Korkularınla yüzleşmeye hazır mısın?

“Bir şey avlamalıyım. Yakalamalıyım. Tutmalıyım,” diyor. Ancak kendisini hiçbir şekilde bir avcı gibi hissetmiyor. Birisi ya da bir şey onu izliyor. Onu avlamak, yakalamak, tutmak istiyor.

Herkesin her konuda bilgisinin, tecrübesinin, yaşanmışlıklarının, hiç olmadı diyecek iki çift lafının olduğu lanetli bir çağdayız. Üst üste sıralanan tavsiyeler, hedeftekilerin sırtını kamburlaştırırken nasihatçiler bir türlü yorulmak bilmez. Üstelik ve işin kötüsü bunu konu ayırt etmeksizin yaparlar. Basit bir yol tarifinden çocuk yetiştirmeye, hiç çalışmadıkları iş yerlerinden hiç tatmadıkları hislere kadar her türlü görünür görünmez, taşınır taşınmaz mesele hakkında diyecek bir söz bulurlar. Bu sırada seçtikleri kelimelerin sıklıkla iğneleyici ve de yargılayıcı unsurlar barındırdığını göz ardı etmekten de geri durmazlar, ne de olsa kesilen her ahkâm gurur tablosuna işlenen bir puan niteliğindedir artık. Ve elbette korkularımız da bu sözde öğüt, özde zırvalardan nasibini alır, korkaklık çatısı bir enkaz olup üstümüze çöker. Oysa korkularımız, evrimsel sürecimizin bir parçası ve belki de onlarsız birtakım yırtıcıların mezesi olmaktan öteye gidemezdik.

Münih’teki bir psikiyatri merkezinde çalışan, kâbuslar ve uyku problemleri üzerine pek çok kitap yazan Victor Spoormaker ve editör/ yazar Bouwien Jansen’in birlikte kaleme aldıkları Gece Yarısı, Canavarlar Geldiğinde, korkularımızla, özellikle de kâbuslarımızla nasıl baş edebileceğimizi anlatıyor. Yargılamadan ve boş nasihatlerle kafamızı daha da bulandırmadan. Kitap Leo ve ailesinin taşınmasıyla başlıyor. Artık daha büyük bir evde yaşayacaklar, burada herkese bir oda düşüyor. Leo’nun artık ablasıyla aynı odada kalmasına gerek yok, bundan böyle koskoca bir çatı katı onun. Oysa Leo, ablası Mia’yla birlikte kıkırtılar eşliğinde uykuya dalmaktan hiç şikâyetçi değildi. Bebek Vallie daha büyük bir yatağa, anneleriyse ne zamandır hayalini kurduğu bahçeye kavuşuyor. İlk gün fena geçmiyor, tabii yatma vakti gelinceye kadar. İşte o zaman büyü bozuluyor, Leo çatı katındaki odasında yapayalnız. Aklından başına gelen en saçma şeyin bu olduğunu geçiriyor: “Burada karanlıkta yatıyorum. Yanımda Mia yok. Herkesten aşırı uzağım. Yarın kimseyi tanımadığım yeni bir okula gideceğim.” Ama bunları düşünmekle yetiniyor, kimseye söylemiyor. Çünkü o artık bebek değil, ne de olsa sadece bebekler korkar.

İşte Leo’nun kâbuslarla dolu geceleri böylece başlıyor. Her gece ve her uyku birbirinden korkunç rüyalarla işkenceye dönüşüyor. Hayaletler, canavarlar, hırlayıp duran ürkütücü köpekler; soluk soluğa uyanışlar, çığlıklar ve çaresiz kaçışlar.

Üstelik gündüzleri de pek farklı değil. Leo eski okulundaki arkadaşlarını özlüyor, burada yapayalnız. Derken bir doğum günü daveti alıyor, hem de pijama partili bir davet. Birden aklına kâbuslar geliyor, ya gece arkadaşının evinde yine o korkunç rüyalardan biriyle boğuşmak durumunda kalırsa. Ya yine çığlık çığlığa uyanırsa. Hayır, Leo bütün okulun maskarası olmaya niyetli değil. Daveti boş ver gitsin, doğum günü partisine gitmeyecek, bu tek bir arkadaş bile edinemeyeceği anlamına gelse de.

Bu sırada elbette her kafadan bir ses çıkmaya başlıyor: Herkesin bir hikâyesi, tecrübesi ve de tavsiyesi var. Öğretmeni yatağının yanına bir çift spor ayakkabı koymasını öneriyor, böylece gece yarısı peşinde bir canavar belirecek olursa hızla koşup ondan uzaklaşabilir. Büyükannesi yatmadan önce içilecek ılık sütün onu gevşeteceğini ve mışıl mışıl uyutacağını, annesiyle babasıysa şu korkunç televizyon programlarını izlemeyi bırakması gerektiğini söylüyor. Ne yazık ki hiçbiri işe yaramıyor. Leo tam çıkmaza girdiğini düşünürken çözümü hiç ummadığı bir yerde, kütüphanede buluyor; bir kitapla hayatı değişiyor.

Kütüphanede karşısına çıkan kitap Malezya’daki eski bir kabile hakkında, bu kabilede çocuklar sabahları kalkar kalkmaz kahvaltı yapmaz ya da okula gitmezlerdi. “Bütün köy ilk olarak ateşin etrafında bir araya geliyordu... Herkes hazır olduğunda, kabilenin en yaşlısı, vücudu kırışıklıklar içindeki ufak bir adam söze başlıyordu: ‘Peki, bu gece nasıl rüyalar gördük bakalım?’”

Ardından herkes anlatmaya başlıyor ve Leo, kabiledeki Aki adlı çocukla böyle tanışıyor. Bu çocuk tıpkı kendisine benziyor, kâbuslar onun da peşini bırakmıyor. Ancak bu kabile, kâbuslardan kurtulmanın yolunu biliyor, Leo da Aki’yle birlikte bunu öğrenmeye başlıyor. Aki rüştünü ispat etmek için girdiği yolda Leo’ya kılavuzluk ederken bir yandan da ona arkadaş oluyor.

Hasan Türksel’in harika çevirisiyle dilimize kazandırılan kitap, çocukken kendisinin de kâbuslardan çok çektiğini söyleyen illüstratör Alette Straathof ’un Rotterdam’daki Willem de Kooning Akademisi’nden mezun olurken üzerinde çalıştığı teziymiş. Görsellerin sayfalar arasındaki dağılımı, arada bir kenarlardan sızan çizimler ve kullanılan renkler, hepsi muhteşem, rüya ile gerçeklik arasında bir yerde.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın