TEKİNSİZLİĞİN ÖRTÜSÜ

Yankı Enki

27 Haziran, yani Shirley Jackson’ın meşum ve meşhur öyküsü “Piyango”daki olayların geçtiği, “Shirley Jackson Günü” olarak anılan o gün yaklaşıyor. Aslında okurları onu anmaya hem öykünün hem de yazarının meşum ve meşhur olarak hatırlanmasına yol açan tarihte, “Piyango”nun The New Yorker dergisinde yayımlandığı gün olan 26 Haziran’da başlıyor; tıpkı öykünün ilk cümlelerini hatırlatacak şekilde: “27 Haziran sabahı hava açık ve güneşliydi, yaz günlerine özgü ferahlatıcı bir sıcaklık hissediliyordu, her yer çiçek açmıştı, çimler yemyeşildi. Kasabalılar saat ona doğru meydanda, postaneyle bankanın arasında toplaşmaya başladı; bazı kasabalar öyle kalabalıktı ki olay iki gün sürüyor ve mecburen 26 Haziran’da başlıyordu.”

26 Haziran 1948’de yayımlandıktan sonra, The New Yorker tarihinin en çok okur mektubu alan öyküsü haline gelen “Piyango”, yazarın da hesap vermek zorunda kalmasıyla sonuçlanan bir olumsuz tepki silsilesinin kaynağı. Tabii aynı zamanda, Shirley Jackson’ı bugünkü “usta yazar” konumuna ulaştıran yolun da ilk durağı. Sertliği sıradan bir olaydan bahsedermişçesine, usul usul, hatta neredeyse ironik tonlarla giderilen, katılığı buharlaşıp satır aralarına nüfuz eden, o dehşetli ve dondurucu finaline varana dek gayet yumuşak bir üslupla, makul bir halde ilerleyen “Piyango”nun neden bu kadar meşum bir hale geldiğini ele almak, hem yazarı hem de onun eser verdiği türleri değerlendirmek için önem teşkil ediyor.

“Piyango”nun vurucu bir metin olduğu aşikâr, ancak öykünün karanlığını ve temsil ettiklerini düşünürsek, asıl vurucu olan bu eserin The New Yorker gibi bir mecrada yayımlanması mı? Bu dergi, çağdaş edebiyatın takip edilebildiği, dönemin hem gerçek hem de kurgusal nabzının tutulabildiği entelektüel bir mecra olduğu gibi, popüler olanın da sızabildiği bir kültür platformuydu. Shirley Jackson gibi o sırada geniş bir kitle tarafından tanınmayan bir yazar, böylesine rahatsız edici bir eserle kendine yer bulabiliyordu ama anlaşılan o ki okur kitlesi suratına tokadı çarpan şiddette bir öyküye hazır değildi. 

Diğer yandan “Piyango” The New Yorker’da değil de, dönemin genellikle bilimkurgu, fantastik ya da korku türlerine yer verilen sözde “ucuz” popüler edebiyat dergilerinden birinde yayımlanan, aynı karanlığa ve vuruculuğa sahip sayısız öyküden biri olsaydı, Jackson’ın eserleri bugün Harold Bloom’un tabiriyle “Batı Kanonu”na girebilir ya da birer “modern klasiğe” dönüşebilir miydi? Bu bağlamda Jackson’ı, şehir-taşra, yerli-yabancı gibi ikilikleri altüst etmeye çalışan, ev, aile, toplum gibi kavramların barındırdığı tekinsizliğin örtüsünü kaldıran bir ezber bozucu, ana akım edebiyat çevresine sızmış ve orayı istila etmeye başlamış bir “Güney gotiği” yazarı, kanonun anti-kahramanı olarak görebiliriz. Ya da bir Shirley Jackson eserinde karşılaşabileceğimiz tarzda, ev sahibinin yerine geçmiş bir misafir gibi…

Yirminci yüzyılın spekülatif kurgu türlerinde eserler yayımlamış olan kadın yazarları, günümüzde hem kendi dillerinde hem de çevrildikleri yabancı dillerde gün yüzüne çıkabiliyor. Gölgede kalan kadın yazarlar, artık hayatta olmasalar da eserleriyle, bazen -Gertrude Barrows Bennett ya da Katharine Burdekin gibi- zamanında kullandıkları takma adlarla değil de gerçek adlarıyla günümüz okurlarına ulaşabiliyorlar. Shirley Jackson ise buna muhtaç kalan bir yazar olmama ayrıcalığına sahip. İşte bunun başlıca nedeni de "Piyango" gibi bir metnin ve The New Yorker gibi bir edebi podyumun kesişmesi. 

Shirley Jackson

Yazarın bu popüler ve yüksek kültürler arasındaki ikircikli durumunun aranabileceği bir başka saha da 2007’den beri düzenlenen Shirley Jackson Ödülleri. Karanlık tarafı ağır basan spekülatif edebiyat eserlerine verilen bir ödüle Shirley Jackson isminin yakıştırılması, kimilerince “hafif” edebiyat olarak görülen türlere de bir “ağırlık” kazandırıyor.

Shirley Jackson günümüzde de, özellikle son birkaç yıldır popüler kültür tarafından kucaklanmaya devam ediyor. 2016’da Ruth Franklin’in kapsamlı ve bol ödüllü Shirley Jackson biyografisinin yayımlanması ve yazarın hayatının günümüz okurları için gündeme getirilmesi, 2018’de Tepedeki Ev romanının bir Netflix dizisine dönüşmesi, 2019’da Biz Hep Şatoda Yaşadık romanının sinemaya uyarlanması ve son olarak da geçtiğimiz günlerde, Susan Scarf Merrell’in 2014’te yayımlanan ve yazarın hayatını konu alan bir gerilim romanı olan Shirley’nin film uyarlamasının sanal platformlarda boy göstermesiyle birlikte, yazarın sadece eserlerinin değil, kendisinin de çağdaş ve popüler bir ikona dönüştürülme süreci hızlandı.

Jackson’ın yeniden keşfedildiği bu dönemde Piyango ve Diğer Öyküler de Türkçede, tıpkı Biz Hep Şatoda Yaşadık’ta olduğu gibi Berrak Göçer’in çevirisiyle Siren Yayınları tarafından yayımlandı ve böylece, uzun zaman önce Dost Körpe çevirisiyle okuduğumuz Tepedeki Ev’i de eklediğimizde, üç büyük başyapıt yan yana geldi. Birçok öykünün bir araya geldiği, dört bölüme ayrılan bu derlemede hem yazarın birçok farklı yüzünü görmek hem de onun belli başlı izleklerini takip etmek mümkün. “James Harris Öyküleri” diye de bilinen bu kitaptaki gizemli kahraman Bay Harris, birçok farklı öyküde şaşırtıcı anlarda karşımıza çıkabiliyor ama bu kitabın gerçek kahramanları kadınlar.

Elbette, her derlemede olduğu gibi, burada da bazı öyküler diğerlerine oranla daha dikkat çekici özellikler taşıyor. “İfrit Sevgili” öyküsünde varlığı belirsiz bir sevgilinin peşine düşen, okuru ikileme sürükleyen bir kahramanla karşılaşıyoruz. Bu kadın, Tepedeki Ev'i hatırlatan müphem bir kişiliğe sahip olduğu gibi, biraz Rodenbach’ın Ölü Brugge ve Josipovici’nin Barnes’taki Mezarlık romanlarındaki o "meçhul sevgili" karakterini de çağrıştırıyor. Bu öyküde sevgili gerçekten varsa, onun peşindeki kadın tamamen aklı başında biri ama dünya tuhaf bir yer; sevgili yoksa, kadın aklını yitirmiş, dünya onunla beraber rasyonel bir yer olmaktan çıkmış ve gündelik hayat bile açıklanamaz detaylarla dolu bir yer haline gelmiş gibi görünüyor. Shirley Jackson bu öyküde psikolojik gerilim edebiyatının en özgün yanlarından birini ortaya koyuyor ve bizi siyah-beyaz, iki uçlu bir dünyaya değil, uçsuz, bucaksız, belirsizlikler içerisinde yapayalnız kaldığımız bir dünyaya salıveriyor.

“Tıpkı Annemin Turtası Gibi” bir apartman öyküsü. Ev sahibi ile misafirin yer değiştirdiği, hem rahatsız edici hem de absürt ve trajikomik diyebileceğimiz bu öykü, domestik düzenin, evle, ait olduğumuz mekânla kurduğumuz ilişkinin çok basit bir müdahaleyle nasıl sarsılabileceğini gösteriyor. Bu öykünün birçok unsurunu paylaşan “Başa Baş” da rahatsız edici bir komşuluk hikâyesi anlatıyor. Kendini tuhaflığın ortasında, daha doğrusu, tuhaflığın artık normale dönüştüğü bir hayatın ortasında bulan bir kahraman çıkıyor yine karşımıza. “Village Âşığı” da yine ev sahibi ile misafirin yer değiştirdiği, tuhaf bir apartman öyküsü. 

İkinci bölümdeki öykülerden “Cadı”, çocuğun dünyasındaki dehşet merakına eğiliyor. “Hain” ise bir kadının yaşadığı baskıcı çevreye dair, Güney gotiği sınıflandırmasına en yakın öykülerden biri. Bu çerçevede “Piyango”yu tamamlayan bir anlatımı var. Ölümcül heveslerin, cinai arayışların sıradan insanın zihninde nasıl doğup serpildiği ve kurbanlarına nasıl musallat olduğu hakkında bir metin. Çocukların tuhaf ve karanlık dünyasına dair “Charles” ve “Ketenler İçinde Geçen Bir Öğleden Sonra” başlıklı öyküler de duygusal bocalamaları, yetişkinlik yolunda huzursuzluk veren durakları işaret ediyor. “Çiçekli Bahçe” ise kitabın en önemli metinlerinden biri. Yeni kurulan komşuluk ilişkileri, çevreyle ayrı düşme gibi alışıldık Jackson temaları etrafında dolaşan bu öykünün odağında ırkçılık var. Çeşitli açılardan “Hain” ve “Piyango” ile bir arada düşünülebilecek, üçgeni tamamlayan bir eser.

Üçüncü bölümün -hem uzunluğu hem de psikolojik derinliğiyle- öne çıkan öyküsü “Elizabeth”, yazarın kadın karakterlerinin arasında hatırlamaya değer bir kahramanla tanıştırıyor bizi. Son bölümde ise huzursuzluk hissiyatı ağır basıyor. “Tabii” başlıklı öyküde mahalleye yeni taşınan komşularla, neredeyse huzurlu biçimde huzursuzluk veren bir aileyle yüzleşiyoruz. “Tuzdan Sütunlar”da da iki haftalığına New York'a gelen bir çiftin yaşadıklarının ışığında, hem bir kadının bunalımını hem de şehir yaşamının şiddetli ritmini görüyoruz. Elbette bu bölümün ve kitabın son öyküsü “Piyango” rahatsız edicilik anlamında diğerlerinden daha kalıcı bir etkiye sebep oluyor. Sanki insana dair karanlık, ölümcül, kötü ne varsa bir araya getirilmiş ama üzerlerine sadece çok yakınına gelindiğinde arkasını gösteren mat bir örtü serilmiş gibi…

Shirley Jackson ekonomik bir buhranı, İkinci Dünya Savaşı’nı, kadın hareketinin filizlendiği ve Afrikalı Amerikalı vatandaşların haklarını aramaya başladıkları günleri görmüş, McCarthy dönemine ve soğuk savaşa şahit olmuş bir yazar. Tarihteki bu anlarda, endişe, bunalım, paranoya, yoksulluk gibi kavramların aynı alacakaranlık kümede toplandığı, Amerikan rüyası ile Amerikan kâbusunun örtüştüğü bu zaman dilimlerinde yüzeye çıkan Jackson’ın öykülerinin kökü, insanlığın diplerde kalmış arzularından besleniyor.

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın