YAZARLAR VE MEKTUPLARI ÜZERİNE METAFORLU İNCELEME

Franz Kafka 

Yazarlar ve mektupları… Mektuplar…  Mektuplar, bana hep yarım kalmış aşkları çağrıştırıyor. Mesafelerin yakınlaştığını, savaşın kanlı yüzünü, arkadaşlıkları, edebi konuşmaları, ama hadi dökelim eteğimizdeki itiraf taşlarını, ille de aşkları… Sonra Kafka’ya bakıyorum. Babasının despot yüzüne söyleyemediklerini, ona hiç göndermeyi düşünmediği mektuplara döküşüne ve bizim de paylandığımız acısına bir kez daha nedense şaşıyorum. İşte o zaman mektup kavramı kafamda bir kez daha dönmeye başlıyor. Fark ediyorum ki bizi yazarının hayatına bir otobiyografiden daha yakın kılıyor insanı. Şimdi hangimiz Kafka’nın babasına yazdığı şu cümleyi okuduktan sonra kendini ondan uzak sayabilir ki?

“Bana sözcükleri çok erken yasakladın. ‘İtiraz istemem!’ şeklindeki tehdidin ve aynı zamanda kaldırdığın el, o günden beri aklımdan çıkmıyor.”

Kafka’nın yüzüne kalkan o el, mektubun sonunda sanki birden yüzümde şaklıyor. Bir mektup, beni bir başka dünyanın paydaşı ediyor. Bu kelimelerin sihri değil de nedir? Her ne kadar çoğu mahrem sayılan mektuplara nasıl da edebi değer yüklemişiz ve öylesine sıradan, içimizi sızlatarak okuyoruz diye şaşıyor olsam da Babaya Mektup için bir yanım Max Brod’a teşekkür ediyor. Nasıl etmesin!

Burada bir teşekkürü de bir süredir mektuplarımı kaybeden postacıya göndermek istiyorum. Evet, ben de mektup yazıyorum. Edebiyat üzerine konuştuğumuz, birbirimizi hâlimizden vaktimizden, teknoloji dışında bir de duygu yüklü, haberdar etmek istediğimiz bir mektup arkadaşım var. Yaşadığımız çağda buna bir “oyun” diyorum ben. Neyse uzatmayayım, bu oyunu ben başlattım. İşimi sağlama almak için mektubumun sayfalarının, -evet, doğru, sayfalar sürdü- fotoğrafını çektim. Nereden bilirdim mektubumun eninde sonunda fotoğraf karelerinden okunmak zorunda olacağını…

Ben kendimden notlara bile dalmışken, mektubun ziyadesiyle romantik sularında gezindim. Tabii yine bir de işin rasyonel yanı var. Nihayetinde mektup sadece biz edebi zevk duyalım, kâh gülelim kâh gözyaşı süzelim diye yazılmıyor. Edebiyat dünyasına içeriden bir bakış açısı kazandırması, çok sevdiğimiz eserlerin ortaya çıkarken yazarının yaşadıkları da madalyonun esas yüzü ve öylece tüm dünya edebiyatının üzerinde asılı duruyor. İnsana, hiçbir zaman hiçbir duyguda yalnız olmadığını, aşkın da ailenin de ve hatta savaşın da acısının bir zamanlar onların kalbini de ne denli sızlattığını âdeta bir tepside sunuyor. Elimize alıp dişlediğimiz bir kanlı portakala dönüşen mektuplarla yudum yudum içilen bardaklarca su, bir anda ruhumuzun dansına karışıyor. Öylesine şenlikli bir dünyanın kapılarının anahtarı işte belki bu…

Cemal Süreya 

Şimdi benim düşündüklerim ve edebiyatın gerçeklerinin yanında, yazının tam da bu noktasında birkaç örnekleme yapmam gerekiyor, değil mi? Doğru, yapmalıyım da. Hangisinden başlasam, hangi mektubun birkaç satırı ile yudumlansak derken, kenarda biriktirdiğim pullarıma, hiç yazmadığım, yazıp da göndermediğim mektuplarıma göz kırpıyorum. Hayali ve içten… Cemal Süreya’nın eşi Zuhal Tekkanat’a hastanede kaldığı on üç günlük zaman diliminde yazdığı mektuplardan (On Üç Günün Mektupları) şöyle bir iki cümle düşüyor aklıma:

“Sensiz hiçbir şey olmuyor. Her tasarım, her projem seninle. Bir su akıyorsa, bir bulut geçiyorsa, hep seninle…”

İnsan, zamanın bir yerine mühürlenmiş bir aşka tanık olmanın o sızılı duygusunu asıyor boynuna birden; madalyonun sayısız yüzünden biri yine öylece sallanıyor.

Ahmed Arif

Konu aşk olunca Ahmed Arif de hatırlatıyor kendini, daha nice birçok isim gibi. Leylim Leylim adlı kitapta okuyabildiğimiz satırlardan birkaç cümlesinde şöyle geçiyor Arif’in Leyla Erbil’e özlemi:

“Çok öskedim seni. Öskedim, bizim doğu dialektinde özledim demektir. Neyini, nereni, hangi halini desem ki? Sesini öskedim örneğin. Yüzünü, şeytan çocuk gülüşünü, öfkeni, yeryüzünü ve kaskatı canımı ısıtan varlığını. Şükür varsın. Oturup "Nasılsın?" diye açabilir insan. Sevinebilir, övünebilir, ağlayabilir insan. Ne tuzsuz şeydi şu dünya be. Geldin, buldun, şenlendirdin, insan ettin beni. Yemeyip-içmeyip, yatmayıp-uyumayıp, seni anlatmalı bu yürek.” 

Tezer Özlü

Leyla Erbil demişken, bir de Tezer Özlü ile mektupları var tabii, ona da değinmeden geçmek olmaz. Bu mektuplarda Özlü’nün topluma bakışını, meseleler üzerine kişisel düşüncelerini de görüyoruz. İki yakın arkadaşın birbirine yazdıkları, bugünü anlamamıza dahi yardım edebilir nitelikte. Birkaç cümle de oradan eklemeliyim:

“Biz, kimse ile yaşayamıyorsak da kendimizle yaşayan, kendi içimizde gece gündüz mücadele eden insanlarız. Ben de her zaman yaşamın kendisini yazı dünyasından daha önemli bulduğum için, bakmaya, algılamaya, insanlarla konuşmaya devam ediyorum…”

Yeniden aşka dönüyorum. Franz Kafka, konu aşk olduğunda bir kez daha gelip yerleşiyor bu yazının cümleleri arasına. Milena’ya Mektuplar’da altını çizdiğim pek çok cümleden birinde, ki kitabın baştan sona çizili olduğunu itiraf edebilirim, şöyle diyor Kafka:

“Mesela neden senin odanda duran, sen sandalyende ya da çalışma masanda otururken, uzanırken ya da uyurken seni bütünüyle gören, mutlu bir dolap değilim? Neden değilim?”

Rainer Maria Rilke 

Bir diğer önemli mektup yazarımızsa Rainer Maria Rilke. Son mektubunu ölmeden birkaç gün önce ilk aşkı Lou Andreas Salome’ye yazan Rilke, “Son Mektup” adlı eserde de yer aldığı gibi, mektubun bir yerinde şöyle diyor:

“Görüyorsun, uyanık tabiatımın beni yıllardan beri hazırladığı, uyardığı durum buymuş. Bu uzun istirahat boyunca, yardım, düzeltme ve belirsiz tashih çalışmalarıyla kendini helak eden tabiatım, şimdi bu durumdan nasıl kurtulacağını bilmiyor. Dayanılmaz acılarla dolu bu son duruma düşmeden önce benim gibi o da bağırsak nezlesiyle cebelleşmek zorunda kaldı.

Lou, kendi hiyerarşilerim içerisinde fiziksel acıya, gerçek, büyük acıya nasıl bir yer ayırdığımı biliyorsun. Fakat bu, temiz ve sıhhatli havaya tekrar kavuşulması şartıyla geçerli, istisnai nitelikte bir şeydi. Oysa şimdi acı her tarafımı kaplamış. Benim benliğim hâline geliyor. Gece gündüz!

Nereden cesaret bulmalı?

Rainer’in.”

Emile Zola 

Rilke’nin hemen ardından göz atmak istediğim isim Emile Zola. Uykusunda, bacadan sızan gazdan zehirlenen Zola, bu elim kazadan birkaç gün önce arkadaşı Alfred Breneau’ya yazdığı mektupta, hummalı çalışmalar içinde olduğunu anlatmaya şöyle başlıyor:

“Sizi kendimden haberdar etmek ve görüşmekten büyük mutluluk duyacağımı söylemek için yazdım.”

Bu cümle bile başlı başına insanın yazma isteğini, paylaşma ihtiyacını ve mektubun değerini özetliyor âdeta…

Victor Hugo

Victor Hugo’nun son mektubu düşüyor önüme arşivden. Hugo, bu mektubu kendisine bir eserini yollayan Charles Franju adında bir emekçiye yazıyor. Hugo’nun yaşama sunduğu son cümlesi, bu mektuptan yola çıkarak şu oluyor:

“Sevmek, harekete geçmektir.”

Marcel Proust

Hayatının büyük bir bölümünü ağır hasta ve astımlı olarak geçiren Marcel Proust da arkadaşına bir mektubunda içi dolu şu iki kelimelik cümleyi yazıyor:

“Yaşarsam görüşürüz.”

Stefan Zweig 

Öyle çok mektup var ki hafızamda, edebiyatın renkli sayfalarında uçuşan… Hangi birini yakalasam diğerinin boynu bükük! Yakalayabildiklerim şimdilik bizim, buraya alamadıklarım hepinizin boynuna birer kolye olsun, olur mu? Çünkü ben yazımı Stefan Zweig’ın intihar mektubuyla sonlandırmaya karar verdim az önce. Bir sebebi yok, içimden öyle geldi diye. Olur ya bazen öyle, bazen değil gerçi, hep olur ya! “Öyle işte!” deyip mektuba geçmek istiyorum. Aşkı yudum yudum içtik, şimdi hep birlikte kanlı portakalı dişleyelim…

“Kendi isteğimle ve bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce son bir görevi yerine getirmeye kendimi mecbur hissediyorum. Bana ve çalışmalarıma böyle iyi ve konuksever şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya’ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. Her geçen gün bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim. Benim lisanımın konuşulduğu dünya, bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa’nın kendi kendisini yok etmesinden sonra hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu. Ama hayata 60 yaşından sonra yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyacım vardı.”

Unutmadan, siz portakalı bir kez de Virginia Woolf için dişleyebilirsiniz…

Ha bir de yazının -hatta artık buna da “mektubum” demeliyim- başında kendi mektuplarımdan bahsetmiştim ya, onların da edebi değerinin olacağı günlerin gelmesini diliyorum. Nihayetinde mektupların hep bir zamanı vardır, değil mi?


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın