Söyle, Tanrıça, Bu Kez Brıseıs’in Öfkesini Söyle!

Söyle, Tanrıça, Bu Kez Briseis’in Öfkesini Söyle!

Pat Barker kadim bir destanı, savaşların savaşı Troya’yı ‘kahraman’ erkeklerin gözünden değil, öfke dolu bir kadının, odalık Briseis’in gözünden anlatıyor. Kızların Suskunluğu kurgu-tarih yazımının özel bir örneği, artık yeni şarkılar söylemenin zamanı!

Booker’ın adının Man Booker olduğu zamanlarda, Regeneration adlı romanıyla prestijli ödüle layık görüldü. 

İyi edebiyat okurunun yıllardır heyecanla takip ettiği bir isim.

Guardian’a göre 21. yüzyılın en iyi yüz kitabından birini kaleme aldı.

Türkçesine geçtiğimiz aylarda kavuştuğumuz romanı Kızların Suskunluğu ile “Women's Prize for Fiction” ve “Costa Novel Award” kısa listesine kaldı.

Normal şartlarda tüm bu bilgileri kapaktan görürdük. Pat Barker’ın Seda Çıngay Mellor’un çevirisiyle İthaki Yayınları’ndan çıkan romanının kapağında ise yalnızca Diana Gabaldon’ın övgüsü var: “Kızların Suskunluğu savaşa ve ardında bıraktıklarına dair şahane, başkaldıran ve tüyler ürperten bir roman. Tek kelimeyle muazzam.” Belki de kapağa tüm ödülleri, övgüleri taşımamak iyi bir fikir; romanın cümlesi anlaşılsın, yeter: Erkeklerin olduğu haline getirdiği bir dünyada kısılıp kalmış kadın, kendi hikayesini anlatacak olsa neler söylerdi?

Neredeyse on yıl önceydi... Ankara, Klasik Filoloji lisansındayken bir soru soruldu: İlyada ve Odysseia okundu mu? Azra Erhat’ın Türkçe söylediği destanları elbette okuyanlardandım, Mavi Yolculuk’u yanımdaydı, Latince ve Eski Yunanca okumaya karar verdiğim günlerde. Troya Savaşı’nın erkeklerini iyi öğrendik: Odysseus, Agamemnon, Patroklos, Paris, Hektor, Akhilleus... Kadınlar ise ilham perisi musalardan bile daha az anılıyor ve anlatılıyordu metinlerde. Musalar ilham verir, Homeros (Homeros’lar hatta) ortak söylence bilgisiyle destanı söyler ve en büyük savaşlar, en büyük kahramanlıklar sonlanır. Biricik anti-kahramanımız Sappho’ya zamanında boşuna sıkı sıkı tutunmadık.

Yıllar sonra elimde Barker’ın Kızların Suskunluğu romanı var. Başrolünde bu kez bir kadının olduğu; ganimet, köle, tahtı ve gücü gerilerde kalmış Briseis’in olduğu bir roman bu. Yere göğe sığdırılamayan Akhilleus’u anlatacak, savaşı anlatacak ki şimdiden hazır olun: Sıradışı bir anlatıyla, bir anti-destanla karşı karşıyayız.

Şimdi Onlar Konuşacak

Bu yaklaşımı tanıyoruz aslında, Madeline Miller’ın kısa zamanda hepsatan ve çoksatan haline gelen Ben Kirke romanında da antik tarih, söylenceler, yeni bir yaklaşımla, en baştan anlatılıyordu. Ufak bir hatırlatma olsun:

Ozanlar benden, –erkek– kahramanın karşısında diz çöküp merhamet dilenen bir kadın olarak bahsetti hep; ilaç katarmışım tatlı şaraplarına, büyüleyip domuza çevirirmişim hızlı giden gemilerin tayfasını, babaevini unutturur, sılaya kavuşmalarına müsaade etmezmişim. Ne demeli, kadınlara haddini bildirmek ozanların en sevdiği vakit geçirme biçimidir; yerlerde sürünüp ağlamazsak gerçek bir hikâye olmazmış gibi.

Ama yanılıyorlar, yanılıyorsunuz: Cadılık illa nefret, kıskançlık ya da başka türlü bir kötülükten doğmaz; ben ilk büyümü aşkımdan yapmıştım.

Ben, Helios’un kızı, Aiaie Cadısı Kirke. Hayatım boyunca trajedinin beni bulmasını bekledim. Bulacağından hiç kuşkum yoktu çünkü başkalarının hak ettiğimi düşündüğünden daha fazla arzum, isyanım ve gücüm vardı, yıldırımları üstüne çekecek şeylerdi bunlar. Ve bir gün, artık bu dünyaya dayanamayacağım, diye düşündüm.

Bunun üzerine denizin derinliklerindeki kadim bir tanrı seslendi: Öyleyse çocuğum, başka bir dünya yap.

 

Miller; Odysseus, İkaros, Minotauros, Prometheus, Zeus’u farklı bir bakış açısıyla anlatıyor, başrole de lanetleneni, korkulan ve çekinileni koyuyordu. Zamanın ruhu iyi edebiyatla birleşince de doğal olarak roman okurunu buldu. Kızların Suskunluğu da aynı edebi patikayı izliyor ve benzer bir başarıyı göstereceğe benziyor.

Yüce Akhilleus, Zeki Akhilleus, ışıl ışık Akhilleus, tanrılara benzeyen Akhilleus... Övgü dolu sıfatlar nasıl da üst üste yığılıyor. Biz ondan bahsederken bu isimlerin hiçbirini kullanmazdık. “Kasap” derdik ona.

Akhilleus’lar Her Yerde

Briseis’in öfke dolu sözleriyle açılan romanda travmanın, hafızanın, savaşın yıkıcılığının, şiddetin şekillendirdiği bir hikâye var. Tecavüzün, alıkoymanın, ödül olarak alınıp verilmenin hikâyesini, odalık olmayı okuyacağız. Söylencelere konu olan, destanlar yazılan bir savaşın gerçeğiyle yüzleşeceğiz aslında. Kahramanlardan, kahramanlıklardan, zaferlerden ve kayıplardan yorgun düşmüş bir kadının sesinden savaşın zehrini okuyacağız. Kahraman erkeklerin arkasında sessizce duran kadınların çığlığı bu roman.

Söyle tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus'un öfkesini söyle. Acı üstüne acıyı Akhalara o kahreden öfke getirdi.

Böyle başlar İlyada. Yeni dünyada yeni yaklaşımlarla her metni, her söylenceyi yapısöküme uğratıyoruz, ehliyetli yazarların elinde bütün dokunulmazlıklar kalkıyor. Homeros’un kadınlarına ses vermek büyük bir iddia. Antik dünyanın kadınlarının sessizliğine ses olmak büyük bir girişim. Akhilleus’lar bugün de her yerde; kibirli, güçlü, istediğini elde edebileceğini düşünen, doğuştan bahşedildiğini düşündükleri ayrıcalıklarıyla umursamaz ve güçlüler. Anlatacak ve yıkılacak çok şey var. Pat Barker’ın Kızların Suskunluğu romanını ve Madeline Miller’ın Ben Kirke’sini en çok da bunun için heyecan verici metin deneyleri olarak görüyorum. Her iki roman da yeni metinlerin yolunu açtı ve bu anlatılar, yalnızca bir başlangıç. Artık yeni şarkılar söylemenin zamanı.

 

 

 


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın