklar için de iyi bir açılış romanı Taş ve Gölge. Sönmez, “Gerçek diye bir şey bir kez yaşanmıştır, yazar neden o tek seferlik şeye mahkûm olsun? Gerçek hayat, olanlara değil de olabileceklere göre şekillenir, umutlarımız ve korkularımız orada gelişir,” diyor. Yazar ile umut ve korkulardan yola çıkarak romanını, edebiyatının farklı dillerdeki yolculuğunu, hafızada birikenleri konuştuk.

Her şeyden önce ve en çok hafızaya, geçmişe, yaşanıp unutturulamayanlara dair bir roman Taş ve Gölge. Edebiyatınızda geçmişin gölgeleri, anılar ve bellek neye karşılık geliyor? Buradan başlayalım…

 İnsan, belleğinin esiridir. Ondan kurtulamaz. Yalnızca orada ayıklama yapmaya gayret eder, iyi olanları parlatır, kötü anıları dip köşelere atmaya çalışır. Ama anılar bizim irademizden bağımsızdır, kendi canları, ruhları vardır. Diledikleri zaman, en olmadık yerde aklımıza gelir, hayatımıza dâhil olurlar. Böyle düşününce, insan, hep ileriye doğru yürüyen, ama geçmişin yükünü de peşinden sürükleyen bir yolcuya benziyor. Ne yapmalıyız bu geçmişle? Ve bu geçmiş, bize nasıl bir gelecek sağlamalı? Romanların ana kulvarlarından biri budur; geçmişle, güzel anılarla ve kapanmayan yaralarla uğraşırlar.

Farklı zamanların farklı noktalarında yolları kesişen karakterlerin öyküleriyle örülü bir romanla karşı karşıya okur. Zaman ve mekân atlamalarıyla okura bir Türkiye panoraması sunuyor, bir yandan da bunu mikro öykülerle zenginleştirilmiş karakterlerle yapıyor. Kahramanlarınıza nasıl hayat verdiniz, özellikle Avdo nasıl oluştu?

 Avdo kendi başına zihnimdeydi uzun süre ve özellikle mezarlıktaki ilk gece, yani romanın ilk sahnesi, sürekli gözlerimin önüne gelip gidiyordu. Oradan başlayarak, onun geçmişini anlamaya ve o geceden sonra nasıl bir gelecek yaşayacağını tahmin etmeye çalıştım. Sonunda, hepimizin hayatları da böyle değil mi? Birçok olay ve hikâye vardır hayatımızda, pek çok insan girip çıkar hayatımıza ve eğer bunları uyumlu bir dille anlatabilirsek, o zaman da hayatımız romana dönüşür. Avdo’nun hayatı da böyle yazıldı.

Kişisel tarihiniz romanın mekân seçimlerinde ne ölçüde etkili oldu?

Kendimizle hiç ilgisi olmayan, bambaşka yerlerde geçen bir roman yazarken bile mutlaka kendimizden izler buluruz, yaratırız orada. Çoğu zaman bilinçli bir tercih değil bu. Romandaki mezarlığı seçerken pek çok mezarlığı inceledim İstanbul’da. Hangisi romanın hikâyesine uyar diye baktım, okudum. Sonunda Merkez Efendi Mezarlığı’nı seçerken, bunun bir parça kendi geçmişimle bağından da kaynaklandığını biliyordum. Üniversite yurdunda kalırken, Merkez Efendi Mezarlığı yakındı, o civarda dolaşırdım. Onun anıları da etkilemiştir beni. Mesela Roma’ya giden kahramanımız, orada Piazza Navona Meydanı’nda oturur. Roma’da en sevdiğim yerlerden biridir, biraz da bu yüzden seçmişimdir orayı.

“Okur için yazmam, yazamam, çünkü okuru tanımıyorum”

Farklı dillerde okunan bir yazarsınız. Türkçe edebiyatın dünyada okunması meselesini çok önemsiyorum, bu konuyla ilgili öncelikle merak ettiğim, çevirmenlerinizle nasıl bir ilişki kurduğunuz, ne ölçüde alan ve özgürlük tanıdığınız onlara. Aynı şekilde, kitaplarınızı farklı dillerde yayımlayan yayınevlerinin editörleriyle ne ölçüde iletişim içindesiniz, editoryal önerileri çeviri metinlerinize yansıyor mu?

Editörlerden metnin içeriğine dair bir öneri gelmedi bugüne kadar, asıl öneri çevirmenlerden gelir. Çevirmenler sık sık bana yazıp, bazen bir yerde tam olarak ne demek istediğimi sorarlar. Kendilerince çeviri için birkaç alternatif önerirler, bunlar üzerine konuşuruz. Hem benim için hem de çevirmenler için güzel, yararlı bir iletişim bu.

Hız çağında, sabrın çok sınırlı olduğu bir zamanda, dijital yeni dünyada çok mekânlı, çok karakterli, çok katmanlı romanlar yazmak nasıl bir deneyim? Bu noktada yazarın ideal bir okuru oluyor mu aklında yazarken? Ya da şöyle sorayım: Siz nasıl bir okur için hikâyeler anlatıyorsunuz?

Okur için yazmam, yazamam, çünkü okuru tanımıyorum. Her okur birbirinden farklıdır, herkes metni kendince okur, yorumlar, benimser. Ben daha çok kendimi memnun etmek, içimdeki tutkuyu açığa çıkarmak için yazdığımı hissederim. Ben yazdığım metinle mutlu olursam başkaları da mutlu olur herhalde, diye düşünürüm.

Türkiye yakın tarihini romanın imkânlarını kullanarak hatırlatıyor, hem genç okura hem de Türkiye tarihine hâkim olmayan farklı coğrafyaların okurlarına bir izlek çiziyorsunuz. Bu noktada kurgu ile gerçek arasına bir romancı olarak nereden çizgi çizmek gerekiyor, hangi noktada “yaşananlar tümüyle hayal ürünü” ve hangi noktada “anlatılanların tümü gerçektir”?

“Sanat bize diğer ihtimalleri gösterir”

Bu sorunun cevabı yok, çünkü hayatın kendisi de büyük bir kurguya benziyor. O kurgu içinde irademiz var sanıyoruz ama hayatımızın büyük kısmı irademizden bağımsız biçimde, imkân ve imkânsızlıklarla, tesadüf ve zorunluluklarla belirleniyor. Roman bu yüzden ilgi çekici bir edebiyat biçimidir, orada hayatları daha derli toplu görme, nedenleri ve sonuçları daha uyumlu ele alma imkânına sahibiz. Roman, eksik hayatlarımızı tamamlar. O eksikliği biz hayatımızda hissederiz; düşünüp aklımıza getirmesek de hissederiz. Romanlar, dağınık hayatlarımızı toparlayıp önümüze serer.

Yazarın gerçeğe sadakati konusunda ne düşünürsünüz, tarihi olayları, memleketi değiştirip dönüştüren olayları anlatırken yazar nereye kadar gerçeğe bağlı kalmak zorundadır, nereden sonra hayal gücü devreye girer?

Gerçek diye bir şey bir kez yaşanmıştır, yazar neden o tek seferlik şeye mahkûm olsun? Gerçek hayat, olanlara değil de olabileceklere göre şekillenir, umutlarımız ve korkularımız orada gelişir. Tarantino bir filminde, Hitler’e suikast teşebbüsünü anlatır. Gerçekte başarısızlığa uğrayan suikast, filmde başarıya ulaşır ve Hitler öldürülür. Sanat bize diğer ihtimalleri gösterme gücüne sahip olduğundan ve bunu başarabildiğinden ötürü, hayatımızda temel bir yer edinir. Yoksa gazete muhabiri veya tarih yazıcısı olmaktan öteye gitmezdi romancı. O zaman da edebiyat olmazdı.

Ve son soru: Pandemi günlerini hangi kitapların, hangi yazarların yardımıyla atlattınız, atlatıyorsunuz?

Pandeminin ikinci yılındayız ve bu süre zarfınca ben de pek çok kitap okudum. Özellikle edebiyat teorisi üzerine kitaplar okudum son dönemde. Şu anda Susan Sontag’ın makalelerinin derlendiği Where the Stress Falls adlı kitabı var elimde.

 

 


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın