HİÇ DURMAYAN TREN

Abbas Bozkurt

Tek mekânda tanımlanan öykülerin başlı başına bir çekiciliği var. Hem tek mekânda geçip hem de toplumsal sınıflara dair görsel olarak hemen anlaşılabilecek bir büyük resim sunan öykülerin çekiciliği daha da fazla. Bunun muhteşem örneklerinden birini Bong Joon Ho’nun son bir yıldır tüm sinema camiasını kasıp kavuran filmi Parazit’te (2019), vasat diyebileceğimiz bir örneğini ise Netflix’in yakın zamanda seyirci karşısına çıkardığı İspanyol filmi Platform’da (2019) görmüştük. İlkinde varlıklı bir ailenin evinin üst ve alt katları arasında, diğerinde ise her katın sınıfsal bir seviyeye karşılık geldiği bir yemek düzeneği şeklinde bu sınıfsal alegori dinamiğine şahit olmuştuk. 

Bong Joon Ho, bu potansiyeli Parazit’ten yıllar önce de görmüştü elbette. Eleştirmenler tarafından onun filmografisinin zayıf yapımlarından biri olarak değerlendirilse de, seyircilerden halen yoğun ilgi gören 2013 yapımı filmi Snowpiercer tam da bu tarz bir sınıfsal alegoriydi. Jacques Lob ve Jean-Marc Rochette tarafından 80’lerin başında yaratılan kült çizgi roman Le Transperceneige’ın serbest bir uyarlaması olan film, abartılı karakterleri ve bir farsa dönüşen dövüş sahneleriyle, çizgi romandan çok farklı, kendine has bir estetik yakalamıştı. Bir çevre felaketinin ardından değişen iklimle buzlaşan dünyada 1001 vagonuyla Nuh’un Gemisi’ni andıran ve yolcularına hayatta kalmayı vaat eden bir tren söz konusuydu. Zaten aleni olan sınıf çatışmalarını kendine has aşırılıklarla bezeyerek, dur durak bilmeyen bir aksiyon mizansenini yaratmıştı Bong Joon Ho. Bu tren, buza dönen dünyadan kaçmak için tüm servetini veren biletli birinci mevki yolcuları ve onlardan daha az ücret ödeyen ikinci ve üçüncü mevki yolcuların yanı sıra, en arkadaki vagonlara bir şekilde sığınmış olan ve trenin işleyişine dair hiçbir söz hakkı olmayan, diğer mevkiler tarafından ezilen bir alt sınıfa da sahipti. Çizgi romanın aksine, Bong Joon Ho’nun filmi, en alttakileri, ezilenleri temsil eden bu vagondakilerin bu trene nasıl gelebildiklerini hiç anlatmıyordu. Onun filmi, en arkadaki vagondan en öndekine doğru ilerlemeye çalışan devrimci bir hareketin muazzam dövüş koreografileriyle bezeli estetik bir dansı gibiydi. Tüm bunları yaparken, Güney Koreli yönetmen benzersiz imzasını filme atmayı da başarıyordu: Türden türe atlayan, sürekli duygusal tonu değişen film, vagonun içindeki bu devrimci kalkışmanın sistemle olan diyalektik ilişkisine dair, bunca aksiyonun döndüğü bir filmden beklenmeyecek giriftlikte bir söz söylüyordu. Dahası, buzlaşan bu dünyayı trenin camlarından her gördüğümüzde, bize 2000’lerin en önemli meselesi olan ekolojik felakete dair de pek çok şey çağrıştırıyordu bu hikâye.

Nuh’un Gemisi’nde Son Perde

İlk bölümü yayınlanır yayınlanmaz Netflix’in Türkiye’de ve pek çok ülkede en çok izlenilen yapımlarından biri olan Snowpiercer dizisi de, 1982 tarihli çizgi roman Le Transperceneige’ın yarattığı dünyayı kullanmakla birlikte, ilhamının büyük bölümünü Bong Joon Ho’nun filminden alıyor. Usta yönetmenin de yapımcıları arasında yer aldığı dizinin filmden ve çizgi romandan epey farklı tercihlerde bulunduğunu söylemekte fayda var. Dizinin temelinde, yine filmde olduğu gibi, en arkadan en öne uzanmaya çalışan, birinci mevkidekilerin ayrıcalıklarını ve arka vagondakiler üzerindeki tahakkümünü kırmaya niyetlenen devrimci bir hareketlenme var. Ancak Bong Joon Ho’nun Uzakdoğu filmlerinden aşina olduğumuz o muazzam türler arası geçişleri ve dövüş sahnelerinin abartılılığı içine pek çok politik meseleyi sığdırma kabiliyeti bu dizide yok. 

En baştan çok belirgin olan sınıfsal alegorinin hareketlilik kazanması adına, steam-punk estetiğiyle sanayi devrimi döneminden kalma, nostaljik bir duyarlılığın fütüristik bir tahayyülle harmanlandığını görüyoruz dizide. 2020’lerdeki ekolojik bir felakete insanlığın, icadı çok eskilere dayanan buharlı motorların geliştirilmiş hâliyle cevap vermesi, maziyi gelecekle bir araya getiren steam-punk estetiğin alametifarikası. Günümüzde video oyunlarıyla büyük bir popülerlik kazanan bu estetik, neredeyse tamamı trende geçen bir post-apokaliptik dizi için iyi bir tercih gibi gözüküyor, en azından kağıt üstünde. 

Bu estetik tercih, senaryonun lokomotifi olan bir polisiye hikâyeyle birleştirilince, Netflix’in Snowpiercer’ının anlatı çatısı da kurulmuş oluyor. Bunların hepsi çizgi romanın ve filmin dünyasını farklı bir noktaya taşımak için iyi çözümler gibi gözükse de, şimdiye kadar yayınlanan 6 bölümün bu potansiyeli ne denli kullanabildiği tartışılır. Henüz ilk bölümünden, Kuyruk adı verilen son vagonlar ile fütüristik bir yaşamı felaket koşullarında bile sürdürebilen birinci mevki arasındaki uçurumu karikatürize eden dizinin seyirciye, izlemeye devam etmesi için attığı en büyük kanca, ezilenlerin devriminin başarılı olup olamayacağı, yani trenin düzenin yıkılıp yıkılamayacağı. Bunun için elbette bir tür lidere ihtiyaç var. Dizi bunu, Layton adlı, Kuyruk’ta yaşayan pek çok kişinin saygı duyduğu bir siyah erkekle yapıyor. Çizgi roman ve filmin aksine, başkarakterimizin siyah olması, temsil çeşitliliği açısından artı haneye yazılabilir. Layton, trende yaşanan bir cinayet vakasını çözmesi için tren yönetimi tarafından görevlendiriliyor. Böylece, onunla birlikte, Kuyruk’tan tepeye doğru farklı sınıflar arasındaki yolculuğumuz da başlıyor.

Layton, vakayı çözmeye çalışırken, bir yandan da Kuyruk’takilerin devrimi için trene ve düzene dair bilgi toplamayı amaçlıyor. Dizi, bu polisiye hikâyenin gelişimine kendisini öylesine kaptırıyor ki, buzlaşan dünyanın ve yaşanan ekolojik felaketin detaylarına, bunun insanlık tarihi adına önemine sıra gelmiyor. Dizinin süresi, hikâyenin taşıdığı pek çok potansiyeli açarak perçinlemeye elverişli olsa da, senaryonun "Katil kim?" anlatısından çıkıp buralara doğru derinleşebildiğini söylemek henüz güç.  Bong Joon Ho, filmin görece kısa süresine karşın, trenin simgelediği düzenin bekasını neyin sağladığına dair derinlemesine analizlere zekice ulaşıyordu. 

Bu kısa sürede büyük izleyici kitlesine ulaşan dizinin polisiye hikâyesinde ise, zengin yan karakterler ve dişe dokunur bir merak unsuru da olmayınca, yaratılan steam-punk dünyanın enteresanlığı içinde dolanıp gitmekten başka pek bir şey kalmıyor seyirciye. Elbette bu da az bir şey değil. Trenin içindeki dünyanın pek çok açıdan başarıyla kurulduğunu belirtmekte fayda var. Dizi henüz bitmiş de değil, belki de “trenin tanrısı” konumundaki Wilford’ın varlığı/yokluğu üzerinden, gelecek sezonlarda seyirci için çok daha büyük şaşırtmacalar planlamıştır Snowpiercer’ın yazarları. Şimdilik, bunları ummakla yetinmek zorundayız.



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın