BALTALAR ELİMİZDE

Üzerinde çalıştığımız bir çocuk kitabında, illüstratör arkadaşım eskizleri çizerken, “Çocuk kitabında karakterleri ellerinde kılıçla resmetmek uygun mudur?” diye sormak zorunda kaldı. Savaş anlatısının yapıldığı bir çizimde kılıç kullanmanın uygunluğunu tartışmak ya da bu tartışmayı yapmak zorunda kalmak, kulağa absürt geliyor kuşkusuz. Hele ki metinde şiddete doğrudan ya da dolaylı bir şekilde övgüde bulunmuyorsanız...

Bu tartışmaya yol açan sorunu aslında hepimiz gayet iyi biliyoruz: Sosyal medyadaki linç kültürüyle ittifak kuran yetişkin kaygıları. Kaygının aslında ne kadar kolay beslenen bir ruhsal durum olduğu aşikâr. Aslında hepimiz bunu farklı konularda ve dönemlerde deneyimliyoruz. Boş arazilerden korkuyorsunuzdur, daha sonra sokaklardan korkmaya başlarsınız, apartman kapısına çıkamaz hale geldikten sonra da pencerelere yaklaşmamaya, evinizin karanlık odasında vakit geçirmeye ve en sonunda yorganın altından elinizi bile uzatamamaya başlarsınız. Abartıyor muyum? Bir uzmandan yardım almayınca kaygılarınızı nerelere kadar taşıyabileceğinizi denemek ister misiniz?

Şimdi bu büyüyen kaygıların, herhangi bir konuyu muhatabına ulaşmadan önce sosyal medyada afişe etme kültürüyle ve tepkiyi hemen lince çevirmek önceliğiyle birleşmesi sonucunda, bütün kaygı sahipleri, çocuk kitapları konusunda eli sopalı bir ahlak bekçisine dönüşmüş durumda.  Üstelik bunu kitaba da, edebiyata da en uzak noktadan yapıyorlar. Okumadan, içine dalmadan,anlama-ya ve keşfe izin vermeden, doğrudan “denetim” noktasından yaklaşarak. Elbette çocukluğumuzda okuduğumuz, diyetini ödemek için kolunu kesip fırlatan adam ya da kesilen başını düşmana vermemek için başsız bedeniyle ayaklanan şehit öykülerinin savunusunu yapmıyorum. Ama şunu da soruyorum: Çocuk kitaplarında sınırı nerede, nasıl, neye göre belirleyeceğiz?

Çocuklara tarihi anlatırken, ki tarihin dönüm noktalarını ciddi ölçüde savaşlar oluştururken, bu anlatımı nasıl yapacağız mesela? Savaş karşıtı ya da yanlısı olmaktan da bahsetmiyorum bu arada, en basit şekliyle çocuklara tarihi aktarmanın yolunu yordamını düşünüyorum. Sonuçta savaşlar çelik çomaklarla yapılmıyor ve savaşın kazananı taş-kâğıt-makas oyunuyla belirlenmiyor. Bu durumda, elbette tarafların birbirlerini nasıl deştiklerini değil, ama bir savaşın nasıl yapıldığını ve sonucun nasıl belirlendiğini de anlatmak zorundayız diye düşünüyorum.

Hal böyle olunca illüstratör arkadaşıma sormak zorunda kaldım, “İyi de, bu durumda Malazgirt Meydan Savaşı’nın resmi nasıl olacak? Boş bir arazinin yanına Malazgirt tabelası mı koyacağız? Ya da Alpaslan’ın portresini mi çizeceğiz?Kaygının mantıktan uzaklaşmaya başladığı noktada, sakin kalabilenler ve konuya önce sorularla yaklaşabilenler olarak katılım göstermemiz de boynumuzun bir borcu.

Bu tartışmalar elbette kurgu edebiyatta daha çok karşımıza çıkıyor. Savaş ortamında geçen kurgular, okurda derin izler bırakıyor. Özellikle dünya savaşlarını temel alan anlatıların bıraktığı etki daha da derin... Son günlerde okuduğum, hatta galiba ömrü hayatımda okuduğum en başarılı kitaplar savaş ortamındaki çocuğun anlatıldığı kurgulardır diyebilirim.

Bu alanda, son zamanlarda okuduğum en etkileyici kitaplardan biri İyi Geceler Bay Tomdu (Beyaz Balina Yayınları). İkinci Dünya Savaşı sırasında, Almanların Britanya, özellikle de Londra üzerinde gerçekleştirdiği saldırılardan çocukları korumak amacıyla, çocukların kuzeydeki kırsallarda yaşayan ailelerin yanına gönderildiği bir dönemi anlatır Michelle Magorian. Güvenlik nedeniyle yerinden yurdundan edilen bu çocukların, sığındıkları bölgelerde, şehirli oldukları için aşağılandıkları, ev ve aile hasretiyle kaçıp kaçıp Londra'ya ulaşmaya çalıştıkları hayatlarına konuk oluruz bu kitapta. Baş karakter Willie'nin travmatik hayatından kurtulup Bay Tomla kurduğu yeni hayatına ve bu yeni hayatında kendini var etmesine tanık oluruz. Savaşı bize bir çocuk gibi hissettiren bir roman, İyi Geceler Bay Tom... Kitabın sonuna kadar sığınmacı hayatı yaşatıyor bizlere, alışık olmadığımız yataklarda uyutarak.

Derdini rahat dışa vuramayan bireylerin özellikle savaş sırasında yaşadıklarına ve hissettiklerine de uzak kalıyoruz. Tahayyül edemiyoruz çünkü kendini ifade edemeyenin içinde bulunduğu durumu. Böyle olunca da kendi yargılarımızla dikip biçiyoruz onların ruh haline giydirebileceğimiz elbiseleri. Elbette çoğu zaman oturmuyor bu elbiseler.

Çocukların insanlar içinde savaştan, özellikle cephe gerisindeki savaştan en çok etkilenenler oldukları aşikâr. Bunun yanında belki hiç düşünmediğimiz bir konuyu da Michael Morpurgo sunmuş bize: Savaşlarda kullandığımız” hayvanlar. Tudem'den çıkan Savaş Atı’nda, bir atın sahibinden alınıp savaşta bir rütbelinin binek hayvanına, savaş makinelerini çeken yük hayvanına, sıhhiye atına dönüşmesine; çeşitli şartlarda savaşta hayatta kalmaya çalışmasına, savaş öncesi hayatından nerelere kadar sürüklendiğine şahit oluyoruz. Ana karakterin insan olmaması, dünyanın efendisi” bizlerin çıkardığımız savaşlarda, suçlu” ve mağdur” diyebileceğimiz ikili kutupta yalnızca ve yalnızca “suçlu” olduğumuzu anlatıyor.

Tudem, savaşı konu alan çeviri çocuk edebiyatında oldukça başarılı bir seçki çıkarmış. Bu seçkideki yazarlardan biri de John Boyne... Çizgili Pijamalı Çocuk ya da Zirvenin Dibindeki Çocuk muhtemelen hepimizin bildiği eserlerdir. Yine de hatırlamakta fayda var. Bir çocuğun yetişkin dünyasına nasıl da uzak olduğu ve bu dünyada yetişkinler tarafından nasıl da yontulduğu” gerçeğini çok güzel anlatır John Boyne. Özellikle Çizgili Pijamalı Çocuk, baş karakterlerin olmaması gereken” dostluğunu ve bu dostluğun yetişkin dünyadaki karşılığını” görmek açısından çok değerli bir eser.

Örnek olarak verdiğim bu üç eserde de elbette patlayan bombalara, toplama kamplarına, cephelere ve sıcak savaşlara şahit oluyoruz. Daha farklı bir anlatım bekleyebilir miyiz? Bunlardan arındırılmış bir anlatı neyi yansıtabilir?

Yetişkin dünyanın kaygıları dev bir dalgaya dönüşüp, bu linç kültürüyle bağlarını sağlamlaştırdıkça, çocukla birlikte sorma ve anlama cesaretini göstermedikçe, çocukları şiddetten, savaştan, dünyadan koruyacağız diye onları bilemeyen, deneyimleyemeyen, öğrenemeyen birer ipekböceği haline getireceğiz. Burada örneğini vermeye çalıştığım, savaş gibi üzerine konuşulması gereken konulardan bir bir uzaklaşmanın zararını tartışmanın zamanı geldi de geçiyor...


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın