“İNSANLARIN DÜNYASI” VE İNSANIN DEĞERİ

Çoğunluğun “Küçük Prens” ile tanıdığı Antoine de Saint-Exupéry, aynı zamanda “Güney Postası”, “Gece Uçuşu”, “Kale/…ama sen insansın”, “Savaş Pilotu”, “İnsanların Dünyası” isimli kitapların da yazarı. Ayrıca henüz Türkçeye kazandırılmamış başka kitapları da var. Öte yandan Saint-Exupéry’nin asıl işi yazarlık değil; bu işe sonradan soyunuyor. O, öncelikle bir pilot ve bir gazeteci. Biraz da şair. Kuşkusuz bu meslekler –pilotluk ve gazetecilik– hikâye biriktirmek konusunda kendisine çokça yardımcı olmuş. Yazarın ilk uçuş deneyimlerini anlattığı “Güney Postası”nda da, Arjantin’deki yaşamını dile getirdiği “Gece Uçuşu”nda da, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa yenilince ABD’ye gittiğinde kaleme aldığı “Savaş Pilotu” ve “İnsanların Dünyası”nda da pilotluk mesleğinin derin izlerini ve güçlü yankılarını görüyoruz.

Başkalarının dansına katılmak

Saint-Exupéry, 1932 yılından itibaren edebiyat ve gazetecilikte ısrar ediyor. Böylece yazar, yıldızların arasından insanların arasına karışıyor ve belli ki insana, insanlığa dair daha derinlikli düşünmeye koyuluyor. Adeta insanı ve insanın değerini daha net görüyor, gördüklerini yazarak resmediyor. İnsanlarla temas halinde olmayı gerektiren bir meslek olan gazeteciliğin de bunda büyük payı var gibi görünüyor. Latin Amerikalı gazeteci-yazar Eduardo Galeano’nun dile getirdiği gibi, “Gazetecilik, seni o küçük çevrenden çıkmaya ve gerçekliğe, başkalarının dansına katılmaya zorlar.” İyi bir gazeteci insanı gören, ona sahiden ve samimiyetle temas edendir. Saint-Exupéry de İspanya İç Savaşı boyunca muhabir olarak görev yapıyor; Vietnam, Moskova, İspanya gibi farklı coğrafyalarda, farklı insanlarla karşılaşıyor, onların sesine kulak veriyor, başkalarının dansına katılıyor. Dolayısıyla gazeteciliğe yoğunlaşmaya başladıktan yedi yıl sonra, 1939’da yayımlanan ve Fransız Akademisi Roman Büyük Ödülü’nü alan “İnsanların Dünyası”, yazarın pilotluk deneyimlerinin izlerinin yanı sıra insanlarla karşılaşmalarının izlerini de taşıyor. Ayrıca, tıpkı “Küçük Prens” gibi felsefi derinliği olan bir eser niteliğine sahip bu kitapta, Küçük Prens ve evcilleştirdiği tilkisinin silueti de gözümüze ilişiyor. Dikkatli bir okur, bu iki sevimli siluetin satırların arasından muzipçe göz kırpıp, kendisine el salladığını fark edecektir. Zaten biliyoruz ki Küçük Prens, bir kitap kahramanına dönüşmeden çok önce yazarın zihninde geziniyor, el yazmalarında, mektuplarında usul usul beliriyor, cisimleşiyordu. Saint-Exupéry’nin, henüz eşsiz bir kitap kahramanına dönüşmeden önce bu küçük insana diğer eserlerinde de yan roller verdiğini net bir şekilde görebiliyoruz.

Yeryüzüne ve insanlığa kuşbakışı…

Her ne kadar bu yazının konusu “İnsanların Dünyası” olsa da Küçük Prens’in kulaklarını çınlatmadan edemedim. Şimdi asıl konuya geçelim… Amerikalı kitapçılar tarafından 1939 yılının en başarılı “roman-dışı” yapıtı ilan edilen, ancak Türkçede “roman” türüne dahil edilen, aslında otobiyografik roman ve anı türüne yakın duran “İnsanların Dünyası”, incelikli bir kurguyla birbirine bağlanan sekiz bölümden oluşuyor. Saint-Exupéry, posta uçağı pilotu olarak işe başlayıp mesleği öğrenmeye çalışırken kendisine yol yordam gösteren, yoldaşlık eden sevgili arkadaşı Henri Guillaumet’e ithaf ettiği bu kitapta bir yandan gökyüzünün, yıldızların, dağların, çölün dilini çözerken diğer taraftan savaşa, yaşama, ölüme, insana dair söz söylüyor. Fonda uçaklar, gece karanlığı, yıldızlar, fırtınalar, karlı dağ başları, ıssız çöl boy gösterirken, yazar insanı insan yapan şeyin ne olduğunu, insanın değerini sorguluyor, sorgulatıyor. Biz okurlar da Saint-Exupéry’nin yanına ilişip uçaktaki yerimizi alarak yeryüzünü ve insanlığı kuşbakışı gözlemlemeye koyuluyoruz.

“İnsan için gerçek, onu insan yapan şeydir”

Kitabın bir yerinde “İnsan için gerçek, onu insan yapan şeydir” diyor yazar. İnsanın gerçeği, gerçekliği onu insan yapan şeyde gizli demek ki. Peki nedir insanı insan yapan şey? Nedir bu ayırt edici özellik? Onu diğer varlıklardan ayıran, değerli kılan nedir? Ambrose Bierce, “Şeytanın Sözlüğü” isimli ilginç sözlüğünde insanı şöyle tanımlıyor:

Olduğunu sandığı şeyi büyük bir esriklik içinde düşünmekten, olması gereken şeyi gözden kaçıran bir hayvan. En önde gelen uğraşı diğer hayvanları ve kendi türünü öldürmektir.”

Bunca kötülüğüne rağmen insan denen türün varlıktaki özel yeri ya da değeri neyle ilgili acaba? Saint-Exupéry’nin “İnsanların Dünyası” isimli kitabını felsefi bir eser kılan şey, okuru insanın neliği ve dolayısıyla insanın değeri üzerine düşünmeye zorluyor oluşu diyebilirim. Felsefesinin merkezine insanı alan Friedrich Nietzsche, “İnsanlar üzerinde pek çok şey söylenir, ama insandan söz edilmez hiç.” der. O halde “insan nedir?” sorusu üzerine, yani insanın neliği üzerine derin derin düşünmek gerekir. Filozofların da üzerine en çok kafa yordukları konulardan biridir bu. Örneğin Takiyettin Mengüşoğlu, “insanın varlık koşulları” olarak kabul ettiği fenomenlerden yola çıkar ve onun varlıktaki özel yerini, yani ayırt edici özelliklerini ortaya koyar. Temelini insanın somut varlığında, somut yapıp etmelerinde bulan bu fenomenler “insanın bilen, yapıp-eden, değerlerin sesini duyan, tavır takınan, önceden gören ve önceden belirleyen, isteyen, özgür hareketleri olan, tarihsel olan, ideleştiren, kendini bir şeye veren, seven, çalışan, eğiten ve eğitilen, devlet kuran, inanan, sanat ve tekniğin yaratıcısı olan, konuşan, biyopsişik bir yapıya sahip olan bir varlık olduğunu” gösterir.

İoanna Kuçuradi ise Mengüşoğlu’nun insanın varlık koşulları ya da tür olarak insanın özellikleri dediği fenomenleri, insan türünün özelliği olarak ve tek tek insanlara açık birer olanak olarak kabul eder. Bu olanaklar bilebilme, eyleyebilme, değerler ortaya koyabilme gibi olanaklardır. Bu durumda insanın konuşan, seven, çalışan, eğiten-eğitilen bir varlık olması ya da bilim, sanat, felsefe, tekniğin yaratıcısı olması, hem tür olarak insanın özellikleri hem de her bir insan tekine açık olanaklardır. İşte her insan tekine açık bu olanakların bazı kişilerce gerçekleştirilmesiyle insan başarıları ortaya çıkar. Bilim, sanat, hukuk, felsefe, teknik gibi bu insan başarıları “insanın değerleri”dir. Dolayısıyla varlıksal olanaklarını gerçekleştirerek başarılar ortaya koyan, değerler yaratan ve yarattığı değerlerle değerlenen insan, doğadaki diğer canlılardan farklıdır, varlıkta özel bir yere, değere sahiptir. Ayrıca insanın başarıları, yarattığı değerler söz konusu olunca, insanın çalışan bir varlık olması, yani bir işi, bir mesleği olması da söz konusu oluyor. İnsan, toplumda meslekî kimliğiyle, yani işiyle de yer edinen bir varlık ve yaptığı işle ya da Aristoteles’in deyişiyle eylem yaşamıyla da diğer varolanlardan ayrılıyor.

Bir marangoz rendesi, bir saban ya da insanın işi meselesi…

Şimdi bütün bunlarla “İnsanların Dünyası” arasındaki bağı kuralım o halde. Yazar, kitabın daha ilk sayfasında, ilk olarak şu cümleleri dillendirir:

“Dünya, kendimiz hakkında kitaplardan daha çok şey öğretir biz insanlara. Bize direnir çünkü. İnsan engelle boy ölçüştüğünde keşfeder kendini. Ama bu hedefe ulaşmak için bir alet edinmesi gerekir. Bir marangoz rendesi ya da bir saban. Köylü emek harcarken, doğanın bazı sırlarını söküp alır ve ortaya çıkardığı hakikat evrenseldir. Aynı şekilde uçak, bir havayolu aracı olarak, insanı tüm o kadim meselelerle baş başa bırakır.”

Evet, insanın bir alet edinmesi gerekir; bir marangoz rendesi, bir saban, bir gitar, bir mikroskop, bir kalem, bir stetoskop vs... Yani bir iş edinir ve marangoz, çiftçi, ayakkabı tamircisi, denizci ya da biliminsanı, filozof, gazeteci, ressam, müzisyen, pilot olur insan. Kendini geliştirip gerçekleştirme olanağı sunulan ve yaptığı iş aracılığıyla bu dünyada ya da başka bir ifadeyle tarihsel varlık alanında iz bırakan ölümlü insan, böylece ölümsüzler arasına karışır. Tıpkı kuduz aşısını bulan Pasteur gibi, elektriği bulan Edison gibi, radyoaktiviteyi keşfeden Marie Curie gibi, Hindistan’ı bağımsızlığa kavuşturan Gandhi gibi, yurttaş hakları için mücadele eden Martin Luther King gibi, ardında sahici edebiyat eserleri bırakan Dostoyevski, Cervantes, Ursula K. Le Guin, Yaşar Kemal, Marquez ve daha pek çok yazar gibi… Ve tabii ki Antoine de Saint-Exupéry gibi. Sırf “Küçük Prens” gibi eşsiz bir esri insanlığa armağan olarak bırakması bile ona ölümsüzler arasında bir yer sağlardı elbette. Ama insanlığa bıraktığı sırf onunla ve diğer kitaplarıyla sınırlı değil. 1944 yılında bir keşif uçuşu sırasında uçağı Marsilya açıklarında denize düşen ve belki de yeniden yıldızların arasına karışan Saint-Exupéry, pilotluk mesleği sayesinde, havacılık alanında da birçok buluşa imza attı. Örneğin gece uçuşlarını düzenleyen cihazların geliştirilmesine katkı sağladı. İnsan bugün gece karanlığında denizleri, dağları, çölleri, kıtaları aşabiliyorsa Saint-Exupéry ve diğerlerinin hayata geçirdiği başarılar sayesindedir.

Büyük ya da küçük olduğuna bakmaksızın insanların üstlendiği roller, yaptığı işler birbirine bağlı olup yaşama, insana, insanlığa bir anlam katar. “İnsanların Dünyası”ndaki şu sözlere kulak verdiğimizde de bunu görürüz:

“Viziteye çıkan cerrah yokladığı hastanın sızlanmasına kulak asmaz, o hastanın ötesindeki insanı iyileştirmeye çalışır. Cerrah evrensel bir dil konuşur. Hem atomu hem de nebulayı kavramasını sağlayan o neredeyse tanrısal denklemler üzerinde düşünen fizikçi de öyle. Basit bir çoban da. Çünkü yıldızlar altında alçakgönüllülükle birkaç koyuna göz kulak olan kişi rolünün bilincine varacak olursa eğer, kendi içinde bir hizmetkârdan fazlasını keşfeder. Ve her bir nöbetçi koca bir imparatorluktan sorumludur.”

“İnsan olmak, her şeyden önce sorumlu olmaktır”

Görüldüğü üzere insan ve onun yapıp etmeleri söz konusu olduğunda, sorumluluk-sorumsuzluk kavramları da başköşede yerini almak ve ana gündem maddesi olmak zorunda. Tıpkı Nermi Uygur’un dediği gibi, “Atom artıklarından toplu öldürme araç ve gereçlerine dek, yeryüzü yıkımlarından hangisi gündeme gelirse gelsin, sorumluluk-sorumsuzluk da gündem başında hep.” İnsan olmak, sorumlu olmak, kendini insandan sorumlu duymaktır. Antoine de Saint-Exupéry de “İnsan olmak, her şeyden önce sorumlu olmaktır.” der ve ekler: “Neden olmadığımız bir sefalet karşısında utanç hissetmektir. Arkadaşlarının başarısıyla gurur duymaktır. Kendi taşını koyarak dünyayı inşa etmeye katkıda bulunduğunu hissetmektir.” Kendini insandan sorumlu duyan Saint-Exupéry, kendini geliştirip gerçekleştirmesi için gerekli koşullara sahip olmayan insanların acısını da taşır yüreğinde. Yine kitabın başındaki şu cümleler bunu gösterir:

“Şu evlerde birileri okuyor, düşünüyor, birbirlerine sırlarını açıyordu. Bir diğerinde uzay araştırmaları için Andromeda bulutsusuyla ilgili yapılan hesaplamalara kafa patlatılıyordu belki. (…) En sönüğüne dek hepsi oradaydı, şairin, öğretmenin, marangozun ateşi. Bu canlı ateşlerin arasında ne çok kapalı pencere, ne çok sönmüş yıldız, ne çok uyuyan insan vardı… Onlarla buluşmak için çaba harcamak gerek. Kırlarda uzaktan uzağa yanan o ateşlerin birkaçıyla bağlantı kurmaya çalışmak gerek.”

Öldürülen çocuk Mozartlar…

Yazar, kitabın sonunda yine uyumaya terk edilen, “insanlaşma” olanağı sağlanmayan insanları gözler önüne serer. Anlatıcı ses, Fransa’dan kovulunca ülkesi Polonya’ya dönen işçilerle dolu bir tren yolculuğu sırasındaki gözlemlerini ve düşüncelerini anlatır. Üçüncü mevki vagon, yanına sadece birkaç parça kap kacak alarak yola koyulmuş erkekler, kadınlar ve çocuklarla doludur; çıplak kafalar, balçık yığınından farkı olmayan adamlar, bitkin kadınlar ve aç çocuklar... Bir çiftin karşına oturan anlatıcı, uykusunda dönen bir çocuğun muhteşem yüzü karşısında adeta büyülenir ve şunları söyler:

“İşte bir müzisyenin yüzü, işte bir çocuk Mozart, işte güzel bir yaşam vaadi. Efsanelerdeki küçük prenslerin ondan bir farkları yoktu: Onlar da korunur, kollanır, eğitilirlerdi [eğitilebilir], her şey olabilirlerdi! Bahçelerde mutasyonla yeni bir gül doğduğunda tüm bahçıvanlar heyecanlanır. [O] Gülü diğerlerinden ayırır, ona bakar, onu gözbebeği yaparlar. İnsanlar için bahçıvan yok ama. Çocuk Mozart da bu biçimsizleştiren makinenin kurbanı olacak. Mozart, müzikli kafelerin kokuşuk salonlarındaki o çürümüş müzikleri dinleyerek en büyük sevinçlerini yaşayacak.” derken vagonuna dönen anlatıcı şöyle düşünür: “Burada yaralanmış olan, incinmiş olan birey değil, insan türü gibi bir şey.” Evet, orada yaralanan, incinen, ayaklar altına alınan insanın değeridir, insan onurudur; varolma olanağı sunulmayan Mozartlar, Picassolar, Nietzscheler, Hypatialar’dır. Dolayısıyla anlatıcıyı ya da Antoine de Saint-Exupéry’yi alt üst eden şey, o vagondaki eğri büğrü bedenler değil, tüm bu insanlarda öldürülen Mozartlar’dır belki de… Bugün de yeryüzünün her bir köşesinde nice Mozartlar öldürülüyor ne yazık ki. Bunun önüne geçebilmek için, öncelikle belki de insanın değeri üzerine enine boyuna düşünmemiz gerekiyor. İşte Saint-Exupéry’nin “İnsanların Dünyası” isimli kitabı, bu konu üzerine düşünmek için bir kapı aralıyor bize. 

İnsanların Dünyası

Antoine de Saint-Exupéry

Çeviren: Esra Özdoğan

Alfa Yayıncılık, 2020, 196 sayfa.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın