“Merakla, Tutkuyla, Umutla!”

Tam da kendi adalarımıza çekilmiş, göreceli şanslı olanlarımız zorunlu sürgünü, gönüllü tecridi gözlerini ekrandan ayırmadan az kişili dünyalarında yaşarken güzel haber geldi, çağdaş edebiyatın yaşayan en önemli isimlerinden Amin Maalouf ’un yeni romanı Empedokles’in Dostları, Ali Berktay çevirisiyle yayınlandı. Roman kısa sürede karşılığını buldu, ne de olsa dünyanın sonu hikâyeleriyle oyalandığımız, “Ne çağ ama!” dediğimiz bir zamanda Maalouf, geleceği antik dünyanın ipuçlarıyla anlatıyor, distopik bir performansa girişiyordu.

Atlas Okyanusu kıyısındaki küçük Antioche adasında yaşayan iki karakter: Sakinliğin peşindeki Alec ve yazdığı ilk romanının yakaladığı başarı sonrası her şeyi ardında bırakan Ève. Bir gün elektriğin, telefonların, televizyon yayınlarının, internetin, kısacası her türlü iletişim aracının etkisiz hâle gelmesiyle yolları kesişiyor. Neler oluyor, ne zamandır süren tehditler gerçeğe mi dönüştü, yoksa bir terör saldırısı mı yaşandı? Nükleer felaket dedikleri böyle bir şey mi? İnsanlığın, medeniyetin sonu bu kadar kolay, bu kadar doğal gelmiş olabilir mi? Peki ya kendilerine Empedokles’in Dostları diyen bu gizemli insanların amacı da ne, kim bu tuhaf bilgeler?

Nazlı Berivan Ak, Amin Maalouf ile yeni zamanı, yeni dünyanın edebiyatını, antik dünyadan geleceğe miras kalan korku ve umutları konuştu. Sohbetin odağında merakın, tutkunun ve umudun izini edebiyatla sürme sözü vardı ve doğrusu, kaygı ile umudun çağında Empedokles’in Dostları tam zamanında okurlarına ulaştı.

Değerli Amin Maalouf, vakit ayırdığınız için teşekkür ederim. Sadık bir okurunuz olarak “Empedokles’in Dostları”nı büyük bir heyecanla okudum, hemen öncesinde Madeline Miller romanlarını çalışıyordum. Antik dünyanın izlerini günümüz edebiyatına taşımak, “yeniden yazmak” son dönem edebiyatında sıklıkla karşılaştığımız bir yaklaşım. Miller “Ben Kirke”de Troya Savaşı’nı kadınların gözünden yeniden anlattı, “Akhilleus’un Şarkısı”nda ise eskinin söylenceleri ve çağdaş romanın taze nefesiyle okurların karşısındaydı. Neden günümüzde eskinin hikâyelerini, söylencelerini daha çok hatırlar olduk?

Teşekkür ederim. İlk söyleyeceğim şu olur: Pusulasız kaldık ve medeniyetimiz perişan hâlde. Bilimde, teknolojide, kitle üretiminde müthiş bir noktaya geldik ve şimdi, bu noktadan sonra nasıl ilerlememiz gerektiğini kestiremiyor, yanıtını bilmediğimiz sorular soruyoruz. Tam da bunun için ilk prensiplere, köklere, medeniyetin doğuşuna dönme ihtiyacı içindeyiz. Tüm bu yaşadığımız insanlık macerasının amacı nedir, bunu çözmenin zamanındayız. Nereden geldik, nereye gidiyoruz, nereye gitmeliyiz… Bugün bunu düşünmenin çağındayız.

Distopyalar, dünyanın sonunu konu edinen anlatılar hiç olmadığı kadar popüler. Pandemiyle beraber okurlar hem klasik distopyalara hem de günümüz hikâyelerine daha çok ilgi gösterir oldu. Dünyanın sonunu merak etmekten usanmayacağız, değil mi?

Dünyanın sonu geldiğinde neler olabileceğini hayal etmek bir edebi alışkanlık olsa da, aynı zamanda düşünen her canlı için temel bir kaygı meselesi. Ne de olsa hepimiz öleceğiz ve bizim dünyamızın sonu o an gelmiş olacak. Bu akıbetten kaçınma arzusu, erteleme arzusu son derece anlaşılır. Kimisi, ölümün bir son olmadığını, tam aksine, çok daha iyi ya da çok daha korkunç bir başlangıç olduğunu söyleyen dinde aradığı yanıtı bulabilir. Kimisi, ölümsüzlüğü sanat, edebiyat ve bilim aracılığıyla bulmaya çalışabilir. En nihayetinde bir ölümlü, ölümsüzlüğü hayal etmekten nasıl uzak durabilir ki?

Romandaki favori karakterim Eve Saint-Gilles her yazarın ve elbette devamında her yayıncının büyük korkusunu deneyimlemiş bir yazar. Yeteneği hem ödülü hem laneti hâline gelmiş, ilk ve tek romanı büyük ilgi görmüş ve şimdi yeni bir şey yazamıyor. Her romanınızda okurunuzu çoğaltmayı, ilk romanın başarısının yazın hayatınızı gölgeleme riskini savuşturmayı nasıl başardınız?

Her romanımı aynı heyecanla karşılayan okurlarım olduğu için çok şanslıyım. Hayatımın farklı zamanlarında birçok yazarla tanıştım, aralarında ne kadar üretirlerse üretsinler hep o tek kitaplarıyla anılanlar da vardı ve bu onları tam anlamıyla yıkmıştı. Düşünsenize, sanki o kitaptan sonra bir daha hiç yazmamışlar, hiç üretmemişler! İsmini vermeyeceğim ama bir yazarı düşündürdü bu soru bana. Neredeyse otuz yıl önce bir festivalde bir araya gelmiştik ve çok düşünmeden bir anda romanlarından birini ne kadar çok sevdiğimi anlatmaya başladım ona. Mutlu olacağını düşünmüştüm, oysa gerçekten üzgün görünüyordu. Bana dedi ki, “Sözünü ettiğiniz romandan sonra yirmi roman daha yazdım, kimse adlarını bile anmıyor!” Neredeyse ağlayacaktı. Romanımdaki Eve’i ve kitaplarla ilişkini anlatırken aslında o yazarı düşünüyordum belki de…

“Çağdaş insanın gitgide daha da kibirli hâle geldiğini ve alçakgönüllüğü yeniden keşfetmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Romanın anlatıcısı “büyük olay”dan hemen sonra, “dünyanın sonu”yla beraber kendini yazıyla ifade etmeye başlıyor, oysa kendini çizerek ifade eden biri olduğunu biliyoruz yaşananlardan önce. Korkularımızla yüzleşmek ve belki de gizli yeteneklerimizi ortaya çıkarmak için büyük değişimlere mi ihtiyacımız var?

Kesinlikle öyle. Çoğunlukla sınırlarımızı zorlayacak, bizi konfor alanımızdan koparacak bir şeye ihtiyaç duyarız. Ancak bu şekilde kendimizin en iyi versiyonunu keşfedebiliriz. Hem bireyler hem de toplumlar için geçerlidir bu.

Evrenin kralları olduğumuzu, yaratılışın en üst basamağında olduğumuzu zannediyorduk, diyorsunuz. İnsanlık, pandemi öncesinde evrenin sırlarını çözmekte mahir olduğunu zannediyordu belki de. Hiçbirimiz bu kadar korumasız olduğumuzun farkında değildik. İspanyol gribi zamanlarında doktorlar ne öneriyorsa bugün de aynı şeyi öneriyorlar, bir tek dönemin korkutucu ikonik maskeleri eksik yüzümüzde. Medeniyetimiz düşündüğümüz kadar gelişmedi mi yoksa?

 Çağdaş insanın gitgide daha da kibirli hâle geldiğini ve alçakgönüllüğü yeniden keşfetmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle günümüzden önceki zamanlara tepeden bakıyorlar. Seyahati çok daha hızlı ve daha kolay hâle getirmeliydik, ama beceremedik. 19. yüzyılda seyahat etmek bugünden çok daha kolaydı. Acil durumlarla artık çok daha iyi başa çıktığımızı iddia ediyoruz ama görünen o ki, pek de başarılı değiliz. Pandemi, ilerlemenin gerçekte ne olduğu üzerine iyice düşünmemiz için iyi bir fırsat, iyi kullanmak zorundayız.

Pandemi zamanlarında hepimiz kendi adalarımıza çekildik, dünyadan tecrit olduk. Bir gün normale dönecek olursak, eskisi gibi dünyaya karışabilecek miyiz? Edebiyatın normalleşmemizde nasıl bir fonksiyonu olabilir?

Normale döneceğiz, ama o normal eskinin normali olmayacak. Pandemi sürecinde geçici olacağını düşündüğümüz birçok değişiklik yeni hayatta kalıcı hâle gelebilir. Günlük alışkanlıklarımız, çalışma rutinlerimiz, seyahat etme biçimlerimiz, harcama tercihlerimiz… Daha büyük düşünürsek, dünya çapında stratejik dengelerde değişiklikler olacağına eminim. Dünyanın bazı bölgeleri etkisini artıracak, bazıları ise gerilemeye girecek. Her alanda büyük değişiklikler olacağına eminim. Yine de çok erken, büyük resmi tam anlamıyla görmemiz için daha çok zaman geçmesi gerekiyor. Bu süreçte edebiyata düşen, gelecek günlerin neye benzeyebileceğini hayal ettirmek olmalı…

 Türkiye’deki okurlarınıza mesajlarınızla tamamlayalım sohbetimizi… Yeni romanınızla ilgili bir ipucu da bizleri mutlu eder.

Yeni kitabımla ilgili kesin bir karar verebilmiş değilim; şu an için üç ayrı proje üzerinde çalışıyorum, hangisini önce tamamlayacağımı zaman gösterecek. Okurlarıma mesajıma gelince… Şunu unutmayın, her ne kadar son derece zor zamanlardan geçsek de dönüşüm çağı büyüleyici. Buçağın tuhaf olaylarını merakla, tutkuyla ve umutla takip edelim.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın