Yürürken Kitap Okumak Yasaktır!

Yürürken Kitap Okumak Yasaktır!

Dünya yayıncılarının yakından takip ettiği, yazarların, doğal olarak romanların kaderini değiştiren Booker Ödülü, neredeyse 20 yıllık tarihi boyunca ilk kez 2018’de Kuzey İrlandalı Anna Burns’e takdim edildi. “Sütçü” adlı romanıyla ödüle layık görülen Burns, “Artık borçlarımı ödeyebileceğim,” açıklaması yaptı. Bu ay itibariyle ödüllü roman İthaki Yayınları etiketiyle, Duygu Akın’ın müthiş çevirisiyle kitapçılarda. İsimsiz bir toplumda, isimsiz karakterlerle çok tanıdık bir hikâye okuyacağız. Romanın şifrelerine gelince... Baskı, ayrışma, toksik erkeklik ve yeni bir dünya umudu. Duygu Akın romanı tercüme etme yolculuğunu kaleme aldı tam da kitabın çıktığı günlerde, önce o metni, sonra da romanı okuyun isterim. Özetle, çeviri süreci bitse de çevirmenin zihninde metnin kalbi atmaya devam ediyor ve bu hem büyük bir şans hem de ne büyük lanet!

Büyük Tehlike: Farklı Olmak

Anlatıcımız, üç kız kardeşin ortancası ve on sekiz yaşında.

Bilmemkim McBilmemkim’in göğsüme silah dayayıp bana kedi dediği ve beni ölümle tehdit ettiği gün, sütçünün de öldüğü gündü. Sütçüyü vuranlar devletin suikast timindendi ve bu adamın vurulması benim umurumda değildi.

Bu sözlerle açıyor romanı Burns. İrlanda yakın tarihinin meşum günlerinde geçiyor hikâye, satır aralarından anlıyoruz; toplumsal paranoya had safhada, ayrışma büyük ve nefes almak zor. Öyle bir zaman ve yer düşünün ki ilginç olmak, farklı olmak en büyük tehlike. Anlatıcımız sıradan olmak için elinden geleni yapıyor, göze batmadan bir hayat sürmek tek ideali. Belki-erkek arkadaş ile ara ara görüşüyor, kitap okumaya, koşmaya bayılıyor, yürürken başını kitabının sayfalarından kaldırmıyor. “Sütçü”nün gösterişli arabalarından biriyle yanına yanaşması ve onunla konuşmaya çalışmasıyla korktuğu başına geliyor, artık farklı ve farklı olmak, bu hikâyede en büyük tehlike.

“Hafta içi her gün, yağmur yağsın, güneş açsın, top atılsın, bomba atılsın, isyan olsun direniş olsun, daima gözüm son okuduğum kitapta, yürüyerek eve dönmeyi tercih ederdim. O kitap da bir on dokuzuncu yüzyıl kitabı olurdu çünkü yirminci yüzyıl kitaplarını sevmezdim çünkü yirminci yüzyılı sevmezdim. Şimdi geriye dönüp bakınca, sanırım sütçü bunları da gayet iyi biliyordu.”

Anna Burns dedikodunun, iftiranın kol gezdiği, bir yandan da ölüm sessizliğinin ve üç maymunu oynamanın övüldüğü bir toplumda kendi olmaya çalışanları anlatıyor. Son dönem romanlarında sıklıkla gördüğümüz, çok da şaşırtıcı olmayan bir yaklaşımı görüyoruz “Sütçü”de: Tıpkı “Tokyo’nun Son Çocukları”ndaki gibi Burns’ün de kurguladığı toplumda yasaklı kelimeler var, sınırı aşanın maruz bırakıldığı şiddet var, “biz” ve “onlar” var, sıkışmışlık ve paranoya var. Özgürlük korkutucu, öyle ki anlatıcıya durmadan akıl verenler ‘normal’ erkekleri övüyor, asi olanları lanetliyor:

“Kibar delikanlılardan anladığı, doğru dine mensup, dindar, bekâr, tercihan paramiliter olmayan ve -kendi deyişiyle- ‘kanı kaynayan, nefes kesen, fevkalade heyecan verici ama aynı zamanda da kızım, erkenden öbür dünyayı boylayan şu asi erkekler’den genel anlamda daha istikrarlı ve kalıcı olanlardı. ‘Hiçbir şey durduramaz o asileri,’ dedi, ‘ölüm durdurana dek. Pişman olursun kızım; kendini o cazip, o akıl çelici, o serkeş paramiliter gece hayatının kuytularına kıstırılmış bulursan pişman olursun.’”

Kahramanın Adı Yok!

Booker’a dönelim. Seçici kurulun başkanlığını üstlenen Kwame Anthony Appiah, Kuzey İrlanda sorununu arka planına alan, taciz ve şiddeti, baskı ve ötekileştirmeyi merkezine koyan “Sütçü” için, “Hiçbirimiz hayatımızda böyle bir şey okumamıştık. Anna Burns’ün özgün sesi beylik düşüncelere ve biçimlere meydan okuyor. Günlük hayatın türlü baskı çeşitlerini gösteren bir romanla karşı karşıyayız,” diyordu ödül gerekçelerini sıralarken. Bu toprakların okurları içinse şaşkınlık başka bir yerden gelir gelecekse: Nasıl oluyor da dünyanın dört bir yanında, birbirinden bu kadar uzak toprakların acı ve ıstırapları neredeyse aynı olabiliyor? Yoksa baskı ve ayrıştırmanın dili tek ve evrensel mi?

Anna Burns’ün karakterlerinin isimsiz olması belli ki tesadüf değil; okur, kendi ismini rahatlıkla kahramana verebiliyor. Ödül sonrası konuşmasında Burns, başta karakterlerine isimler verdiğini ama deyim yerindeyse romanın bu isimleri kustuğunu söylüyordu. “Sütçü”yü okuduktan sonra ne demek istediğini çok iyi anlayacaksınız. Baskı ve ayrışmanın olduğu zamanlarda hayat, hepimizi kusuyor.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın