Bir büyük Gabo meselesi...

 “Doğru,” diye iç çekti albay. “Hayat şimdiye dek icat edilen en güzel şey!” Exlibris’in ilk konuğu kim olsun diye düşünürken kararımızı vermemiz çok uzun sürmedi; çünkü sarıları, pava’ları ve bize yaşattığı yüzyıllık hazla Márquez’i (özlemle) anmak için bundan daha güzel bir fırsat olamazdı.

Márquez çocukluğunu, Yüzyıllık Yalnızlık’ı en dehşet verici olayları anlatırken takındığı soğukkanlı tavırdan etkilenerek kaleme aldığını söylediği büyükannesinin ve büyükbabasının evinde geçirdi.

Kolombiya Ulusal Üniversitesi’nde başladığı hukuk ve gazetecilik öğrenimini yarım bırakıyor. Önce gazetecilik yapmaya başladı, öykücülük hemen ardından geldi. Öğrencilik yıllarını yoksulluk içinde geçirdi. Yaşadığı üç metrekarelik odanın kirasını ödeyemediğinde öykülerini kapıcı Rodriquez’e rehin bıraktı. Arkadaşları Gabito’nun açlıktan “kılçık” kadar zayıf olduğunu düşünse de, o süngüyü yere hiç indirmedi; her zamanki neşesiyle “kılçık” gibi olmanın keyfini çıkardı.

Öğrenciyken yazdığı makalelerde mahlas kullanıyor, hatta bir süre Virginia Woolf ’un Miss Dalloway’indeki Septimus olarak atıyordu imzasını.

İlk defa on bir yaşında evlenme teklifi ettiği, “Nil yılanının güzelliğine sahip” Mercedes ile teklifinden tam on dört yıl sonra evlendi.

Yüzyıllık Yalnızlık’ı bitirdiği gün evde yalnızdı. Mercedes dışarıdaydı. Coşkusunu kimseyle paylaşamıyor, kimseye haber veremiyor. Bu sırada evin kapısından mavi bir kedi girdi. Márquez gözlerine inanamayıp ve evrenin ona gönderdiği işareti memnuniyetle kabul etti. “Mavi bir kedi gördüğüme göre kitabım çok satacak,” dedi kendi kendine. Birkaç dakika sonra iki oğlu elinde mavi bir boyayla içeri girse de buna dair inancı değişmedi.

Hayatı boyunca sezgileriyle yaşayan Márquez, ömrü boyunca tüm kararları bu sezgiler doğrultusunda aldı. Etrafında sarı çiçek varsa başına kötü bir şey gelmeyeceğine dair güçlü bir inancı vardı örneğin. Ama dahası, uğursuzluk getireceğine inandığı “pava’lı” eşyalar... Uzun yıllar birlikte çalıştığı dostu, Kolombiyalı romancı Plinio Apuleyo Mendoza’yla yaptığı söyleşide (Márquez’le Konuşmalar, Metis Kitap) bunlardan bazılarını şöyle sıralıyor: Kapı arkasındaki sedef deniz kabukları, ev içindeki akvaryumlar, plastik çiçekler, tavus kuşları, öğrenci müzik grupları...

Márquez 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığında, tabir-i caizse kıyamet koptu. Ailesi, en yakın on iki arkadaşı, onların eşleri ve yetmiş müzisyeni taşıyan devlete ait bir jumbo jetle yirmi iki saatlik Stockholm yolculuğu için Bogata’dan yola çıktı. Diğer dostlar ve aile üyeleri de Paris ve İspanya’dan olay yerine intikal ettiler. Elbette pava’lar burada da devrede. Márquez, pava gelmesin diye çevresindeki herkese sarı gül dağıtıp yakalarına takmalarını rica etti. “Smokin kesin uğursuzluk getirir” düşüncesine ikna olunca, ödülü almaya dedesinin giydiği beyaz, Liquiliqui isimli yerel kıyafetle çıktı o kürsüye.

Ve Gabriel García Márquez 2014 yılında, 87 yaşında aramızdan ayrıldı. O, Mercedes’i aşka boğan, neşesini dünyaya yayan, bize her seferinde yüzyıllık bir okuma hazzı yaşatan güzel adam... Şimdi bize düşen şu köşeye sapsarı bir gül bırakmak ve yanına bir de küçük not iliştirmek... Bitti diye üzülmüyoruz, Gabo, yaşandı diye seviniyoruz.

Albaya Mektup Yok

Gabriel García Márquez’in 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülmesinde, hiç kuşkusuz, Albaya Mektup Yok’un da payı var. Büyülü gerçekçilik ustasının anlattığı her sahne, karakterlerin her davranışı, umarsız görünen bir dünyada yaşama sevincinin türküsünü söylüyor, ölüme ve yalnızlığa meydan okuyor. Bu eser her cümlesiyle yaşamın uçsuz bucaksız boşluğunun suskunluğunu kırıyor.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın