“DEVAMI BLOGDA” SOHBETLER

 

“İnsan öldüğü hâlde canlı kalmayı nasıl başarır?” Bunu bir meta-referans olarak algılayabilir miyiz? Ruşen yazarak, edebiyatla ölümsüz olmaya çalışıyor olabilir mi?

Ruşen’in hayatı boyunca hatırında kalanları yazması bir ölümsüzlük arayışı olarak algılanabilir elbette. Fakat yazı kalıyor ama yazıyı kazıdığımız şeyler var olmadıkça “ölümsüzlük” ve diğer çağların insanlarına ulaşmak pek mümkün değil. Bu anlamda Urartu yazıtlarında sevdiğim bir ibare vardır: “Her kim ki bu yazıyı kırarsa, kim ona zarar verirse ve her kim bunları yaparsa, ona söyleyin savaş tanrısı Haldi onu güneşin altında yok etsin. Güneşin laneti onun üzerine olsun.” Dolayısıyla bir şeyi yaptığımızda mı var ederiz, yoksa anlattığımızda mı var ederiz? Mesele kalıcılığı daimi kılmakta çünkü anlatmak, bir şeyi var etmenin ilk adımı. Her şey kelamla başladı, Tanrı, “Ol!” dedi ve oldu. Bizler de pek çok şeyi anlatarak var ediyoruz. Kaç kişiyi bu anlattıklarımıza inandırabiliyorsak o kadar kalıcı ve ölümsüzüz.

 “Seni tanımıyorum ama hikâyelerinin hiçbirine güvenilmemesi gerektiğine inanıyorum.” Eserinizden bir alıntı olan bu cümleyi, yazardan okura bir uyarı olarak algılıyorum. Ruşen’in, başkarakterin “güvenilir bir anlatıcı” olup olmadığı konusunda bizleri ikileme sürüklüyor. Bunun kurguya nasıl hizmet etmesini istediniz?

Evet, Ruşen’in anlattıkları ve okuyucunun okuduğu hiçbir şey aslında gerçeği yansıtmıyor olabilir. Zamansal geçişler, mekânlardaki ani değişimler ve Ruşen’in kendi sözleriyle “hatırlayabildiklerini” kaleme aldığını ifade etmesi, “Kara Adam” diye adlandırdığı bir varlıkla konuşması… Bunlar okuyucunun zihnine kuşku tohumları serpmenin yanı sıra, bir yazar olarak kurgumu da özgür kıldı. Joseph Campbell Tanrının Maskeleri dörtlemesinin Yaratıcı Mitoloji cildinde şöyle bir tespitte bulunur. Cervantes’in Don Kişot’unu insanın kültürel tarihinde bir kırılma noktasına koyar. Don Kişot öncesi insan mitlerin ve masalların insanıdır. Sonrasındaki insan ise gündelik gerçekliğin ya da erken pozitivizm diyebileceğimiz akılcılığın. Zaten Don Kişot’un o eserekli karakteri de aslında bu kırılmanın tezahürüdür der. Mitolojik insan ile akılcı insan arasındaki en büyük farkın da tutarlılığa duyulan ihtiyaçta yattığını düşünür. Netice de akıl tutunmak ister. Neden sonuç ilişkisi içinde süregiden ve nihayette de her şeyin açıklandığı şablonlarla karşı karşıya kalmazsa arıza verir. İşte benim bu anlamdaki tutarlılıkla biraz meselem var. Zamansal ve mekânsal tutarlılığı korumaya çalışırken yaratıcılığıma ket vurulacak hissine kapılıyorum. Dolayısıyla da güvenilmez anlatıcı bu mesele sebebiyle kasıtlı olarak seçtiğim bir anlatım tekniği. Hem benim yaratıcılığım kısıtlanmıyor hem de Ruşen’in anlatıcılığının güvenilirliğini sorgulanabilir kılıyor. Yani olaylar bu şekilde yaşanmamış olabilir, demenin farklı bir yolu. Ama daha derinlere inecek olursak daha felsefi bir alt metin var. Bu kozmik âlemdeki detaylara gereğinden fazla odaklanılıp aklımıza, onun kısıtlarından dolayı, tamamen güvenilmemesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Pozitivizmi, okültizmi, bilineni ve bilinmeyeni göz önünde bulundurup her iki tarafa da ön yargısızca eşit mesafede durmaya çalışmamın bir yansıması diyebilirim.

Eserinizdeki kanibalizm bölümleri ile vurgulamak istediğiniz neydi?

Kanibalizme değindiğim bölüm 1880’li yıllara denk geliyor. Tarihsel olarak pozitivizmin ve endüstriyel devrimin öne çıktığı, yani pozitivizmin dalgayı sırtına aldığı zamanlarda geçiyor. Kanibalizmin iki yüzü var. Birisi mitolojik insanın deneyimlediği şekli. Değer verdiğin insana saygı göstergesi olarak da onu yemek isteyebilirsin. Çünkü o kişinin bir parçasının sende yaşayacağı fikrine inanırsın. Keza romandaki karakterlerden biri, yiyeceği kişinin karakter zayıflığı ona geçmesin diye yeme eylemini reddediyor. Yani “Kanibalistik eylem” mitolojik insan için aslında bir sevgi ritüelidir. Bazen çok sevdiklerimiz için, içime koyasım geldi deriz gibi…  Diğer yüzü ise akılcı insanın deneyimlediği şekli. Medeni insanın çöktüğü an. Ölümsüzlüğe sahip bir insan bile açlıkla baş etmek zorunda. Ölümsüzlüğe erişmiş olan dahi kusursuz değil ve açlık dürtüsüne yenilebilen bir varlık.

Bir diğer merak unsuru da mekânsal olarak neden Aşiyan Mezarlığı dolaylarını seçtiğiniz. Sizin için özel bir anlamı var mı?

Aşiyan çok özel bir mezarlıktır. Aşiyan kadar konuşan bir mezarlık görmedim. Sanki o mezarlıkta hâlâ bir sohbet ve edebi gürültü varmış gibi hissediyorum. Tezer Özlü, Attilâ İlhan, Ahmet Hamdi Tanpınar ve daha niceleri… Ölümle yaşam arasında kalmışların yeri benim için Aşiyan. O nedenle Ruşen’in iki dünya arasında kalmışlığını mekânsal olarak daha iyi ifade edebilecek bir yer düşünemedim.

Kitapta da değindiğiniz gibi, tüm eylemlerimizin altında “sevilme ihtiyacı” mı yatıyor?

Onaylanma ihtiyacı daha doğru bir tabir olur aslında. Bu çok normal ve anlaşılabilir bir ihtiyaç ama hayatının ve tüm eylemlerinin merkezine bu ihtiyacı koyarsan “edilgen” bir varlık hâline gelirsin ve hayatının kontrolünü kaybedersin. Eğer çevrendeki herkesi mutlu etmeye odaklı bir hayat yaşarsan, kendinle barışık ve mutlu olma durumun tamamıyla ortadan kalkar. Dolayısıyla bu hayatta “seni” mutlu eden şeyi araştırıp ona odaklanmalısın ama bu süreçte bile onaylanma duygusu varlığını sürdürür. Yani onay arayışı tamamen ortadan kaldırılabilir bir şey değil ne yazık ki çünkü sosyal varlıklarız. Fakat burada önemli olan unsur “denge”. Bizi mutlu kılan şeyi bulup toplumsal düzenden de kopmadan dengeyi sağlamak gerekli.

İhanete uğrayan bir adamın aşkı nefrete dönüşüyor ve nefret onu “güçlü, zengin, başarılı ve itibar sahibi” biri kılıyor. Nefretin aslında genel algının aksine “olumlu” bir niteliği olabileceğini mi vurgulamak istediniz?

Ruşen ihanete uğramaktan ziyade, kullanıldığını anlayan bir adam. Belki Ruşen, sevdiği kadın onu sevdiği sürece aldatılmayı göze alabilecek bir adamdı. O yüzden bir ihanet kaygısı taşımıyor ama onu asıl yaralayan “hiç sevilmemiş” ve nesne hâline indirgenerek kullanılmış olması. Onu nefrete sürükleyen de zaten bu “hiçlik” hissi. Mathilde’in hayatında bir araçtan öteye gidemememmiş olma durumu. Aşk, ancak böyle bir durumda nefrete dönüşebilir çünkü nefret, en az aşk kadar güçlü bir histir ve insana bir enerji verir. İyi bir motivasyon kaynağıdır. Üstelik nefret sadece olumsuzluğa indirgenebilecek bir his değil, doğru yönlendirilebilirse çok büyük olumlu getirileri olabilir. Bence nefret ve kıskançlık gibi duygular Nietzsche’nin de dediği gibi “iyi ve kötü” algısının ötesinde kavramlar. Dolayısıyla Ruşen’in nefreti o koşullar altında ona motivasyon veren, onu hayatta tutan bir araç hâline geliyor. Şu şekilde ifade etmeye çalışayım. Zehir ya da ilaç, bir materyal meselesi değil bir miktar durumudur.

James’in kolundaki “tılsımlı” dövme, Hiyerofantın tarotta çok önemli bir kart olması… Okültizme özel bir ilginiz var mı?

Okültizm de ilgilenmekten keyif aldığım bir konu. Çok rasyonel ve pozitivist bir ailede büyüdüm ama daha önceden de söylediğim gibi ailenin en küçük çocuğu olduğum için bu rasyonalitenin ötesine geçme özgürlüğü tanındı bana. Pozitivizmdeki “her şeyi biz bulduk, ilk biz keşfettik” iddiası beni rahatsız eder. Kendinden öncekileri, tarihi ve hatta tarih öncesini yok sayar bir tavrın pek dengeli olmadığını düşünüyorum. Bu düşüncem beni geçmişin bilgeliğini, ezoterizmi sorgulamaya itti. Ölüm, ölüm ötesi ve yaşam döngüsü gibi mevzular uğraşım hâline geldi. Bu anlamda geçmişteki atalarımıza ve onların bize bıraktığı kolektif bilince saygı duymamız gerektiğini düşünüyorum. James karakterinin kolundaki dövmelerde ezoterizme olan bakış açımın dışavurumu diyebilirim. Kendi bedenimde de pek çok dövme taşıyorum. Hepsi dekoratif olmaktan öte,  oldukça kişisel. Ama dövme geleneğinin altında “kendini cezalandırarak bilgeliğe varma” fikri de yatıyor. Odin’in kendini “Hayat Ağacı”na asıp tek gözünü oyarak bilgeliğe erişmesi gibi. Dövme ritüeli de bu şekilde algılanabilir, tılsımı kendi bedenine işleyerek dış dünyanın kötülüklerinden korunma biçimi bir açıdan. Daha akılcı bakarsak da dışarıdan gelecek kötülüklere karşı bir duvar örmekle kalmayıp sana kendi doğrularını hatırlatacak daimi bir pusula taşıma yöntemi.

Hiyerofant ile şeytan arasındaki farkı algılamakta uzun süre bocalayan bir başkarakterin dikkat çekmek istediği şey tam olarak nedir?

Ruşen, üç boyutlu dünyanın olgularının ve dayatmalarının içinde yetişmiş bir karakter. Hiyerofant ise onun hiç bilmediği bir yerden gelen bir varlık. O yüzden kendi yaşadığı üç boyutlu dünyanın sıfatlarını kullanarak, onu “Kara Adam”, “Şeytan” gibi kalıplara sokmak istiyor. O varlığın bütününü göremiyor, “Kutsal olanın” sadece bir parçasını görebiliyor.

Son olarak, bir yazar için evren yaratmak ya da alternatif gerçeklik sunmak neden bu kadar önemli?

Sanırım şunu kabul etme zamanımız geldi. Roman artık tehlike altında bir tür. Bunun sebebi de oldukça evrimsel aslında. Roman, hikâye, müzik albümleri, sinema filmleri, diziler ya da herhangi bir kitap, kabaca kültür ürünleri diyebileceğimiz şeyler aslında bir kişiden tek bir şey talep eder. O kişinin en sınırlı kaynağından bir pay. Bu kaynak da para değil çok daha değerli bir şey; zaman. Bir kitap yazdığımızda, bir albüm çıkardığımızda ya da bir film yaptığımızda aslında biz kişinin zamanına talip oluruz. 100 yıl önce de bir gün 24 saatti ama artık modern, belki de modernlik sonrası demeliyim, insanın bu 24 saatine talip olan unsurların sayısı 100 yıl öncesine göre logaritmik olarak artmış durumda. Dolayısıyla bu zaman için roman artık sadece diğer kültür ürünleriyle rekabet hâlinde değil. Bu rekabette öne geçip kişinin vaktini kazanmış olsa bile o vakti korumak konusunda da oldukça agresif olmak zorunda çünkü yanımızda akıllı telefon kılığında sürekli şekilde bizi dürtüp duran bir uyarıcı bombası taşıyoruz. Sosyal medya denen tavşan deliğine bir düşmeye görelim. Okuduğumuz kitapta, yaptığımız işte kaldığımız yeri unutuyoruz. Bütün bu etkileri değerlendirdiğim için roman tehlike altında diyorum çünkü diğer kültür ürünleri ile kıyasladığımızda roman, etkisini ortaya koyabilmek için en fazla zamana ihtiyaç duyan tür. Peki, roman bu koşullara nasıl adapte olmalı. Evrimsel zekâsını nasıl göstermeli ki hayatta kalabilsin? İşte bu soruya cevap olabileceği için sizin doğru tespitinizle alternatif gerçekliği ya da evren/dünya yaratımını önemsiyorum. Hatta daha da ileri gidip şunu söyleyebilirim; klasiklerin hâlâ yoğun talep görmelerinin sebebini de bu farklı evren unsuruyla açıklanabilir. Neticede 19. yy dünyası bizim gerçekliğimizle kıyasladığımızda bir alternatiftir.  Hülasa-i kelam, roman yazarları kişiyi alıp götürmeli, Alice’i kendi tavşan deliklerine girmeye ikna edebilmeli ve ne söyleyeceklerse orada söylemeli.

 


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın