ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ŞAFAĞI

Ajan Literer yazarlarından Burcu Arman, “ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ŞAFAĞI” adlı köşesinde Sophie Mackintosh imzalı Mavi Bilet’i masaya yatırıyor.

İki renkli distopya

Gerçek dünyanın bariz etiketleri Mavi Bilet’te rengini buluyor.

Mavi Bilet’i bitirdiğimden beri kendime şunu soruyorum: Distopyaları neden bu kadar seviyorum? Neden geleceği kimsenin beni fark etmediği bir anahtar deliğinden, görece güvenli mesafeden izlermiş gibi hissetmekten bu kadar hoşlanıyorum? Buna kendimce bulabildiğim –şimdilik– en iyi cevap, hemen her distopyada çıkış yolu ararken kafasını sudan çıkarmayı başaran bir kahramanın olması. O düzene kafa tutuş hâli, tıpkı Damızlık Kızın Öyküsü’nün Offred’inin, 1984’ün Winston Smith’inin, Uyandığında’nın Hannah Payne’inin ya da Mavi Bilet’in Calla’sının yaptığı gibi… Her ne kadar distopyalar kelime anlamına en yakın haliyle, her şeyin kötü gittiği nahoş yerler olsalar da bana hissettirdikleri bir şey daha var. Bu benim aşırı “romantik” bakış açımla da alakalı elbette ama o çıkış yolunun bir şekilde bulunabileceğine dair bir umut. Peki, Mavi Bilet’te neler oluyor?

Eğer ilk kanamanızı yaşadıysanız önünüzde artık iki seçenek var demektir: Ya mavi biletlisiniz ya da beyaz. Yani ya mavi biletli tüm kadınlar gibi dilediğiniz kariyeri seçip özgür bir hayat yaşayacaksınız ya da beyaz biletli tüm kadınlar gibi evlenecek ve çocuk yapacaksınız. İşte bu kadar basit! Öyle mi? Birincisi, bu sizin seçeneğiniz değil. Neredeyse alnınıza –üstelik başkaları tarafından yazılmış– bir kader bu. İkincisi, seçiminizle mutlu olma garantisi veriliyormuş gibi görünebilir, ama yoldan dönmeye izniniz yok…

Bir seçim yapmak zorunda kalmak her zaman zorlayıcıdır. Zira zihin ister istemez “Diğerini seçseydim ne olacaktı?” diye düşünmeden edemez. Ama bu dünyada buna gerek yok. Seçimler “otomatik.” Genç kızlığa adım atan her kadın kendi için belirlenen rengin yolundan yürümekle yükümlü, aksi mümkün değil… Ama dedim ya, bu bir distopya; dolayısıyla birileri “Ya mümkünse?” diye sormalı. Calla soruyor bunu. Hem de öyle içten, öyle kalbi yırtılırcasına soruyor ki, sonunda kabuğunu yırtıp o “başka yolu” aramaya çıkıyor. Çünkü onun hayatı boyunca göğsünün tam üzerinde taşıyacağı bileti mavi ve tüm hücreleri, tüm benliği ona “Anne olmak istiyorum!” diye haykırsa bile bunun mümkün olmadığını biliyor. Ama “Mavi her zaman mavi anlamına gelmez,” diyor biri. Peki ya beyazların dünyası? Bütün beyaz biletli kadınlar evde oturup çocuklarına bakmanın hayatlarında en çok istedikleri şey olduğunu mu düşünüyor?

Sophie Mackintosh’un dünyasında erkeklerin keyfi son derece yerinde, dilediği mavi biletliyle istediği gibi gününü gün eden bir erkek, gelecek için bir beyaz biletli bulup evlenmeyi hayal edebiliyor. Ve daha da ötesine geçip hayalini gerçekleştiriyor. Beyaz ve mavi biletlilerin bölgeleri de birbirinden ayrı. Beyaz biletlilerin dünyasında çocuklar da erkekler için ayrı bir gurur sebebi, sokakta karşılaştığınız bir babayı tohumunu başarılı bir şekilde saçtığı için ödülle onurlandırmanız bir gelenek.

Kadınların isimlerini, erkeklerinse yalnızca baş harflerini kullanıyor Mackintosh, kahramanının ağzından anlatırken öyküsünü: Kadınlar yaşam, erkekler sistem… Kadınların ergenlikten itibaren kendi kararlarını vermelerine engel olan, kendi isteklerini söylemelerinin tuhaf karşılandığı bir dünyanın biletsiz etiketlerine şahit olanların yadırgamayacağı bir dünya... Sistemin anne olanla olmayanı karşı karşıya getirdiği iç savaşları… “Anne olmadan anlamazsın”cıların “anne olmak istemiyorum”cuları anlamaması, bir çeşit sistem hatası… Gerçek dünyanın en bariz etiketlerinden biri, birer renk olup boyunlarda madalyon gibi taşınıyor Mavi Bilet dünyasında… 

Tüm bunların üzerine Begüm Kovulmaz’ın akıp giden çevirisi Mackhintosh’un yarattığı dünyadan bir adım bile uzaklaşmayı istemeden okumamızı sağlıyor.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın