SUAT DUMAN: KADIN KARAKTERLERİN POLİSİYEYE ÇOK YAKIŞTIĞINI DÜŞÜNÜYORUM

Suat Duman 

Cinayet Mevsimi, Müruruzaman Cinayetleri, Dünyanın Leşleri ve Rakun romanlarıyla tanıdığımız Suat Duman aynı zamanda yeni denemelere ve kendi sınırlarını zorlamaya da açık bir yazar. Duman, 1918 İstanbul’unda dedektif bir paşa kızı ve onun Fransız bir gazeteci olan arkadaşı ile tanıştırıyor bizleri: Ferda ve Miette. Üstelik bir değil, iki macerayla birden! Suat Duman’la Kalbim, Kimsesiz Yurdum ve Ah Dehşet, Dehşet Dehşet! romanlarından yola çıkarak polisiye, tarih ve yeni yolculuklar üzerine sohbet ettik.

Röportaj: Ece Karaağaç

DÜNYANIN LEŞLERİ, POLİSİYEYE BAKIŞIMDA VE ONU ÜRETME BİÇİMİMDE YENİ BİR KEŞİFTİ BENİM İÇİN

 

- Dünyanın Leşleri ve Rakun’dan günümüze yaklaşık iki yıllık bir zaman zarfı var. Bu süre nasıl geçti senin için?

Dünyanın Leşleri 2015’in Aralık ayında yayımlandı, beş yıl olmuş neredeyse. Rakun da 2018’in Nisan’ında çıktı. Konuşmaya Dünyanın Leşleri’yle başlamak şu anlamda anlamlı geliyor bana: Dünyanın Leşleri polisiyeye bakışımda ve onu üretme biçimimde yeni bir keşifti benim için. Yürümek istediğim yolu bulmak gibiydi; dil, atmosfer ve üslup bakımından. Rakun’u belirleyen kitap da Dünyanın Leşleri oldu. Tabii aynı izleği takip etmiyor kitaplar. Rakun’un derdi bambaşkaydı. Rakun’daki çabam polisiye muammanın kurgunun doğrudan kendisi haline gelmesi, kurgunun bir muamma olmasıydı. Rakun’dan 1918 serisine ilerleyen o iki yılda bir yandan Rakun’un ikinci romanını yazmaya, bir yandan da 1918’in hikâyesini not etmeye başladım. Nasıl ki Dünyanın Leşleri’nde dil ve atmosfer olarak önceki romanlarımdan bir kopuş varsa, 1918 serisinde de günümüzden bir kopuş olmasını istedim. O yüzden yaklaşık 100 yıl geriye; bu trafiğin, kalabalığın, cep telefonlarının olmadığı, suçluların parmak izinin dahi alınamadığı, telefonlarımızla bile isteye her an verilerimizi ve konumumuzu paylaştığımız bu dünyadan uzak, suçun da suçlunun da tespitinin kolay olmadığı, Sherlock Holmes’lerin ya da Hercule Poirot’ların sadece gri hücrelerini ve hayranlık uyandırıcı gözlem güçlerini kullanarak suçu ve suçluyu analiz ettikleri döneme gitmekti amacım.

 

- Daha evvel yazdıklarında tarihi kurgunun alanına giren bir yazar değildin. Bu anlamda sadece dedektif karakterini değil, kendini de mi zora sokmak istedin?

Sorunun cevabı evet, ama tek gerekçesi tarihi kurgu olması değil. Aynı zamanda bir kadın karakter yazmak istedim. Kendime yasaklar koyarak yazmak istedim. Günümüzün kent hayatını anlatmayı seviyorum, bundan sonra da farklı romanlarımda yapacağım bunu. Ama buna alıştım, bu benim için bir iddia olmaktan çıktı. Tarihi kurguda beni korkutan tarihi detaylar değildi, bunları döneme dair eserleri inceleyerek edinebiliyorum. Bir yandan da bu yurdun insanıyız ve insanları tanıyoruz. Benim için işin iddia kısmı modern çağın öncesini tahayyül edebilmekti.

 

- Peki hikâyene fon olarak neden 1918’i seçtin?

Gaddar bir dönem aslında 1918. Savaşın henüz bittiği ve yenilerinin kapıda olduğu… Bu dönemde kahramanlar hep erkek, çünkü dönemin karakteri de bu. Silahların konuştuğu, silahlardan kaynaklanan sorunların yine silahlarla çözüldüğü bir dönem. Dönemin dili de karakteri de hep erkek. Bir yandan bunu aşmak istedim. Beri yandan bundan önceki romanlarımda kadın karakter yaratmak, çok altından kalkamadığımı düşündüğüm bir şeydi. Etik açıdan bununla da başa çıkmak ve kendimi bu konuda sınamak istedim.

 

- Peki bu sınamada karşına ne gibi zorluklar çıktı, nelerle yüzleşmen gerekti?

Tabii alışkanlıklar var. O döneme ait bir kadın nasıl tartışır, nasıl kavga eder, hatta bir cinayeti çözmeye çalışırken nasıl koşar? En küçük ayrıntılara kadar üzerinde düşünmem gerekti. Karakterlerimi çok kadınsı özelliklerle tanımlama tuzağına düşmek, onların bir aynanın karşısında çok fazla görmek istemedim. Kadınlığının altını çizmeden, onu hikâyenin içinde var etmeye çalıştım. Kastettiğim şu; 1918 yılında o dönemin modern ve ilerici sayılan bir kadınısınız ve karşınızda alalade bir haydut var. Haydut için çarpıcı olan iki şey var: Biri yakalanmak, diğeri de onu yakalayanın bir kadın olması. Şimdi bu durumla nasıl baş edecek? Kadın ona bir ders veriyor orada,  “Buna alışın, sizi kadınlar da yakalayacak bundan sonra,” diyor. Bu dersi hem topluma da veriyor üstelik. Öte yandan o kimliğini de bir parça unutturmak zorunda, çünkü o evvela bir dedektif. Kadın kimliğinin altını hangi anlarda çizmeli ve hangi anlarda unutturmalı? Bu ikisi arasında gidip geldim.

KADIN KARAKTERLERİN POLİSİYEYE ÇOK YAKIŞTIĞINI DÜŞÜNÜYORUM

 

- Söylediklerin arasında en çok “Artık kadınlar da sizi yakalayacak,” cümlesi ilgimi çekti. Çünkü itiraf etmek zorundayız ki polisiye hâlâ bir parça da olsa erkek egemen bir tür. Özellikle dedektif karakterlerde kadınlara hâlâ daha az rastlıyoruz. Aklıma gelen örnekler Miss Marple, Rizzoli ve Isles, Nancy Drew. Ama sanırım bir seferde çok fazla kadın dedektif de sayamam. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?

Aslında polisiyenin kurallarını koymuş yazarlardan biri kadın: Agatha Christie. Ama biz Agatha Christie’yi de büyük oranda Hercule Poirot ile hatırlarız, Miss Marple da bir çeşit Poirot’dur. Agatha Christie de o reflekse sahip yani, erkek bir dünyada nefes alındığının farkında. Miss Marple’da da bence onu tam anlamıyla kıramıyor. Ama bugüne geldiğimizde polisiye dizilerde onlarca kadın dedektif var ve çok başarılılar bence. Edebiyatta ise kadın karakter sınırlı, ama kadın yazar sayısı çok fazla. Bugün Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin üyelerinin sanırım yarıdan fazlası kadın. Dolayısıyla bunun büyük bir ivmeyle kadınlar lehine döndüğünü düşünüyorum, dönsün de. Kadın karakterlerin polisiyeye çok yakıştığını düşünüyorum. Bunu özellikle 1918 serisinde Ferda ve Miette karakterlerine çalışırken daha çok hissettim.

 

- 1918 serisinde kadın dedektifin Ferda’yı ve maceralarını arkadaşı Miette’in gözünden izliyoruz ve zaman zaman da Miette’in bakış açısı bir tür “tanrı anlatıcı” halini alıyor. Bu tercihinin sebebini merak ediyorum.

Miette Fransız bir gazeteci ve aslında bu romanlar Miette’in gazetesine yazdığı hikâyeler. Benim kafamdaki düşünce buydu. Romanların onun işgal altındaki İstanbul’dan Paris’teki gazeteye geçtiği haberler gibi olmasını istedim. Tanrı anlatıcı tespitini yaptığın için söylüyorum, mümkün olduğunca nesnel bir bakış açısı olması için onu bir yabancı olarak seçtim. Tamam, Ferda’nın çok yakın arkadaşı, ama I. Dünya Savaşı sırasında Fransa’da bütün erkekler cephedeyken kadınlar cephe gerisinde çok aktifler ve ciddi bir kadın hareketi de yaşanıyor. Önce atölye ve fabrikalarda çalışmaya başlıyorlar, sonra hastanelerde. Neredeyse cephe gerisini kadınlar yönetiyor. Hayatı bu kadar üstlenmek kadın hareketinde de bir sıçrama yaratıyor, ta ki 1918’e kadar. 1918’de erkekler cepheden döndüğünde kadınlar çok büyük bir hızla kovuluyor hayattan ve yeniden eve gönderiliyorlar. Bu aslında kadın hareketinde yeni bir evreye de yol açıyor. Fransa’dan gelen Miette böyle bir arka planla geliyor, işgalci bir devletin gazetecisi gibi gelmiyor. Kendi ülkesinde de çıkışlar arayan bir hareketin temsilcisi o. Dolayısıyla onun bu nesnelliği, dönemin İstanbul’unu anlatırken işime yarayacaktı. Bu yüzden tercih ettim hikâyeyi Miette’in anlatmasını.

1918 SERİSİ ON ROMAN OLACAK

 

- Ferda ve Miette’in ilişkisi bana Sherlock Holmes ve Dr. Watson hatırlattı. Konu polisiye olunca senin ilham kaynakların neler?

Sherlock Holmes ve Dr. Watson neredeyse altımızdan çekilse bir daha nasıl ayağa kalkacağımızı bilemediğimiz bir temel attılar polisiye inşaatına. O yüzden, adı anılsın anılmasın, hepimizin temel referansı gibi bir şey. Ama kendi adıma özellikle 1918 serisine esin veren şey klasik polisiyelerden ziyade Hergé’nin çok sevdiğim Tenten serisi oldu. Tenten karakterini ve yaratıcısı Hergé’yi de çok seviyorum. Karakter de, yazarın kendisi de ömür boyu gelgitler yaşıyor. Tenten’in her macerasında Tenten hayattan bir şey öğreniyor, çünkü her maceradan önce Hergé bir şey öğrenmiş oluyor. Tenten kimseye benzemiyor, öksüz ve yetim gibi. Aslında Hergé de öyle sayılır, babasını tanımıyor. Tenten’in hayatında Kaptan Haddock var, çok eski bir korsan ailesinin bir ferdi, Hergé’nin soyu da oralara kadar gidiyor. Tenten’in bir gazeteci olarak dünyanın türlü yerlerinde maceradan maceraya koşması, onun için sınır diye bir şey olmaması, her an başka bir yerde olabilmesi ve hikâyelerde hiç silaha başvurmadan tehlikeden kurtulması, o çocuksu doku çocukluğumdan beri beni çok etkiliyor.

 

- Peki, son olarak, Ferda ve Miette’in yeni maceralarını da okuyabilecek miyiz?

Tabii. 1918 serisi on roman olacak. 13 Kasım 1918’de başlıyor, onuncu kitap da 16 Mayıs 1919’da bitecek. Yaklaşık altı aylık bir döneme tekabül ediyor. Hem İstanbul’un hem de genel olarak savaş sonrası Türkiye’nin ne olacağına dair hiçbir netliğin olmadığı bir dönem. Aslına bakarsan, yüzyıllara yayarak düşünüyorum da, belki de hiç kimsenin ne olacağını kestiremediği tek dönem bu altı ay. Genel olarak yirminci yüzyılın ilk çeyreği, özel olarak da bu altı ay beni hep cezbediyor. Benim için bu dönem, bu belirsizlik, kaos tamamen öznel fikrimce 16 Mayıs’ta bitiyor. Hemen akabinde başlayacak Kuvayi Milliye hareketinin önderinin yola çıktığı tarih. Bundan sonra kaos yavaş yavaş çözülüyor. Böyle bir dönem hep büyük hikâyelerle anlatılıyor, savaşlar vesaire. Öte yandan geride de bu otorite boşluğundan faydalanan bir dünya var. Bu kaosun nereye gideceğini bilmeyen ve bu kaostan faydalanmak isteyen kimi sıradan insanlar var. Ferda ve Miette ile birlikte ben o sıradan insanlar arasındaki adi suçlar ve polisiye dünyaya bakma fırsatı buldum. Bu fon beni zaten çok cezbediyordu. Bu fonun önünde de polisiye hikâyemi anlatabileceğimi düşündüm. Umarım başarabilmişimdir.                            


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın