USTA YAZARLARIN ANLATIMINDAN SAİT FAİK

 

Sait Faik Abasıyanık

Sait Faik, edebi yaşamına İstanbul Sultanisi’ndeki öğrencilik yıllarında yazdığı şiirlerle başlar. Öyküleri ise Bursa’daki öğrencilik yıllarında dökülür kaleminden. “Uçurtmalar” adını verdiği ilk öyküsü, 9 Aralık 1929’da Milliyet gazetesinin sanat sayfasında yayınlanır. Öyküleri çeşitli dergilerde yayınlandıkça tanınır bir yazar olmaya başlar. Özellikle gözlem gücü yüksek bir yazar olarak edebiyat çevrelerinde dikkat çeker. Öykülerinde ortaya koyduğu doğal bir “ben” ile insanlığın çelişkilerini işler. Merkezde hep sevgi vardır, çünkü ona göre her şey bir insanı sevmekle başlar…

İlk dönem öykülerinde Adapazarı ve İstanbul’da geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlatan Sait Faik, edebi yönünü geliştirdikçe şiirselliğini vurgular. “Mahalle Kavgası”, “Havada Bulut”, “Lüzumsuz Adam” adını verdiği eserlerinde işsiz ve dertli insanların perspektifinden toplumun acıyan yanına mercek tutar. O, her zaman kahramanlarını emekçiler, işsizler, küçük burjuvalar ve sokak kadınlarından seçer. Amacı bu insanlardan yola çıkarak evrensel insan olgusunu yakalamak, bunların da yanında İstanbul’a keskin bir bakış kazandırmaktır. Onun tam bir İstanbul öykücüsü olduğu söylenebilir.

“Son Kuşlar” adlı eserinde hissedilense hayal kırıklığından başka bir şey değildir. Bu kitabıyla adaletsizlikler karşısında bir direniş gösteren insanın toplumsal yalnızlığı karşısında yeni keşiflere doğru yol alır. Karamsarlığı sonraki eserlerine de adım adım sirayet eder. Eserlerinde, İstanbul’un güzel yüzüne baktıkça başı dönse de karamsar bir tablo çizmekten vazgeçemez. O, toplumsal sancılar karşısında öfkeden yenilgiye uzanan bir duygu kıskacında dolanır durdur.

“Alemdağ’da Var Bir Yılan” adlı kitabıyla da edebi yaşamında gerçeküstücülük fikrine yaklaşır. Böylece hikâyede konu ve olay akışı kaygısı tamamen silinir. Bundan böyle yalnızlığın insanın omzuna süresiz bıraktığı acıları irdelemekle kalmaz, eserlerinde yaşamın hakkını vermeyi dert edinir. Öyle ki artık hangi türde yazarsa yazsın, teması hep yaşama sevincidir.

Dünya üzerinde 48 yıllık edebiyat dolu bir yaşam süren Sait Faik, 11 Mayıs 1954’te hayata gözlerini kapar. Bugün, onun 114. yaş günü. Sait Faik’i, usta yazarların onun hakkındaki değerlendirmelerini anımsatarak anıyoruz…

Orhan Kemal

Onu az evvel toprağa verip döndük. Şimdi de Fikret Otyam, Dünya Gazetesi için benden onun hakkında bir şeyler yazmamı istiyor. Bu kadar çabuk, bu kadar sıcağı sıcağına ne yazılabilir? “Edebiyatımızın telafisi imkânsız büyük kaybı” mı diyelim? Ama o sevmezdi ki böyle şeyleri.

Sanatı?

Onun da sırası değil. Hem bu işi daha sonra, çok daha liyakatle yapacaklar elbette.

Peki?

Geriye kalıyor dostluğu. Buysa onu tanıyıp, şakalaşmamış olanlarca bile meçhulattan değil. Çünkü Sait, gizli kapaklı tarafı kalmamış, herkesçe bilinen bir insandı. İnsandı da değil, insandır. O ölmedi ki… İnanmazsanız, kitaplarından herhangi birini rastgele açın. Eminim onun çarpan kalbinin sesini duyacaksınız.

Oktay Rifat

Said'in ölümüne ne kadar yandım, anlatamam. Halbuki bir ahbaplığımız arkadaşlığımız da yoktu. Yirmi yıl kadar önce bir kahvede tanışmıştık. Ayağını iskemlenin altına dayamış yüzüme bakıyordu. Parklarda dolaştığımızı da hatırlıyorum. Orhan da vardı. Birkaç defa da beraber içtik. Bizi aynalı, mermer masalı, fıçılı meyhanelere götürmüştü.

İlk okuduğum yazısı bir yolculuk hikayesidir. İskeleye gidip gidip bir gemiyi seyredişini anlatıyordu. Bu gemi ile ya Fransa'ya gitmiş yahut gelmiş; böyle bir şey.

Arkadan soğan kayığının hikâyesi gelir. Bu hikâyede karşılıklı iki cins insan vardır. Bir yanda soğan kayığının biçimine vurulan biri; öte yanda soğanlardan edecekleri karı düşünenler. Sait bu soğan kayığının biçimine vurulan adamdı. Ölünceye kadar da hiç değişmedi.

Anlattığı insanlar da çoğu zaman onun gibi şair tabiatlıydı. İşte ağzından mavi dumanlar çıkaran, cam cam, billur billur, fanus fanus, çeşmibülbüller gibi yaşayan adam. İşte bütün haftalığını bir günde harcayan Panco, işte hikâyeciye şairce oyunlar oynayan Yani Usta, işte topal martı ile konuşan balıkçı.

Sait çok iyi bildiği bu insanların yaşama kavgasını pek anlatmıyordu. Bu kavganın hikâyesi nedense onu ilgilendirmiyordu. Bizler ondan bu hikâyeyi istiyorduk. Gelgelelim anlatmıyordu işte.

Artık anlatamaz da. Ama bizler, bu bizlere en yakın insanların yaşama sevinci ile ilgili davranışlarını derinlemesine, gene en çok onun hikâyelerinde bulacağız. Onun hikâyelerini okuyup sokağa çıktığımız zaman bir evin damını, uzakta uçan bir kuşu, yaprakların arasında denizi görünce birileri arkamızdan “hişt, hişt!” diye seslenecek.

Yaşar Kemal

Sait Faik’i yapıda ve özde modern hikâyeciliğimizin babası sayıyorum. Sait, bence Türkçenin dar hudutlarını zorlamış, ilk defa doğru dürüst, gerçek anlamıyla Türkçe yazmış ilk Türk yazarıdır. Sait’ten önce hiçbir yazarımızda bütün nüanslarıyla sıcaklığı, açıklığıyla Türkçe yoktur. Kalıplaşmış bir Türkçe vardır. Gerçek Türkçesiyle birlikte, hikayelerinde anlattığı, bir düş içinde görünen insanları da gerçektir. Düş dünyası Sait’in gerçekçiliğinin üstüne çekilmiş bir cila gibidir.

Sait her yönüyle halktandı. Onları seviyordu. İhtiyar hallacı, Ramazan’ı, Panco’yu, Melek’i, Kondosi, hani Birtakım İnsanlar’daki Ali Rıza var ya, Hikmet var ya, onları candan seviyordu.

Bıraktığı on üç eseri aşkla, sevgiyle, tonla dolu bir destandır. Bir büyük şehrin, fakir, emeklerinin karşılığını alamayan iyi insanlarının destanıdır.

Said’e yüreğim çok yandı desem kaç para eyler…

Refik Halid Karay

Dünyayı ve insanları çok sevdiğim halde bu muhabbeti Sait Faik kadar tatlılıkla ve kendime mahsus bir şehfatle belirtemediğimi biliyorum. Tatlı adamdı ve tatlı sanatkâr…

Şimdiye kadar her biri kıymetli birer birer etüt olan eserlerini hazırlamıştı. Büyük bir tablo veya bir konstrüksiyon meydana çıkarmasını bekliyorduk.

Ölümü, belki edebiyatımızı dünya edebiyatına katacak beşeri bir kitaptan mahrum bıraktı. Bundan dolayı da kederliyim.

Nurullah Ataç

Bugünkü Türk hikayesinin, Türk romanının gerçekçi olduğunu söyleyip öğünüyorlar. Hayatı, çevreyi olduğu gibi anlatmak gerekmiş. Nesnel(objektif) bir anlatı… Bir de Sait Faik’i düşünsünler. Hepsi de söylüyorlar: Sait Faik bugünkü hikayecilerimizin en özlüsü, en ustası, en büyüğü. Onda var mı istedikleri gerçekçilik? Bu adam Burgazadası’nda oturmuş, düşleri, anıları karışıyor birbirine; çocukluk, gençlik, yaşlılık yılları karışıyor birbirine, öyle yerler oluyor, anlatılan kişilerle anlatan kişileri seçemiyorsunuz birbirinden. Sait Faik bütün kişileri, her şeyi içten, kendi içinden anlatıyor da onun için. Gerçekçilik arkasından koştuğu yok. Az bulunur onun kadar öznelci yazar. Bir doğru var onda: kendi doğrusu, kendi içindeki doğrusu.

Reşat Nuri Güntekin

Hangi tarafından bakarsanız bakın, Sait Faik bugünkü edebiyatımızın en değerli, en orijinal çehrelerinden biriydi. Bütün genç, orta yaşlı ve yaşlı nesillerin; ileri aydınlarla beraber orta halli okur yazarların, bizde pek az görülmüş bir ittifak ile sevip saydıkları bir insandı. Sonra bu sevgi ve saygıyı, sevgi ve saygıların en makbulü saymak lazım gelir. Çünkü içine mevki ve mansıpların, debdebeli gösterişler, kampiyon malı faziletler ve sairelerin parıltıları karışmamış bir sevgi ve saygı idi. Acısı henüz yenidir; fakat zamanla yatışıp durulunca da onun yine bugünkü parlaklığıyla suyun yüzünde kalacağına şüphe etmiyorum. Sait Türkçe’yi en iyi yazanlardan biri idi. Fakat bu kafi değildir; onun içine konacak şeyleri de bulmak lazımdır. İşte o bunu da çok iyi bilirdi. Yaşadığı zaman ve muhitin geniş bir köşesini erişilmesi güç bir kolaylıkla anlatmasını bilmiş bir yazardı. Zaman zaman küçük hikayeden romana geçmiye savaşıyor görünen büyücek yazıları (Medar-ı Maişet Motoru, Kumpanya…) ondan büyük romanların da çok iyisini bekletebilirdi. Daha eski edebiyatlarımız, muhakkak olan değerleriyle beraber, kendilerini bir nevi oyuncakçılık karakterinden sıyıramamış görünürler. Nükteler, cilveler, espriler, sürprizler… duygu ve düşüncelerin en şakaya gelmez olanlarını parlak oyuncak boyaları ile boyamak, teknik denen bir nevi oyuncakçı hüneriyle süslemek… Ayıp denecek kadar mübalağlı duygu gösterileri, ulemalık gösterileri… vs…

Sait Faik bütün bunlara müstağni bir jestle boş vermesini bilmiş görünen bir yazardı. Ancak şunu da ilave etmeliyim ki onun mazi topraklarının kalıntılarının tozu toprağı içinde başarmaya çalıştığı bu temizlik işi yalnız kendisinin değil, cumhuriyetten beri takip etmiş genç neslin ortaklaşa işi ve eseridir ve onların Sait Faik’i bu kadar tutmaları ve sevmeleri onda kendi ruh ihtiyaçları ve isteklerinin kuvvetli temsilcilerinden birini görmelerinden ileri gelmektedir.

Vedat Günyol

Sait Faik bir “sevgi” peygamberiydi. Kırk sekiz yıllık, içine en ufak bir haksızlık karışmamış, tertemiz bir ömrün akışından, içimize “insan sevgisi”nin o ılık, o tatlı, o aziz büyüsünü, en asli tarafıyla bir o salabildi.

Büyük büyük haksızlıklara, namussuzluklara baş kaldıran, hep zayıfın, hakkı yenmişin tarafını tutan, hikayelerine serpili o “oturmaz düşünce”lerinin kaynağını ararken , şu güzel düsturunu nasıl hatırlamazsınız: “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.”

Adnan Özyalçıner

Sait Faik'in “Alemdağ'da Var Bir Yılan” kitabının ilk hikâyesindeki koz helvacıya geçenlerde rastladım: “Haberin var mı, bizim katip ölmüş.” dedi.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın