FEYZA HEPÇİLİNGİRLER: BİZİ KOF BİR GÖSTERİŞ MERAKI MAHVEDİYOR

Damla Karakuş 

damla@ajanliterer.com

@damlusk

2021’in ilk röportajını sevgili Feyza Hepçilingirler ile yaptık. Yıl güzel başladı, öyle devam etmesini diliyorum… Türkçenin kullanımı konusundaki kaygılarını eserlerinde de dile getiren, “Çocuklara yazacağım daha çok konu var,” diyen Feyza Hanım ile geçmişten bugüne edebiyatın değişim ve dönüşümünü, mektuplaşmayı, son kitabı Edirne’den Gelen Mektup’u ve daha pek çok şeyi konuştuk. 

 

“SAYENİZDE BÜTÜN EDEBİYAT YAŞAMIMIN DÖKÜMÜNÜ YAPTIM”

 

- Feyza Hanım, edebiyatımıza çok güzel eserler kazandırdınız. Hakkınızda pek çok bilgiye ulaşmak mümkün, ancak siz kendi yolculuğunuzu nasıl anlatırsınız? Her şey nasıl başladı?

Ortaokul ve lisedeyken şiir olduğunu sandığım bir şeyler karalıyordum. Bunlar, İzmir’de çıkan kimi gazete ve dergilerde, okulumun (İzmir Kız Lisesi) çıkardığı dergide yayımlandı. Beğenilmiş olmalı ki bana bir güven geldi, o güvenle edebiyat fakültesine gidip yazar olmaya karar verdim. Yazarlığın okulu var, o okul da edebiyat fakültesidir, diye düşünüyordum. Yanıldığımı anladığımda geri dönülemeyecek noktadaydım. Kaydımı yaptırmış, okula çoktan başlamıştım.

- Sizi yazmaya iten ilk kitap hangisiydi? Sizde nasıl bir his uyandırdı?

Küçük Kadınlar romanını okuyunca oradaki Jo karakterinin nesini kendime benzetmişsem, onunla aramda bir bağlantı kurduğumu anımsıyorum. O yazıyor ve yazdıklarını dergilere gönderiyorsa ben de yazabilirim, diye düşünmüş olmalıyım. Çünkü eve gelip içinde mavi porselen kâse geçen ya da adı bu olan (öykü demeyeyim de) bir şeyler yazdığımı anımsıyorum.

- Yazmaya ilkokul öğretmeninizin teşvikiyle başlamıştınız, değil mi?

İlkokul öğretmenim bana öyle yakın, öyle sıcak davranırdı ki... Hem öğretmenim hem annemdi sanki. Annemin babamın ayrı olduğunu, benim anneannemin yanında yaşadığımı bilirdi. Benden az büyük iki kızından ayırmazdı beni. Onlara aldığı kitap ve dergileri, benim daha çabuk okuyacağımı bilir; kızlarından önce bana verirdi. Evinde konuk olduğumu da anımsıyorum. Tatilde evine davet ederdi beni. Yazdıklarımı ilk beğenen ve beni yazma konusunda yüreklendiren o olmuştur. Behice Öğretmeni her zaman minnetle anımsarım.

- Şiirle başlayan bir yolculuk, ardından öykücülük ve çocuk kitapları… Bir sonraki türe geçişinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Yazarlar için edebi türler arasında geçişler bir ihtiyaç mı sizce? Siz kendinizi en çok hangi türe yakın görüyorsunuz?

Yetenekler, eğilimler, koşullar belirleyici oluyor. Ben kendi şiirimi yetersiz bulduğum için öyküye kaydım. Öyküyü kendime daha yakın bulunca orada kaldım. Şimdi öyle bir yaştayım ki tüm yaşamıma topluca bakabiliyorum. Bir şiir dönemim olmadı. Yazdığım sekiz-on, belki yirmi şiiri dönem oluşturacak yeterlilikte görmüyorum. 1980 ile 1997 arası öykü ağırlıklı olarak geçti. Bu aralıkta yayımlanan bir romanıma karşılık beş öykü kitabım var. 1997’de Türkçe “Off” yayımlanınca baş rolü dil yazıları aldı. 2004 ile 2013 arasında her hafta Cumhuriyet gazetesinin Kitap ekinde “Türkçe Günlükleri” adlı köşede yazdım (bu yazılar altı kitap olarak toplandı). 2013 tarihine geldiğimizde Türkçe konulu on kitabım olmuştu. Edebiyat yaşamıma 1979’da Kültür Bakanlığının açtığı Çocuk Yapıtları Yarışmasında ödül alarak başlamıştım, ama çocuk kitaplarına kesin dönüş tarihim 2013’tür. Cumhuriyet’teki süreli yazıları bırakınca ağırlığı çocuk kitapları kazandı ve toplamda otuz dolayında çocuk kitabım oldu.

- Ne güzel ve akıcı bir yolculuk…

Çok sağ olun, sayenizde bütün edebiyat yaşamımın dökümünü yaptım. Şu anda daha çok çocuklara yazıyorum. Büyüklere seslendiğim tür ise genel olarak deneme.

“BU ÇOCUKLARDAN TÜRKÇEYE SAHİP ÇIKMALARINI İSTİYORUM BEN”

 

- Dil konusunda kaygıları olan ve bu konuda üretken bir yazarsınız. Öyle ki dil ustası, Türkçenin filozofu olarak anılıyorsunuz. Pek çok başka kitabın yanında Türkçe Dilbilgisi Öğretme Kitabı adlı bir kitap dahi yazdınız. Bugün dil konusunda nasıl bir aşamadan geçtiğimizi ve nereye doğru gittiğimizi gözlemliyorsunuz?

Türkçe ile ilgili kaygılarımı hafifletecek bir gidiş görmüyorum. Resmi yabancı dilimiz haline gelen İngilizcenin anadilimize etkilerine bir de Arapçadan gelenler eklendi. Yerine pırıl pırıl Türkçe sözcükler koyduğumuz kavramların bile Arapçaları canlandırılmaya çalışılıyor. İngilizcenin dilimizdeki varlığı kanıksanmaz oldu. Eminim pek çok kişi kullandığı sözcüğün Türkçe olmadığının bile farkında değil. Yazımda bir başıboşluk, sözdiziminde yabancılaşma, günlük ifadelerde özenti ağır basıyor. 

- Bizi, Edirne’den Gelen Mektup adlı son kitabınız buluşturdu. Ardahan’dan Gelen Mektup’la başlayıp Ayvalık’tan Gelen Mektup’la devam eden serinizin yeni üyesi. Bir çocuk romanı. Bu romanların da çıkış noktası dil konusu mu oldu?

Evet, bir okulda Türkü Çocuk adlı romanımla ilgili söyleşirken öğrencilerden biri, türkü derlemenin ne olduğunu sordu. “Diyelim anneniz ya da babanız Kütahya’ya atandı. Orada söylenen, ama o zamana dek duymadığı bir türküyü, unutulmasının önüne geçmek için kaydederse...” diye soruyu yanıtlarken aklıma geldi. “Kütahya’yı gören var mı içinizde?” diye sordum. Yoktu. Burdur’u, Artvin’i, Elazığ’ı, Mardin’i diye sıralarken “Madrid mi öğretmenim? Ben Madrid’i gördüm,” dedi biri. Paris’i görmüşlerdi, Viyana’yı biliyorlardı, Roma’ya gitmişlerdi.  ABD’de bulunmuş olan da vardı içlerinde. Devamında “Köyü de hiç bilmiyorsunuzdur siz,” dedim ama hayır, köyü biliyorlardı. Biri dedesinin, öbürü ninesinin köyüne gitmişti. Kısaca bu çocukların bir kuşak öncesi köylüydü, ama onlar Avrupa kentlerini Anadolu’dan daha iyi tanıyorlardı. Hani “Jeton düştü,” derler ya! Bende öyle oldu. Bu çocuklardan Türkçeye sahip çıkmalarını istiyorum ben. Ama yurtlarını doğru dürüst tanımıyorlar. Ülkesini tanımayan, o ülkenin diline / dillerine nasıl sahip çıkacak? Zarflı, pullu gerçek mektuplarla da hiç tanışmamış olduklarını düşününce bu ikisini birleştirip böyle bir dizi yapmaya karar verdim.

- Harika! Peki, kahramanları ve konusuyla bu romanı yazarından dinleyebilir miyiz?

Romandaki emekli edebiyat öğretmeni Feride Hanım, bir anlamda benim. (Pek kullanmıyorum, ama bir adım da Feride!) Diyar da torunlarımdan birinin adı. O da romandaki Diyar gibi yarı Amerikalı, ama henüz altı yaşında; yani ne tek başına anneannesinin yanına gelebilir ne de romandaki Diyar gibi davranabilir. Feride Hanım, torununun Türkçesini geliştirmek için ona mektup arkadaşı bulmaya çalışıyor. Vera’nın annesinin de böyle bir isteği olduğunu öğrenince iki çocuğun tanışmalarını, yazışmalarını, sonrasında da görüşmelerini sağlıyor.

- Siz de mektup arkadaşları olan bir çocuk muydunuz?

Çok özenirdim ama hayır, benim hiç mektup arkadaşım olmadı. Ancak mektup hayatımızda önemli bir yer tutardı. Ben hep anne ve babamdan uzakta okudum, bu yüzden mektup, uzun yıllar yaşamımın içinde oldu.

“BİZİ KOF BİR GÖSTERİŞ MERAKI MAHVEDİYOR”

 

- Eleştirmen kimliğinizi de dikkate alarak sormak istediğim bir iki soru var: Günümüzde artık sosyal medya o kadar çok hayatımızın içinde ki, insan mektubu ancak bir nostalji olarak görüyor kuşkusuz. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz? Teknolojinin hayatımızı dönüştürüyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz ?

Kaçınılmaz bir dönüşümün içindeyiz. Karşı durmak söz konusu değil. Hiçbir ırmağı geriye akıtamazsınız. Özlediklerimiz olacak elbette. O özlediklerimizi yeniden yaşamanın yolunu belki de bir süre sonra, çağın getirdiği olanaklar sayesinde bulacağız.

- Dil konusunda yapılan hatalardan sizi en çok hangileri rahatsız ediyor? Dilimizi doğru kullanma konusunda nasıl çalışmalarda bulunmalı, nasıl bir yol izlemeliyiz?

Bizi kof bir gösteriş merakı mahvediyor. Birileri kullandığı sözcüklerle, “Beni kendiniz gibi sanmayın, ben İngilizce bilen, çok kültürlü bir insanım” diye bir kimlik vurgusu yapmaya çalışırken bir başkası Arapçası, ağdalı Osmanlıcasıyla kendini bir yerlere yamamaya çalışıyor. Olmadığımız birileri gibi görünme merakı yüzünden Türkçeyi önemsemiyoruz, ama o önemsemediğimiz Türkçe bizi her an biraz daha yoksullaştırıyor. “Onu demek istememiştim,” diye kıvranıyor; “Beni yanlış anladınız” diye karşımızdaki kişileri suçlamaya kalkıyoruz. Bir bakıyorsunuz İngilizce sözcükler kullanıp hava atmaya çalışan biri, ayrı yazılması gereken da ve de’leri bitişik, bitişik yazılması gerekenleri ayrı yazmış ve kendisini nasıl da rezil ettiğinin farkında bile değil. 50-60 sözcüğün İngilizcesini bilmek, İngilizce bilmek değildir. İngilizce de Arapça da öğrenelim, ama Türkçeyi hor kullandığımız zaman kendimizden bir şeylerin eksildiğinin de farkında olalım. İnsan anadilinde soluk alır. Ne kadar iyi bilirseniz bilin, bir yabancı dilde hep yabancı kalmaya mahkûmsunuz.

- Peki günümüz edebiyatını özellikle dil merceğinden baktığınızda nasıl görüyorsunuz?

Yaşlı bir yazar olarak konuşacağım şimdi; bizim kuşağın dil özenini görmüyorum gençlerde. Özen dediğim, her sözcüğün Türkçesini kullanma ısrarı değil. Sanıldığı kadar Öz Türkçeci değilim. Türkçe olsun diye anlamdan ödün vermeyi doğru bulmam; anlamın ilk planda tutulmasını önemserim. Ama kavramı tam karşılayan Türkçe bir sözcük varken nedensiz olarak anlamı gibi, geçmişi ve çağrışımı da tam bilinmeyen yabancı sözcük kullanılmasını da yadırgarım. Bir yazar kullandığı her sözcüğün hesabını verebilmeli. Yalnız sözcük değil elbette. Edebiyat dili olarak Türkçeyi seçen edebiyatçı, kullandığı dile karşı sorumluluğu olduğunu unutmamalı.

Fotoğraf: Kaan Sağanak 

“PANDEMİDE ALTMIŞ ÜÇ KİTAP OKUDUM, YÜZ ELLİDEN FAZLA FİLM İZLEDİM, ÜÇ TANE DE KİTAP YAZDIM”

 

- 2020 zor bir yıl oldu ve olmaya da devam ediyor. Bu süreci edebiyat açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Size nasıl yansıdı?

İlk şoku atlattıktan sonra yazarlarımızın bunu bekledikleri fırsat olarak değerlendirmiş olabileceklerini düşünüyorum. Verimler yavaş yavaş ortaya çıkacaktır. Ben koruyormuş gibi yapılıp gözden çıkarılan 65 yaş üstü kişilerdenim. Bu dönemi çocuklarla birlikte bizler çok zor yaşadık, hâlâ yaşıyoruz. Yapabileceğim bir tek şey vardı: Eve kapatılmayı avantaja çevirmek. Ben de öyle yaptım. Özlemini çektiğim çalışma ortamını yaratmaya ve bu dönemi verimli geçirmeye çalıştım. Başarmış sayabilirim kendimi. Altmış üç kitap okudum, yüz elliden fazla film izledim, üç tane de kitap yazdım. İkisi yayımlandı, üçüncüsü de önümüzdeki aylarda yayımlanacak.

- Gerçekten harikasınız… Peki, sizin edebi yolculuğunuz, başladığınızdan bu yana nasıl bir yere vardı?

Çok dallanıp budaklandı. Ben ne bu kadar farklı türe yöneleceğimi ne de bu kadar çok kitap yazacağımı tahmin edebilirdim. Yaşamımın yaklaşık yirmi yılını Türkçeye vermişim. Hâlâ Türkçe uğraşım birinci planda. Çocuklar için yazmak da Türkçeyi kollamak değil mi aslında? Baştan bir hesap yaparak yola çıkmamıştım ama roman, öykü, deneme, inceleme, araştırma, eleştiri, anı, günlük... Şiir hariç neredeyse bütün edebiyat türlerinde ürün vermişim.

- Eleştiri alanının günümüzde uygulanma biçimi ve Türk edebiyatında yeni dönem eleştirmenler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Eleştiri dikenli, pıtraklı bir alan; o yüzden pek çok kişi eleştiri yerine kitap tanıtımı yapıyor. “Ben her türlü eleştiriye açığım,” diyenlere aldanmayın. Eleştirilmeyi değil övülmeyi bekliyor herkes. “Okudum, sevmedim,” dediğiniz bir kitap için, “Vay, nasıl okumazsın!” diye hesap sorulmaya kalkılıyor. Dikkat, nasıl sevmezsin bile değil, nasıl okumazsın! Üstelik külfetli bir iş. Üç-dört kitap okuyacağınız süreyi harcayacak; iki satır bir şey söylemek için bir kitabı didik didik edeceksiniz. Onca emeğin karşılığı teşekkür bile olmayacak üstelik. Bütün güçlüklerine karşın bu alana emek verenler alınlarından öpülmeyi hak ediyor bence.

- Peki buradan yola çıkarak edebiyat ödülleri ve işlevi üzerine düşünceniz nedir?

Ödüllerin bu kadar çok olması etkisini de yankısını da azaltıyor. Birçok seçici kurulda bulunmuş biri olarak söyleyeyim: Yarışmaların şaşmaz bir terazisi yoktur. Seçici kurul üyelerinin her biri, kendi beğenisine uyanı arar; her birinin kullandığı ölçüt farklıdır. Puanlamaları kendi belirledikleri basamaklar üzerinden yaparlar. En adil değerlendirmelerin yapıldığı yarışmalarda bile kazanan, katılanların en iyisi değil, en iyi savunulanı olabilir.

“ESKİDEN EDEBİYAT BU KADAR ÇEŞİTLENMEMİŞ VE ÇEŞNİLENMEMİŞTİ, AMA TAKİP ETMEK DAHA KOLAYDI”

 

- Unutulmaz eleştirmenler listeniz var mı? Şöyle bir şey de geçti içimden: Eskiden her şey daha güzeldi, diye düşündüğünüz oluyor mu?

Bir listem yok ama gidenleri, Memet Fuat’ı, Fethi Naci’yi, Asım Bezirci’yi, Tahsin Yücel’i, Adnan Benk’i özlüyor insan.

Eskiden edebiyat bu kadar çeşitlenmemiş ve çeşnilenmemişti, ama takip etmek daha kolaydı. Sevdiğiniz yazarın yeni kitabını merakla, heyecanla beklerdiniz. Şimdi hep bir geç kalmışlık paniği, yetişememe telaşı, suçluluk duygusu. Bir de... Nasıl belirtsem; bir hafiflik var edebiyatta. Çok ciddiye alınmamanın hafifliği. Hafif sulandırılmışlık. Ayrıca büyük bir kalabalık... Benim bir adım geri çekilip çocuklara sığınmamın nedeni biraz da bu kabalık sanırım.

- Yazın hayatınızda bunca yıl geçirdikten sonra şunu da yazsam dediğiniz bir konu var mı?

Tabii... Olmaz olur mu? Bir Girit romanı yazmak isterdim; babamın doğduğu yerleri anlatmak... Artık çok geç. Böyle büyük bir proje için vaktim kalmadı. Ama çocuklara yazacağım daha çok konu var.

- Peki yazarken nasıl bir Feyza var? Yazma rutini nedir?

Hafif temizlikler ve yemek yapma zamanı dışında günümün tamamı çalışma odamda geçer. Dağınık çalışırım. Aynı zaman dilimi içinde kendime birçok farklı uğraş icat etmişimdir. Birinden sıkılınca ötekiyle ilgilenmeye başlarım. Yasak kapsamına girmediğinde yarım saatlik bir yürüyüş tek lüksüm oluyor son zamanlarda.  

- Şu an masanızda ne var?

İlk çocuk romanımda Pelin adlı kahramanımı (Pelin de kızımın adı bu arada) harfler dünyasına göndermiş, Yumuşak G ile arkadaş yapmıştım. Bu romanın “Uçtu Uçtu Pelin Uçtu” olan adını sonraki baskılarda “Harflerimizin Gizli Dünyası” olarak değiştirdim. “Yumuşak G ve Pelin” diye değiştirmediğime pişmanım şimdi. Çünkü ikinci serüven “Kanatlı Nokta ve Pelin” adını taşıyordu ve Pelin’i bu kez noktalama işaretlerinin dünyasına göndermiştim. Orada da Virgül’le arkadaş olup bütün noktalama işaretleriyle tanıştı. Şimdi de sayılar dünyasına göndereceğim; Sıfır’ın arkadaşlığında sayılarla tanışacak. Bir başka projem, 25 yıl kadar önce öğretmenlik yaptığım ilginç bir okulu anlatmak. Becerebilirsem o okulun, hâlâ aklımdan çıkmayan o çocukların romanını yazacağım. Gençler / yetişkinler için de “Öyküyü Okumak” kitabının karşısına koyacağım bir “Öyküyü Yazmak” kitabı var aklımda. 


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın