“Veba Geceleri”nde kadınlar

 

Geçtiğimiz aylarda Netflix’te yayınlanan Bridgerton adlı, öyküsü 1800’lerin başında geçen dizi, rekor sayıda izleyici tarafından seyredilmiş, karmaşık tepkiler almıştı. En akıl karıştırıcı şeylerden biri, yapım şirketinin belki de sözleşme yaptığı siyahi oyunculara rol verebilmek için 19. Yüzyıl Londra’sının soyluları arasına Afrika kökenli oyuncular yerleştirmiş olmasıydı. Kral III. George’un Alman kökenli karısı Charlotte’un (İngiltere kraliçesi olduğunda İngilizce konuşamadığı ortaya çıkmıştı) siyahi bir oyuncu tarafından canlandırılması en çok şaşırtmıştı seyirciyi.

Kuşkusuz bu diziyi bir tarih belgeseli olarak değil, bir tarih parodisi olarak seyretmek gerekiyordu. Geçmişe yerleştirilen farklı ırklar, azınlıklar, feministler ve eşcinseller tarihin bir parçası olarak değil, tarihin bir eksikliği olarak, öyküsü anlatılmayanların tarihi olarak görülmeliydi. Tarihsel gerçekleri sabit değişmezler olarak ele almaya karşı çıkan, post-modern edebiyatın bir uzantısı olan Yeni Tarihselcilik akımının yaptığı tam da budur: tarihin zaten kurgusal olduğunu vurgulamak.

Kraliçe

Bu düşünceler ve Bridgerton dizisini aklıma getiren şey Orhan Pamuk’un yeni romanı Veba Geceleri oldu. Yeni Tarihselcilik, tarihçileri kızdırsa da sanatta ve edebiyatta önemli bir yere sahip artık bu anlatı. Veba Geceleri’ni de tarihi roman olarak değil, Yeni Tarihselcilik açısından ele alarak okumak gerekir. Bunu en çok, bir Osmanlı sultanının Ege’de bir adada “kraliçe” ilan edilmesinde görüyoruz. Bu topraklarda kraliçe ancak masallarda vardır, bu romandaki kraliçe de tarihi gerçeklerden son derece uzak. Yazar böyle yaparak ironinin hissedilmesini sağlıyor.

Orhan Pamuk yıllar içerisinde kadın kahramanlarının pasifliği konusunda eleştirilmişti. Kendi kaderini eline alamayan, toplumsal baskılara maruz kalmış kadınlar görmüştük onun romanlarında. Aklıma ilk gelenler Kar’ın İpek’i ile Masumiyet Müzesi’nin Füsun’u; bunlar olay örgüsüne az katkı sağlayan kahramanlardı fakat Veba Geceleri, Orhan Pamuk’un önceki romanlarından farklı olarak kadın sesini duyulur kılmış. İlk başta, romanın temelinde yatan olaylar bir kadının mektuplarından derlendiği için kadın bakış açısına sahip. İkinci olarak, bu mektupları derleyen tarihçi de bir kadın, mektupları yazan Pakize Sultan’ın torunu, araştırmacı bir yazar. Böylece iki anlatı katmanında kadın kahramanların sesini kullanmış Pamuk. Bunlara bir de “kraliçe” eklenince, belki de en kadın sesine yakın romanı Pamuk’un.

Bu noktada bir parantez açıp günümüzde korona salgını ile baş eden ülkelerin yönetimlerine bir bakalım. Kadın yöneticilerin liderliğindeki Yeni Zelanda, Almanya, Finlandiya, Tayvan, Norveç, İzlanda, Danimarka gibi ülkelerin kriz yönetimlerinin diğer ülkelere nazaran daha başarılı olduğu üzerine çok haber çıktı. Diğer ülkeler inkâr - öfke - yanlış bilgi üçgeni içinde bocalarken, saydığımız ülkelerin liderleri, vatandaşlarına bu aşamaları yaşatmadan sonuca ulaştılar. Tam da Veba Geceleri’nin kraliçesi Pakize Sultan gibi. İktidara gelince, sert önlemler almayı bilerek, Prenses Diana gibi halkına yakın duran bir imajla evlere hediyeler götüren, kişisel sorunlarını dinleyen bir yönetici rolünde görüyoruz Pakize Sultanı. Böyle yaparak da yönettiği adada doktor kocası Nuri sayesinde bilimi yanına alarak ölü sayısını sıfıra indirmeyi başarıyor sonunda.

Bu dar sayfada romanın diğer özelliklerine değinemeyeceğimiz için sadece kadın konusunu ele almak istedim. Orhan Pamuk ayrıca tek eşli mutlu evliliklerle, kendi seçtikleri erkeklerle evlenen kadınlarla ve bu kahramanlara söz hakkı tanımasıyla 1901 yılında ender görülen bir konumda yaratıyor kadınları. Örneğin Pakize Sultan’a kraliçelik teklif edildiğinde onu sadece protokol gereği bu koltuğa koyan Başnazır Nimetullah, kraliçe olmanın sembolik yanını vurgulamak için “Aslında yine isterseniz misafir odanızdan hiç çıkmayacaksınız!” der. Pakize Sultan unutulmaz bir karşılık verir ona: “Bilakis efendim, ben kraliçe koltuğuna kimse beni bir odaya hapsedemesin ve istediğim zaman evden sokaklara çıkabileyim diye oturacağım.” Bunun üzerine kocası Doktor Nuri de karısının emrinde çalışmaktan hoşnut olduğunu dile getirir, “Ben de bu odada çalışmaktan memnun olurum,” sözlerini ekler.

Romanda benim eleştireceğim şeylerin başında tekrarların ve detayın fazla yer alması geliyor. Sanki uçakta ya da uzun bir tren yolculuğunda yanıma çok geveze biri oturmuş ve fazla detaycı bir sohbetle hikâyesini anlatıyor hissine kapıldım ama neyse ki çok hoş sohbet biri gibi bu anlatıcı.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın