EBEDİ DİŞİDİR BİZİ YUKARI TAŞIYAN!

Aynur Kulak

“Ebedi dişidir / Bizi yukarı taşıyan”

Goethe, Faust

Tanrıçalar ve Tanrıça’nın Dönüşümleri kitabını okurken Goethe’nin Faust eserinde yazdığı söze karşılık Shakespeare’in Lady Macbeth’inin söylediği “Kadınlıktan çıkarın beni!” çığlığı, kitabın ilk cümlesinden son cümlesine kadar kulaklarımda yankılandı. Çünkü öyle bir kitap okuyordum ki, tanrıçalar her şeyi kuşatmakla kalmayıp, aynı ölçüde bütün dönüşümlerin de aracıydılar. Yaradılışları, bedenleri, sürdürdükleri yaşamları ve doğurganlıklarıyla hayatın taşıyıcıları olan kadınlar -yani tanrıçalar- birer ganimet  olarak yontma taş devrinden itibaren 21. yüzyıla dek değerlerini arttırarak geldiler. Kitabın yazarı Joseph Campbell son derece kapsamlı bilgi birikimiyle paylaşıyor tanrıçalara dair ne varsa. Bu yüzden kitabın ana hatlarına ve ince detaylarına geçmeden önce, üzerine ne söylense az olan Joseph Campbell’den başlayacağım. 

Joseph Campell

Dünyanın tanınan ve işini büyük bir merakla  en iyi şekilde yapan mitolojistlerinden Joseph Campbell’ın mitoloji ve mitler üzerine devrim niteliğinde çalışmaları, ilkel mitoloji, Doğu mitolojisi, Batı mitolojisi ve yaratıcı mitoloji üzerine çok önemli eserleri bulunmakta. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, Campbell dünyada mitolojinin ustalar düzeyine ulaşmış akademisyenlerinden.  Bu saptamanın yapılmasındaki en büyük etken, Joseph Campbell’ın birbirini etkileyen çok önemli disiplinler olan edebiyat, felsefe, resim, psikiyatri, psikoloji ve sosyolojiden çok etkilenmesi ve çalışmalarını bu disiplinlerin yol göstericiliği ile yapması.  Etkilendiği kişiler arasında, Pablo Picasso, Henri Matisse, Sigmund Freud, Carl Jung, James Joyse ve Thomas Mann bulunmakta. 

Yüce Tanrıça ve tanrıçalar üzerine -kadınların geçirdikleri evrimler ve geldiği nokta düşünüldüğünde- yazmak çok zor. Çağlar geçtikçe -kadınların yontma taş devrindeki konumları düşünüldüğünde, kıymet verilen Tanrıça miti için durum hiç de gelişme yönünde olmamış. Kitabın daha giriş bölümünde bize verilen bilgi şu: Kadın kendini erkekle rekabet ilişkisi içinde bulmakta ve bu sırada kendi doğasının anlamını kaybetmektedir.  Bu dipnota istinaden 8 bölümden oluşan kitap, kadınların Tanrıça olmalarıyla ilgili mitolojik gelişimleri açısından hayret uyandırıcı nitelikte çok önemli bilgiler sunuyor. 

Paleolitik dönem olan Kabataş Devri ve Yontma Taş Devri’nde kadın cinsi, yani tanrıçalar birincil nitelikte olup erken neolitik çağda avlanan erkeğe karşı toprağı eken, diğer yandan de doğurgan olan tanrıça tezahürü Toprak Ana mitini yarattı. Toprak Ana figürü ve irili, ufaklı kadın heykelcikleri resimli büyük mağaralarda değil ailelerin yaşadığı barınaklarda bulundu. Doğa ilkesini temsil eden kadın, hamile kalarak yaşamın mucizesinin devamını sağlayabilmesi açısından kıymetliydi çünkü insan hem kendini hem de doğayı yeni yeni keşfediyordu. Bu sebepten doğanın kendisinden ziyade gücünün taşıyıcı olan hayvanlar dışında ilk tapınma nesnesi kadınlar olmuştu. 

Mitoloji konusunda ilerlerken yapılması gereken ilk büyük bölümleme yazısız dönem ve yazının icadından sonraki toplum ve kültürler arasındadır tespitinin altı önemle çiziliyor. Bu bilgiye istinaden Tanrıçalar’ın kayıtlı tarihi daha çok toprağı eken Toprak Ana figürüyle özdeşiyor. Toprağın merkez olmaktan çıkıp Tunç Çağı’nın başlaması, sonrasında taştan bakıra geçiş, Hint – Avrupalıların Yunanistan’a varan büyük istilası, Sümerler ve uygarlığın gelişiminde büyük önem sahibi Mısır uygarlığı ve nihayetinde, Yunan Panteonu'ndaki Tanrıçalar ve Tanrılar: Artemis, Apollon, Dionysos, Zeus, Ares, Athena… 

Karşılaştırmalı mitoloji uzmanı Joseph Campbell’in tanrıçalar ile ilgili çalışması tarih öncesi dönemden Rönesans’a kadar tanrıça kültünün doğuşu, gelişimi ve dönüşümü üzerine, sadece bu konunun meraklısına değil, konuyla daha önce ilgilenmemiş okuyucunun da ilgisini çekebilecek çok kıymetli ayrıntılar sunuyor. Campbell’in önemli sayılabilecek katılımcılara verdiği konferans notlarından da derlenen kitabın asıl amacı, günümüz kadınına rehberlik edebilecek ezeli ve edebi kadın figürünü sunması. Kitapta bu yüzden tanrıçalara ilişkin çok fazla görsel materyal mevcut. Yazmadan geçemeyeceğim, kitabın çok önemli bölümü Campbell’in başka bir yerde bu şekilde analiz edilmemiş olan İlyada ve Odysseia destanlarını incelediği bölüm. Tanrıça’ya geri dönüş işte bu bölümde, çağlar ve dönemler ne olursa olsun kadının varlığının önemini hiç yitirmeyeceğine dikkat çekiyor.

Tanrıçalar ve Tanrıça’nın Dönüşümleri okumanız ve kitaplığınızda kaynak kitap olarak bulundurmanız gereken kitapların başında geliyor.

İlgi uyandırıcı bir kitaptan daha bahsetmek istiyorum. Gerçekle kurgunun iç içe geçtiği, bir sanatçının hayatını, çok basit olabileceğini düşündüğümüz bir eylem üzerine kurmasının sanatçı olma yolunda onu nasıl yönlendirebileceği üzerine bir biyografik roman olan Bay Piekielny Adında Biri, Romain Gary’nin yaşamöyküsünü anlatıyor bizlere. François-Henri Deserable’nin bu kitabı yazarken Romain Gary’nin bilinmeyen gerçeklerle dolu hayatının peşine düşmesini gerektirecek sebepleri var. Yazar, diplomat, savaş uçağı pilotu, yönetmen; sinemanın ikonik yüzü Jean Seberg’in eşi, Goncort Ödülü'nü iki kez kazanmış tek Fransız Romain Gray’den bahsetmek elbette ki sıradışı bir merakı tetiklemesi açısından önemli.  

Romain Gary

Tetiklenen merak, kitaba ismini veren Bay Piekielny Adında Biri’nden kaynaklanıyor. François-Henri, Romain Gary’in ölümünden yıllar sonra, bir gün Vilnius şehrinde gezerken kaybolur ve tesadüf eseri yazarın çocukluğunun geçtiği evinin önünde bulur kendini. Romain Gary kendi hayat hikâyesini kaleme aldığı Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı kitabında Bay Piekielny’den bahsetmiştir ve bu bilgi ile harekete geçen  François-Henri kafasında bir roman kurgusu yaratmaya başlamıştır bile. Çünkü Romain Gary “Wilno’da, Büyük Pohulanka Sokağı 16 numarada, Bay Piekielny adında biri yaşardı,” cümlesini ünlü ve tün dünyada tanınır bir yazar olduktan sonra, kendi kendine söz verdiği üzere Kraliçe Elizabeth’ten Kennedy’ye varana kadar tanıştığı herkese söyler.

Bay Piekielny adında biri gerçekten yaşadı mı, Romain Gary’nin annesinin kehanetleri neydi ve Gary gerçekten de her tanıştığı kişiye Bay Piekielny’den bahsetmiş miydi ve daha da ilginci Romain Gary bir bedende kaç ruh taşıyordu? Fransız edebiyatının tanınmış yazarlarından biri olan François-Henri, tüm bu soruların merak uyandırıcı cevaplarının peşine düşerek romanını bir özyaşam öyküsü etrafında kurguluyor. İlk keşfi ise Romain Gary’in çok yönlülüğü oluyor. Her bir kapı diğerini aralar çünkü ve François-Henri hayranı olduğu yazar ile bilinmez gerçeklerle dolu bir roman yazmayı başarır. 

Fransız sanat çevresine yazdığı kitaplar, yaşantısı ve ilişkileri ile damgasını vuran Romain Gary, öldükten sonra da yaşanabileceğinin güçlü bir kanıtı olarak Bay Piekielny Adında Biri romanını miras bırakır aslında. Roman gözden kaçmaması gereken bir kitap olarak kitapçı raflarındaki yerini aldı. Okumanız dileğiyle. 


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın