DÜŞÜK BÜTÇELİ DÜNYA TURU

"Dur şimdi karıştırma kafamı. Burada var bir, bu iki, bu üç... Hah bu dört... Dört... Dört... Tamam dur söyleme!.. Hah şu da var! Kaç oldu? Bence altı..."

"Anne amcam saymayı bilmiyor!"

"Dur hemen ispiyonlama annene be! Tamam bu birdi.. İki, üç, dört... Aman burnumun dibindeymiş be al işte beş!"

"Anne amcam gözlükleriyle bile görmüyor! Bak şurada... Şimdi de dört tane taksi bul resimde."

"..."

"..."

"Ben... bu kitabı sana almıştım!..”

...

Bu pandemi dönemiyle beraber artık bazı günler hayatın yavaşlığını ve sakinliğini daha kolay fark eder olduk. Hayatın kısa olduğu ve dolu dolu yaşamamız gerektiği üzerine yapılan söylemler artık cümle olarak bile yoruyor. Aslında hayat kısa değil, kabul edelim ve her şeye yetmeye çalışmanın, her deneyimi tatmanın anlamsızlığı ayyuka çıkmış durumda. Hal böyle olunca, “Her ânımızı doldurmanın, her zamanı değerli kıymanın mantığı ne?” diye sorabiliyor muyuz kendimize? Artık özgürce, vicdan azabı duymadan, "Bugün hiçbir şey yapmadım. Uzandım ve sadece tavana baktım," diyebiliyor muyuz? O zaman o bucket list’lerin canı cehenneme dostum!

Ama bir yandan da istemsiz şu soru geliyor aklıma: Biz zincirlerimizi yavaş yavaş gevşetiyor ve belli bir rahatlığa ulaşabiliyor, en azından bunun üzerine düşünebiliyorken, çocuklar da aynı şekilde, aynı rahatlığa ulaşabiliyor mu? Öyle ya, aslında bu zincirlere vurulmamız da üç aşağı beş yukarı aynı kaynaktan geliyor: Bir “eser” olarak yetiştirilmemizde. Bunu elbette suçlama amaçlı söylemiyorum, ebeveynlik büyük bir vicdan meselesi. Sonuçta, çocuğumuzun ileride, hiçbir konuda “bizim yüzümüzden” eksik kalmaması gerektiği düşüncesi, hem vicdan azabını hem de kaygıyı peşinden getiriyor. Uç noktada bu bizi, mükemmel yetişen çocuk, proje çocuk, bir esere dönüştürülen çocuk gerçeğine götürüyor. Elbette, bunun doğrusunu yanlışını etraflıca tartışmak uzmanların bileceği iş...

Çocuğun kültürel donanımı da bu yetiştirmenin getirisi olarak dolu dolu edebi eserlerin okutulmasından geçiyor. Ama şimdi başa dönecek olursak, canı istediğinde koca bir günü tavana bakarak geçiren, bu özgürlüğü kullanan ya da kurgulamaya çalışan biz yetişkinler, aynı özgürlüğü kültürel alanda çocuklara sağlasak ne olur? Çocuk bir gün, bir süre tek bir edebi eser dahi okumasa, yetişkinler ebeveynlikten, çocuklar da gelişimlerinden kalmış mı olur? Çocuk biraz da kitabın kurgu dışına baksa, oyun yanını tatsa nasıl olur?

Çocuklara bu imkânı sağlayan epey kitap çıkıyor karşımıza. Çocukların kitapları bir etkinlik aracı olarak da kullanabileceği ya da sadece kitaptaki görsellerle vakitlerini geçirebilecekleri, birbirinden başarılı çalışmalara denk gelebiliyoruz. Örneğin Büyük Şehir Araştırması (Yapı Kredi Yayınları), Kitap Nasıl Okunur? (Çınar Yayınları) ya da Domingo'nun yine güzel bir çalışması olan Atlas...

Kitabı elinize aldınız, çevirdiniz, salladınız, altüst ettiniz... Sonra bir de baktınız ki, yeni giysileriyle dolaşan imparatorumuz, Moby Dick'in kuyruğunun altında kalmış, ortalık perişan ve herkes sizi bekliyor. Daha doğrusu, kitaptaki karakterler bir kitabın nasıl okunduğunu bilip bilmediğinizi anlamak istiyor. Kitaptaki karakterlerin düzenlerine geri dönmeleri, sizin kitap okumayı bilip bilmediğinize bağlı çünkü. Daniel Fehr ile Maurizio A. C. Quarello'nun elinden çıkan masal karakterleriyle bezeli Kitap Nasıl Okunur?, baştan sona eğlence ve görsel şölen sunuyor okura. Kitabı elinize aldığınız an, eğlenceli bir aktivite içinde buluyorsunuz kendinizi.

Karmaşık resimlerin arasında kaybolmayı ve bu resimlerde bazı nesneler ve karakterler bulmayı da açıkçası çok severim. Rosie Heywood ve David Hancock da ne mutlu ki bizleri alıp çok güzel bir şehirde gezintiye çıkarıyor. Akşam açılışı yapılacak yüzme havuzu öncesi belediye başkanıyla beraber şehrin farklı noktalarında işe koyuluyorsunuz. Her iki sayfada bir geniş ve kalabalık bir görsel ve bu görsel üzerinde yapacağınız görevler sizi bekliyor. Kitap o kadar güzel kurgulanmış ki, sayfalar arası geçiş bile başlı başına ufak bir bulmaca niteliğinde. Bir görseli bitirdikten sonra pat diye sayfayı çevirip diğer görsele geçemiyorsunuz. Gezdiğiniz şehri gösteren kitapta da bir gezinti sizi bekliyor. Benim gibi "gören kör"lerin, çocuk karşısında tam bir hayal kırıklığına dönüşeceği Büyük Şehir Araştırması epey keyifli, oyunlu bir aktivite kitabı.

Bana göre, bu alanda, son dönemde çıkan en başarılı kitaplardan biri de, Domingo’nun yayımladığı Atlas... An gelir, günümüzün çocuklarına gıpta ederim. Saklamayacağım, Atlas’a bakınca da hissettiğim bu. Çocukluğum, evde yere serip uzun uzun incelediğim ülkeler almanağı ve ansiklopedileriyle geçmiştir. Her bir ülkenin coğrafyası, tarihi, beşeri özellikleri, gelişmişlik düzeyi ve bunun gibi onlarca bilgi arasında muhtemelen en güzel anlarımı geçirirdim. Düşük bütçeli dünya turu atıyorum odamda, daha ne olsun? Bu sebeple ülke bayrakları, dünya siyasi haritası gibi genel kültür bilgileri bende hâlâ güçlüdür. Atlas da dünyayı tanımak için çok güzel bir kitap. Almanakların yetişkin sesine kıyasla çocuğa göre bir çalışma olması da gıpta ettiğim en önemli özelliği. Sayfalarda gezerken kıtaları görmek, o kıtalardaki ülkeleri tanımak ve o ülkelerin başlıca özelliklerini öğrenmek o kadar keyifli ki... Atlas'ın sonundaki ülke bayraklarının çizimi de ayrı bir güzellik katmış kitaba. İnsanın kâğıdı kalemi ele alıp çizesi geliyor.

 Ama durun! Siz kâğıdı kalemi alıp çizmeden söyleyeyim: Atlas'ı hayata geçiren yazar-çizer ikilisi bir de aktivite kitabı yapmış bile! Kitap yine dünya kültürleri üzerine etkinliklerle dolu. Bu etkinliklerden biri de ülke bayraklarını boyayıp kendi bayrağınızı tasarlamak... Ellerine sağlık.

O zaman biz kanepede tavanı seyrededuralım, bırakalım çocuk da yere serdiği bu kurgu dışı kitapların sayfalarında gezsin, ayaklarını havada sağa sola sallaya sallaya kendini oyunlara bıraksın… Yine aklınıza geldi bucket list'ler değil mi? Sahi… neydi onlar?


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın