FUAT SEVİMAY: BAZI ŞEYLER UFAK UFAK DEĞİŞİYOR VE BAZI ŞEYLER HEP AYNI SANKİ

Damla Karakuş 

damla@ajanliterer.com

@damlusk

Geçen gün yazdığım bir yazıda, “Fuat Sevimay, onu tanıdığım ilk günden beri benim doğru yazarlarımdan biri.” demiştim.  Geçtiğimiz yıl bir röportaj için buluşup tanıştığımızdan beri öyle hissediyorum. İşte yine bir röportajda birlikteyiz ve Sevimay, bana sadece yaptığı işleri anlatmıyor, hayallerinden de söz ediyor. Kendini bulmak için yürüdüğü yolda hayalinin karşılığını bulamazsa aramaya devam etmenin güzelliğini de vurguluyor. Sevimay’la pandeminin merceğinde edebiyatı ve çok fazlasını konuştuk. Fotoğraflarımız da geçtiğimiz yıl, pandeminin olmadığı zamanlardan. Buyurun.

Keyifli okumalar…

Röportaj: Damla Karakuş

Fototğraf: Soner Kalemciler 

YİNE DE EN ÇOK “İLLE DE ROMAN OLSUN” ŞARKISININ HAYRANIYIM

 

- Fuat Bey merhaba! Bu, sizinle ikinci buluşmamız, sıcacık bir “Nasılsınız?” diyerek başlamak isterim…

Çok teşekkür ederim. Koronadan halliceyim. Kimseye bulaşmadan, yazarak okuyarak yaşamaya devam ediyorum 😊

- Nasıl geçti/geçiyor pandemi süreci sizin için? Neler yapıyorsunuz?  

Yeni şeyler öğrenerek geçiyor. Iskaladığımız güzellikleri anarak geçiyor. Hayat pandemi dışında başka sebeplerle de zor geçiyor, ama hepsinin biteceğine inanarak ve dilediğimizce görüşüp konuşacağımız, birbirimizi kucaklayacağımız günler gelecek diyerek, hepsine katlanarak geçiyor. Olsun, bu da böyle bir sene. N’apalım!

- Edebiyatta farklı alanlarda gezinmeyi seviyorsunuz, değil mi? Öyküler, romanlar, çocuk kitapları, çeviriler…

Çok seviyorum. Elimden geldiğince hepsini iyi yapmaya çalışıyorum. Bu çeşitlilikten de çok memnunum, çünkü hepsi ayrı ayrı besliyor. Farklı türlerin etkisini anlamak, bunlar üzerine düşünmek müthiş keyifli. Ama yine de en çok “İlle de roman olsun” şarkısının hayranıyım 😊

- Fuat Sevimay bu kadar alana aynı anda yetişmeyi neye borçlu? Çok mu çalışkansınız, yoksa disiplinli mi çalışıyorsunuz?

Sevmediğim bir iş için canımı alsanız yerimden kıpırdatamazsınız. Bu açıdan fevkalade uyuz, tembel ve uyumsuz bir insan olmak konusunda oldukça yetenekliyimdir. Öte yandan sevdiğim, ilgilenmekten mutlu olduğum bir iş içinse elimden geleni asla ardıma koymam ve sonuna kadar çalışırım. Bu edebiyatla da sınırlı değil. Yemek yapmak, toprakla ilgilenmek, yol gitmek ve buna benzer başka şeyler de var. Ama bu çalışkanlığı “disiplin” kelimesine bağlamamak gerekir. Disiplin sevmediğim bir kelime çünkü aslında bilinçaltında çoğu zaman, sevmediğimiz işler için disiplinli olmamız beklenir. Benim durumumda belki “tutku” çok daha doğru bir tanımdır ve neye tutkulu olduğumuzu ayırt etmek, hayatımızı doğru yere akıtmanın başlangıcı olabilir.

- Daha önce size yazma rutininizi sormuştum ve bir rutininiz olmadığını söylemiştiniz. Peki, çeviri yaparken kullandığınız teknikler var mı? Nasıl bir yol izliyorsunuz?

Doğrudur, ne yazarken ne de çeviri yaparken bir rutinim yok. Çeviri özelinde, metne paldır küldür daldığımı söyleyebilirim. Kaba çeviride asla takılıp kalmam. Çünkü bana göre çoğu çevirmenin hatasıdır, ilk aşamada kılı kırk yararak tek kelime üzerine bir saat düşünürler ve 20. sayfada nefesleri tükenir. Kaba çeviriyi patır patır at. Oralardaki ufak tefek yanlışları, dilbilgisi sorunlarını zaten sonra beş altı kez düzeltme şansın olacak. Asıl işin ince işçilikte başladığını düşünürüm ve o aşama benim çeviride en sevdiğim zamandır.

Fotoğraf: Soner Kalemciler

JOYCE’U ÇOĞUNCA BİLDİĞİM SOKAKLARDA GEZDİRDİM

 

- James Joyce’un kitaplarını çevirdiniz ve sonra Benden’iz James Joyce geldi. Başka bir yazar için de yine birlikte gezindiğiniz bir hikâye çıkar mı? Ya da bir gün hepsini bir araya getirirsiniz belki…

Benden buna benzer başka kitap çıkmaz. Ben görevimi yerine getirdim, ama Joyce-Fuat yakınlığı kadar başka yazarlarla iç içe geçmişliği olan bir başka çevirmen keşke Benden’iz James Joyce’a benzer bir roman yazsa. Keyifle okurum. Yine Benden’iz James Joyce’ta kendi roman karakterlerimi, Joyce karakterlerini ve daha bir dolu edebi kimliği bir araya getirdim. Benim adım Hıdır, elimden gelen budur 😊

- Kitabınızdan söz etmişken, biraz ona da değinelim isterim. İstanbul sizin için ne ifade ediyor? James Joyce ile İstanbul’da buluşmak, onu buralarda gezdirmek nasıl bir histi ve Üsküdar’ın özel yanı neydi?

İstanbul, her nereye gidersem özlediğim yer. Bugünlerde içindeyken bile özlüyoruz onu. Başımızı omzuna koyduğumuz, bazen didiştiğimiz, koynunda saklandığımız bir kadın gibi İstanbul. Joyce da mezarından kalkıp gelse gelse dünyanın en güzel kentine, İstanbul’a gelir. Bence çok da mutlu oldu bizim kuytularımızda dolaşmaktan. Ve ben İstanbul içinde en çok Kadıköylü ve Üsküdarlı addederim kendimi. Joyce’u da çoğunca bildiğim sokaklarda gezdirdim. Ruhunun Kuzguncuk sokaklarında, Atatürk Kitaplığı’nda ve Kadıköy çarşıda halen dolanmayı sürdürdüğüne inanıyorum. Vallahi! Gidin bakın, oralarda bir yerlerdedir.

- Peki Joyce’u Gezi Direnişi zamanlarına çağırmak, oralarda gezdirmek fikri nasıl oluştu?

Joyce edebiyatında hatta dünya edebiyatında 16 Haziran özel bir gündür. Bilenler bilir, Ulysses’in de geçtiği bu gün, bütün dünyada Bloomsday (Ulysses’in baş kişisi) adıyla, coşkuyla kutlanır. Dolayısıyla Joyce’un İstanbul’a da bir Haziran gününde gelmesi uygun olurdu ve bizim en güzel Haziranımız, Gezi Direnişinin yaşandığı günlerdi. Joyce gibi hayatı boyunca her tür iktidar fikrine karşı çıkmış birisinin de ağaçları, özgürlüğü, kenti ve demokrasiyi savunduğumuz o günlerde ortaya çıkması fikri hoş geldi ve roman oradan başladı.

- İşin özüne dönersek, neden Joyce? Sizde onu bu kadar özel kılan nedir? Edebi yönü ve kişiliğini nasıl özetlersiniz?

İşte bu sorudan kaçmak için Benden’iz James Joyce’u yazdım. Yanıtı en ince ayrıntısına kadar orada var 😊 Tek cümle ile özetlemek gerekirse, çünkü Joyce bize, uydurma kahramanlar yerine gerçek insanların varlığını ve insanın en büyük başarısının kendi varoluşunun farkına varması gerektiğini hatırlatıyor. Bir de sanat ile halkın mutlaka buluşması gerektiğini savunan bir yazar. Yoksa ne sanat ne de halk bir yere varamayacak. Dayanamayıp yine iki üç cümle yazdım galiba. Hoşgörün.

Fotoğraf: Soner Kalemciler

KENDİMİ BALKANLARA VE AKDENİZ’E DOĞRU GENİŞLER GİBİ HİSSEDİYORUM

 

- Finnegan Uyanması çevirisi için “Çevirdim, ama dertliyim.” demiştiniz. Bir daha aynı derde düştüğünüz bir çeviri oldu mu?

Yok. Elbette hayır. Finnegan Uyanması’ndan sonra Ulysses bile çıtır çerez gibi geldi. Finnegan bambaşka bir işti ve onu ancak Hatayi’nin “Bir derdim var bin dermana değişmem” sözüyle tanımlayabilirim sanırım.

- En son Kapalıçarşı adlı kitabınız Sırpçaya çevrildi sanırım. Bir çevirmen olarak sizin kitaplarınızı da başkalarının başka dillere çeviriyor olduğunu bilmek nasıl bir duygu?

Sırpça ve Arapça ile başladı, başka dillerle devam ediyor Kapalıçarşı’nın çeviri süreci. Yolu açık olsun. Müthiş güzel bir duygu elbette. Kendimi Balkanlara ve Akdeniz’e doğru genişler gibi hissediyorum, ama bu istilacı bir yayılma değil, dillerin dostluğuyla, cümlelerin ruhuyla sıcak bir selam. Umarım Kapalıçarşı’nın karakterleri de gezip tozacakları yeni coğrafyalarda mutlu olur, o dillerin belleğine katkıda bulunurlar.

- Çeviri yaparken yazarının dünyasından bağımsız hareket edebiliyor musunuz? Yazarken ya da çeviri yaparken nasıl bir Fuat var masa başında? Ruh halinizi tanımlayabiliyor musunuz?

Zor yerden sordun Damla. Ruh halimi tanımlayabilsem hiç yazar mıyım 😊 Çeviride en büyük marifet yazarın kimliğine bürünebilmektir, o nedenle asla ondan bağımsız hareket edemezsiniz. Yazma eylemiyse doğası gereği çok daha özgürce at koşturduğum bir alan. Orada istediğim mekanları dolaşıp, dilediğim kimliklere bürünen birisi olabiliyorum, ama tabii o bambaşka kimlikleri doğru yere oturtmak da büyük çaba, ciddi birikim gerektiriyor.

- Ödüllü bir yazar ve çevirmen olmanın sorumluluğu eserlerinize nasıl sirayet ediyor?

Fuat olmasam, buna ciddi ve hesaplı kitaplı bir cevap vermem, elbette büyük sorumluluk demem gerekir, ama işin aslı hiç öyle sorumluluk falan hissettiğim yok. Edebiyat söz konusu olduğunda zaten elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Bu nedenle bazı eserlerim ödüllendirildiyse ve ödüllendirilecekse ne mutlu bana. Ama bir okurun samimi övgüsü de ödüller kadar değerli.

Fotoğraf: Soner Kalemciler

TÜM BU KÖPRÜLERİ KURAN ÇEVİRİDİR VE BİZİ BİRBİRİMİZE YAKINLAŞTIRIR

 

- Peki çevirinin kültürlerarası gelişimde etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son zamanlarda çokça Doğu Avrupalı yazar okudum. Bu Polonyalı, Romen, Beyaz Rus veya Çek yazarları okumasam, Demir Perdenin yıkılmasının öncesi ve sonrasını asla yeterince doğru algılayamazdım. Ahmet Hamdi veya Orhan Pamuk’u (belki Kapalıçarşı’yı da ekleyebilirim buraya) okuyan bir yabancı İstanbul’un duygusunu elbette bir turiste göre çok daha fazla hisseder. Tüm bu köprüleri kuran çeviridir ve bizi birbirimize yakınlaştırır. Bu çok değerli.

- İlk öykünüzü yazdığınız, ilk çevirinizi yaptığınız günden bugüne hem sizin dünyanızda hem de edebiyat dünyasında neler oldu, ne gibi gözlemleriniz var?

Bazı şeyler ufak ufak değişiyor ve bazı şeyler hep aynı sanki. Daha çok kadın yazarımız var ve bu iyi bir şey. Öte yanda bazı edebi iktidarlar pek değişmiyor. Sosyal medya, okuma grupları ve bunlar gibi şeylerin etkisiyle okurla yazar çok daha fazla iç içe ki bundan çok memnunum. Ama sektör boyutuyla halen çevirmen veya yazar en çabuk harcanabilecek unsur gibi duruyor. Kişisel anlamda bende bir değişiklik oldu mu? Sanmıyorum. Dostlarım aynı, mutluluklarım ve dertlerim aynı. Aynaya bakınca aynı suratı görüyorum. Halen aynı kilodayım, o azalsa güzel olur mesela.

- Şu sıralar yazıyor mu, yoksa çeviriyor musunuz?

Çeviri dükkânını kapattığımı düşünüyorum. Pandemi döneminde bir öykü dosyasını tamamlayıp yayınevine gönderdim. Sanırım sonbahara doğru okurla buluşur. Yeni romanın da taslağını tamamladım. Birkaç gün içinde heyecanla yazmaya başlayacağım. Bugünün düne, dağların denizlere karıştığı bir şeyler. İnşallah iyi bir iş çıkar.

- Peki yazmak ve çevirmek üzerine çok büyük bir hayaliniz var mı?

Çeviriye dair hayallerimi tamam ettiğimi, hatta hayallerimin de ötesine geçtiğimi söyleyebilirim. Yazmaya dair hayalim ise, büyük müdür küçük mü bilmem, belki Himalayalar’ın gölgesinde, belki Sicilya’nın bir köşesinde ya da Dublin sokaklarında bir kitapçıda, belki Kapalıçarşı’ya belki Benden’iz James Joyce’a ya da belki yeni bir romanın çevirisine rastlamak. İşte o zaman kendimi bulduğumu söyleyebilirim veya bulamayıp aramayı sürdürürüm ki o da ayrı güzel olur.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın