“Kapaktaki Mesele”nin bu sayıdaki konuğu: Aslı Perker.

Pranga gibi bir aşk. Bitmiyor, devam etmiyor, tüketiyor, değersizleştiriyor... En sonunda, güçbela kopuş yaşandığında da acı-ekşi tadı kalıyor geriye, ataklarla dolu, hesaplaşmalarla dolu o uğursuz yirmi dört saat başlıyor: ayrılığın ilk günü. Aslı Perker, işte o günün güncesini tutuyor yeni romanında; saat saat, dakika dakika bir kadının kendiyle, seçimleriyle, hayatla hesaplaşmasını, yıkıp baştan kurmasını, dünden yarına ayaklanma çabasını anlatıyor. Ayrılığın İlk Günü’nde dönem güzellemesine, nostaljiye, plastik kurgu karakterlere yer yok, zaman da. Soluk soluğa bir performans, hızlı ve sert bir roman var elimizde, anlatılan her şey, satır aralarında gizli her şey gerçek, çok tanıdık. Kara mizah mı? İşte ona bu romanda her zaman alan var.

Nazlı Berivan Ak sordu, Aslı Perker Ayrılığın İlk Günü’nü, kadınlık hâllerini, yeniçağın idealize ettiği, toksik erkekliğin dayattığı ilişki biçimlerini anlattı.

“İçimi Deşerek Yazdım, Artık Sizindir”

Ayrılığın İlk Günü’nde kentli bir hikâye anlatıyorsun Aslı… Modern, alabildiğine özgür, beklentisiz kadın prototipini yapısöküme uğratıyorsun. Hem görsel hem yazılı dünya, kentli karakterleri yeniden mi keşfediyor?

Aslında ilk romanımdan itibaren karakterlerim hep kentli oldular. Belki de o yaşantıyı daha iyi bildiğimden ya da daha iyi yansıtabileceğimi düşündüğümden. Verdiğim yaratıcı yazarlık derslerinde hep söylediğim bir şey var, samimiyet en güzel edebiyat türüdür, benim de samimi olabilmem için bildiğim bir yerden çıkmam gerekiyor. Aslında Anadolu’da büyüdüm, memur çocuğu olduğum için bir şehirden ötekine tayin olduk. Afyon’undan Kars’ına on iki-on üç şehir. Oradaki yaşantılara da ilgisiz değildim ama aile içindeki yapı çok önemli. Konuşulanlar, okunanlar, yapılanlar. Şunu öğrendim, insan nereye giderse gitsin kendini de götürüyor. Bu yüzden Erzurum’un Ilıca Köyü’nde bile aslında biz çekirdek aile olarak kentli bir yaşam sürüyorduk. İnsan alıştığını, bildiğini yapar. Galiba bu yüzden 1918 – 1922 yılları arasında geçen romanım Vakit Hazan’ın başkahramanı bile kentli, üniversite öğrencisi bir Osmanlı kadınıydı. Şunu da söyleyeyim, en büyük isteklerimden biri aslında bir gün Anadolu’dan damıttığımı diliyle, doğasıyla birlikte kullanmak, ama bunu o kadar iyi yapanlar var ki benimkinin sakil durmasından korkuyorum.

“Bir gün bütün yaşananların birikimi seni dönüştürüyor ve gerçekler önüne dikiliyor.”

“Bugün bitince ne olacağını bilmiyorsun ama yarına sağ çıkarsan yırtacakmışsın gibi geliyor. Her bağımlılığın yoksunluk krizinde olduğu gibi.” Ayrılığın İlk Günü’nü en çok psikolojik şiddet mağdurunun hayatta kalma hikâyesi olarak okudum. Lovebombing, mansplaining, gaslighting... Karakterimiz ilişkisinde hepsini yaşıyor, toksik erkekliğin binbir hâlini tecrübe ediyor.

Nazlı, bu işin şirazesi nerede kaydı bilmiyorum ama sanırım artık hemen hemen bütün ilişkilerin direksiyonunda erkek var. Eskiden kadınlar bir nazlanırdı en azından, kendini biraz ağırdan satardı, istemem derdi, peşinden koştururdu. Aslında bu da dişinin genlerini en iyi aktarabileceğini düşündüğü erkeği seçme arzusundan, yani çok ilkel bir dürtüden geliyordu. Şimdi ise görünen o ki, bir ilişkinin yaşanıp yaşanmayacağına bile erkekler karar veriyor. Belki de nüfustaki bir dengesizliktir buna sebep. Bu da beraberinde toksik erkeği ve bir erkeğin seçtiği kadına istediği eziyeti yapabilmesini getiriyor. Kadının radarına giriyor, alıyor, sonra da aslında başka kadınların da o radara girebileceğini göstererek kadına müthiş bir değersizlik duygusu yüklüyor. Bu benim gördüğüm. Hiç konuşmadıysam bu süreçte bir düzine kadınla konuştum, psikoloji yüksek lisansı yapmaya başladım, dönüyorum dolaşıyorum, işin sosyolojisini tam olarak çözemiyorum. Psikolojisi kolay; kaçan kovalanır, ama neden böyle, yani neden kadınlarla erkekler bu anlamda yer değiştirdi, bunu henüz anlayabilmiş değilim. Şahsen, kıskandığım erkek tarafından aldatıldığım ortaya çıkmasına rağmen deli yerine konmuş, paranoyaklıkla suçlanmış ve hatta sonrasında diğer bütün meziyetlerimin de aslında var olmadığı söylenmiş ve çok acı çekmiş biriyim. Ama şunu da anladım, bu acı çekiliyor, belki bunlara rağmen ilişki sürdürülüyor, ama bir gün bütün yaşananların birikimi seni dönüştürüyor ve gerçekler önüne dikiliyor. Belki biraz da kadınlara kendi gördüklerimi anlatmak, gerçeklerle karşılaştırmak, yüklerini hafifletmek istemişimdir. Çünkü gerçekleri biliyoruz bilmesine de çözüm için harekete geçmek en zoru.

Ayrılığın İlk Günü, giden sevgiliye ağıt da bir yönüyle. İyileşme öncesi en ağır atağın geçtiği gün. Yazarken korktun mu karakterin içinde kaybolmaktan ya da kendi sesinle karakterin sesinin karışmasından?

Çok korktum. Bütün roman boyunca karakter kendisiyle konuştuğu için daha da korktum. Kendime sorular sormak, kendimle yüzleşmek zorunda kaldım, bütün zayıf noktalarıma önce ben birer yumruk attım. Bu karaktere sesimin karışmaması bir hayal olurdu ama. İşin doğrusu, bu kitabın başına yazsın diye kimi oturtsanız onun sesi karışırdı, çünkü bunlar hepimizin hayatında bir dönem yaşadığı duygular. Durduk yere çok sinirlendim, mideme kramplar girdi. Özellikle de sonraki okumalarda. Belki yaşanmamış bir şey, belki uzun süre önce yaşanmış, bitmiş gitmiş bir şey ama sana bütün travmalarını hatırlatıyor. Terapiye gitmek gibi. İçini sürekli deşiyorsun.

Kadın karakterlerini gerçekçi ama çoğu zaman acımasız buldum. Kahramanımız ayrılık acısını yaşarken ve kendiyle, geçmişiyle, ilişkisiyle yüzleşirken zaten kendini her anlamda parçalıyor, çevresindeki kadınlar da bu gönüllü işkencede rollerini iyi oynuyorlar. Kız kardeşlik böyle anlarda yetiyor mu, mağdura yetişiyor mu gerçekten?

Öyle zor bir soru ki. Hiç istemesen de konuşacaksın. Ve konuşmalısın da. Gel gör ki duyacakların her zaman gerçekleri yansıtmayacak. Fazladan bir pohpohlanma olacak. Aslında hiç tanımadıkları bir adam hakkında kötü şeyler söyleyecekler. Sen olaya çok boyutlu bakabiliyor olacaksın, onlar bir tek senin tarafından bakabilecekler. Bunun getirdiği iç sıkıntısı başka türlü. Şöyle bir şey: Bu sefer de başkalarını kandırıyormuşsun gibi hissediyorsun kendini. “Bir dakika, o olayda benim de suçum var,” diyemediğin için bir de kendini yalancı gibi hissedip bunun yükünü taşıyorsun. Ben bütün duygusal yüklerden kurtulmaya çalışan biriyim örneğin, o yüzden bunlar bana çok ağır geliyor. Bunun yanı sıra kimi de ağzına geleni söyleyecek, seni gerçeklere davet edecek, sen zaten kendinle hesaplaşırken belki öyle yapmıyorsundur diye söyleyecek de söyleyecek. İşte sen de bunların arasından bir sentez yapıp sana en iyi gelecek şeyi bulmaya çalışacaksın. Aslında sana iyi gelen bir şey de olmayacak. Bir kız arkadaşım var, Mehtap Meral, o her şeye şiirle cevap veriyor. Galiba en iyisi o.

“Benden bekleneni, cool olmayı reddediyorum!”

“Sen modern bir Türk kızısın. Ne o öyle küsmek, alınmak? Yok öyle şeyler. Beklentin olmayacak, kimse kimseye hesap sormayacak, açık ilişkiler yaşanacak ve bütün bunlar üzerine, bir ilişki bittiğinde arkadaş kalınacak, çünkü medeni olanı bu.” Bu medeni olma hâlini biraz yanlış anlamış olabilir miyiz yeniçağın kadınları olarak?

Bir kadının polyamory, yani çokaşklı bir ilişkiyi yaşayabilmesi için bence hiç kimseye tam manasıyla âşık olmaması gerekiyor. Sadece beğeniyorsa aynı anda herkesi idare edebilir, ama eğer birine âşıksa ve eğer etrafı birbirinden yakışıklı, akıllı ve zarif erkeklerle çevrili değilse, ki bence ülkemizde asla değil, başka biriyle olmak istemeyecektir. Şimdi burada aslında önemli bir detay da var: Örneğin ben, birlikte olduğum kişinin başkasıyla fiziksel olarak beraber olmasından çok o fiziksel birlikteliğe götürecek olan anlarını kıskanırım. Onun gözüne bakışı, gülüşü, yan yana eve yürüyüşleri, karşılıklı yemek yemeleri. Yani anlar. Bunlara ne deniyor? Flört. Sen de git başkasıyla flört et,” demek kurtarmıyor. Ben seninle birlikteyken mutluyum, başkasına neden ihtiyacım var? Tüketim kültürü burada da kendini hissettiriyor olabilir mi? Onların her tür sadakatsizliğine göz yummayınca, doğru düzgün, güvenli bir ilişki yaşamak isteyince “Kezban mısın?” diyorlar, ki bütün Kezban isimlilere de ayıp diyorlar, ama yemeğe gelince sen yap, bulaşıkları sen yıka, çamaşırları da bir zahmet. E, hani ben Kezban olmamalıydım?! Türk erkeği her şeyi aynı anda istiyor. Arsız. En kötüsü de “Ben erkeğim, erkekler çok eşlidir, erkekler avcıdır,” lafları. Pardon, en son kadından başka ne avladınız? Mağarada resmi olan adam bizon peşindeydi, karnını doyurma derdindeydi, senin gibi etini gidip kasaptan almıyordu. Önce erkek olun, ondan sonra erkekliğinizi anlatın.

Ama sorun şu, ben modern bir kadın olarak, Amerika’da yaşamış bir kadın olarak, medeni bir kadın olarak böyle söylememeliyim, çokeşliliği normal bulduğumu söyleyerek cool olmalıyım. Değilim. Sırf benden bekleniyor diye olamıyorum. Böyle yaşamayı tercih edenlere diyeceğim hiçbir şey yok, ne şanslılar, daha az incinirler. Ama bunun da bir zorbalık olduğunu düşünüyorum. Erkekler tarafından kadınlara dayatılan bir ruh hâli daha çok.

İkinci tekil şahıs kullanımın dikkat çekici ve elbette tesadüfi değil. Aklıma hemen Italio Calvino geliyor, sonra Han Kang ve tabii meşhur kendi-maceranı-kendin-yarat kitapları. Tuhaf biçimde üçünün toplamı Ayrılığın İlk Günü ediyor: Hayatı, tercihleri gözden geçirme, isyan ve her şeye rağmen devam etme, şahane hatalara meftun olma. İkinci tekil şahıs sesi kararını nasıl verdiğini merak ediyorum…

Hikâyenin çatısı bunu gerektiriyordu. Bu varoluşçu edebiyatın bir parçası ve yaşanan çatışma kadınla adam arasında değil, kadının kendi içinde. Kendisiyle hesaplaşmaya girişen biri ancak ikinci tekil şahıs kullanabilirdi. Bir de sanırım benim kendime çok yaptığım bir şey. Çok alışkın olduğum bir ses. Küçüklüğümden beri günün bir kısmını kendi kendime bir şeyler anlatarak geçiriyorum. Bu da herkesten önce kendi kendini eleştirmek ve kendini en iyi şekilde anlamak derdinden kaynaklanıyor. Birileri bana söylemeden ben zaten biliyor olayım.

Çok sert, çok güçlü bir romanla başladı Epsilon yolculuğun, tüm kitapların da sırasıyla, yeni kapaklarla yayımlanacak zaman içinde. Yeni yayınevinde ilk gününü, ilk kitabını sorayım; neler hissediyorsun, heyecanlı mısın?

Olacağımı düşündüğümden daha çok heyecanlıyım. Biliyorsun, yenilikçilik, modernlik bir tek çokeşlilik demek değil ve işin doğrusu, kendimi gayet yenilikçi biri olarak görüyorum. Bu manada Epsilon’u açık fikirli ve cesur buluyorum. Bir de beni çok güzel, güler yüzle ve enerjiyle karşıladılar. Ben de onlara elimden gelenin en farklısını ve iyisini vermeye çalıştım. Sanırım herkesin mutlu olacağı bir arkadaşlık başlamış oldu.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın