BERLIN ALEXANDERPLATZ'DAN MARTIN EDEN'E İSTANBUL FİLM FESTİVALİ ÇEVRİMİÇİ SEÇKİSİ

Abbas Bozkurt


10-21 Nisan tarihleri arasında 39. İstanbul Film Festivali için bir salondan diğerine koşturma hayalleri kuruyorduk, ancak salgın günlerinde, her şey gibi Türkiye’nin en önemli film festivali de askıya alındı. Programından 15 filmlik bir seçkiyi çevrimiçi olarak satışa sunan festival, dijital mecrada da yoğun ilgi gördü. Festivalin çevrimiçi gösterimlerinde yer alan 15 filme yakından bakalım, programın tamamını izleme hayallerimizi sonbaharda bir vakte erteleyerek...

Berlin Alexanderplatz

Yönetmen: Burhan Qurbani

Alfred Döblin’in klasik romanı Berlin Alexanderplatz, Weimar dönemine dair yazılmış en etkileyici metinlerden biri. Alman sinemasının dâhi çocuğu Rainer Werner Fassbinder, bu klasik romanı 15 saati aşan bir mini diziye dönüştürerek geniş kitlelerle buluşturmuş ve televizyon tarihinin en iddialı işlerinden birine imza atmıştı. Burhan Qurbani’nin filmi, romanın özünü Weimar döneminden günümüz Almanya’sına taşıyor. Nazizmin ayak seslerinin işitildiği Weimar dönemi ile günümüz Almanya’sı arasında kurulabilecek bağlar muhtelif elbette. Romanın efsanevi karakteri Franz Biberkopf, Afrikalı göçmen Francis’e dönüşüyor ve Berlin’in yeraltı dünyası da bambaşka bir hâl alıyor. Berlin’de Altın Ayı için yarışan film, edebiyat uyarlamalarına meraklı olanları cezbedecektir.

20 Yaşında Öleceksin (You Will Die at Twenty)

Yönetmen: Amjad Abu Alala

Sudanlı yönetmen Amjad Abu Alala’nın filminde antik Yunan trajedilerini andıran pek çok şey var. 20 yaşında öleceği kehanet edilen bir çocuğun bütün hayatı, içinde yaşadığın topluluğun bu kehanete olan inancıyla şekillenir. Kaderi önceden çizilmiş midir, yoksa bu kehanetin bilgisi onu bahsedilen meşum sona doğru mu taşıyacaktır? Sıradışı bir büyüme öyküsü anlatırken bir yandan da Sudan toplumuna dair farklı bir perspektif sunmaya çalışan film özellikle görsel gücüyle ilgiyi hak ediyor.

Hizmetkârlar (Servants)

Yönetmen: Ivan Ostrochovsky

Son dönem Avrupa sinemasının en dikkat çekici filmlerinden olan Hizmetkârlar ,izleyiciyi hipnotize eden bir siyah-beyaz sinematografiye sahip. Öyküsüyle uyumlu bu görsel diliyle hemen akılda kalan bu yapım, Soğuk Savaş döneminde Çekoslovakya’da geçiyor. Komünist rejim ve kilise kurumu arasındaki çatışma üzerine kurulu film, iki gencin bu iki kurum arasında kalışını ölçülü bir psikolojik gerilimle yansıtıyor.

Daha Büyük Bir Dünya (Un monde plus grand)

Yönetmen: Fabienne Berthaud

Etnomüzikoloji uzmanı Corine Sombrun’un biyografisine dayanan Daha Büyük Bir Dünya, yakın zamanda yaşadığı bir kayıpla baş etmeye çalışan bir kadının öyküsü. Eşini kaybeden Corine, bir belgesel için ses kaydetmek üzere Moğolistan’a gidiyor. Burada şamanların dünyasıyla tanışınca, yas hissiyle, bambaşka bir yas tutma şekliyle tanışıyor. Corine’in dünyaya dair tüm algısı değişirken, Fransa’daki yaşamında bıraktığı dostları onun bu durumunu farklı yorumluyorlar. Hem yasa hem de kültür çatışmasına odaklanan filmde şaman ritüellerine dair de pek çok detay var.

5 Kusursuz Sayıdır (5 è il numero perfetto)

Yönetmen: Igort

Igort mahlasıyla tanınan İtalyan çizgi romancının filmi 5 Kusursuz Sayıdır, sinema salonlarını ele geçiren alışıldık çizgi roman uyarlamalarından biri değil. Marvel ve DC ikiliğinin ötesinde, Avrupa çizgi roman ekolünün varlığını hatırlatan bir çizer Igort. Öykümüz tanıdık aslında. Karanlık işlerden elini ayağını çekmiş olan eski tüfek bir kiralık katil, yeraltı dünyası ailesinden birinin canını alınca intikam almaya yemin eder. Bu tanıdık öykü, İtalyan çizgi roman estetiğini perdeye taşıyan filmin klasik kara filmleri hatırlatan dokusu içinde hayli çekici bir noktaya varıyor. 70’lerin Napoli’sine Ferrante’ninkinden çok farklı bir bakış...

Söz Senettir (Es gilt das gesprochene Wort)

Yönetmen: İlker Çatak

Almanya’da yaşayan Türk asıllı yönetmen İlker Çatak, mizahı hiç elden bırakmayan bu filmde modern romantik ilişkilerin karmaşasına bakıyor. Almanya’dan taz tatili için Türkiye’ye gelen üst orta sınıf bir çift, bir otelde çalışan genç bir Türkle tanışıyorlar ve arzu oyunları üç kişilik, karmaşık bir hâl alıyor. İlişkilere dair gözlemleriyle sofistike bir romantik komedi… İlker Çatak’ın adını ileride daha fazla duyacağımız kesin!

Davacı (Litigante)

Yönetmen: Franco Lolli

Kolombiya sinemasının heyecan verici yönetmenlerinden Franco Lolli, Davacı ile geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nin Eleştirmenlerin Haftası bölümünde adından övgüyle söz ettirmişti. Başrolde Carolina Sanín, adeta tek kişilik bir performans sunuyor. Ana karakterimiz Silvia, mahkeme salonlarında herkesi haklarkan bir yandan da özel hayatındaki sorunlarla baş etmeye çalışan güçlü, öfkesiyle herkesi alt edebilecek bir kadın. Baştan sona Silvia’nın peşinden bir koşuşturmacaya daldığımız film, bizi onun hayatına tanık ederken mütevazı, amacına uygun bir sinema dili kullanıyor

Deniz Mavileşene Dek Yüzmek (Swimming Out Till the Sea Turns Blue)

Yönetmen: Jia Zhang-ke

Bu yıl Berlin Film Festivali’nin en iyi filmlerinden biri olarak anılan Deniz Mavileşene Dek Yüzmek, Çin sinemasının büyük ustası Jia Zhang-ke’nin imzasını taşıyor. Çin’in tarihi değişimine odaklanan filmleriyle tanınan yönetmen, bu kez kültür tarihine odaklanıyor. Farklı kuşaklardan Çinli edebiyatçılarla yapılan röportajlarla ilerleyen belgesel, hiç umulmadık yerlere doğru evrilerek bizi Çin’in farklı dönemlerine dair hayli ilginç hikâyelere tanık ediyor. Belgeselde yer alan edebiyatçılardan bir kısmına Türkiye’deki okurların da aşina olması muhtemel. Kanını Satan Adam veYaşamak gibi kitaplarıyla tanıdığımız yazar Yu Hua bu isimlerden biri.

Kız Kardeşim (Schwesterlein)

Yönetmen: Stéphanie Chuat, Véronique Reymond

Entelektüel kardeşlerin arasındaki derin bağları deşen anlatılara Salinger kitaplarından ve Wes Anderson filmlerinden alışığız. Stéphanie Chuat ve Véronique Reymond’un yönettiği Kız Kardeşim, saydığımız isimler kadar iddialı olmasa da, benzer sularda ilerliyor. Tiyatro dünyasında parlak kariyerlere sahip ikiz kardeşlerden biri, yazarlık kariyerinden vazgeçip bir aile kurarak kardeşinden uzaklaşıyor. Tiyatro oyuncusu olarak yıldızlaşan ikiz kardeşi ise onunla olan duygusal yakınlığı kaybetme korkusuyla tüm kariyerini tehlikeye atıyor. İki kardeşin arasındaki duygusal gerginliklere derinlemesine girmeyi başarırken hiç büyük sözler söylemeye kalkışmayan bir film Kız Kardeşim.

Lillian

Yönetmen: Andreas Horvath

Yürümek üzerine yüzyıllardır sayısız anlatı görmüşüzdür. Gezi yazıları, yürürken derinleşen düşünceler, avarelik, şehri bir temaşa olarak izlemekten alınan flâneurce zevk, gündelik yaşamın rutinlerinden kurtularak özgürce salınan zihin… Bu tür anlatılarda yürümenin işlevlerini saymakla bitiremeyiz. Yaşanmış bir olaya dayanan Lillian’da ise yürümek olabilecek en sade haliyle karşımıza çıkıyor. Lillian için yürüme edimi, bedeni tüketerek onu yok etmek, bedenin dağılıp toprağa karışması için gerekli bir sonsuz hareket sanki. Filmde her şeye hissiz bir gözlemci olarak bakıyoruz Lillian ile birlikte. Kendini tamamen yabancısı hissettiği ABD’de, yapayalnız kalmış şekilde karşımıza çıkan ana karakterimiz, artık bir yuvası olup olmadığını bile bilmeden, doğduğu topraklara, Rusya’ya doğru yürümeye karar veriyor. Film bu yürüyüşe bizi, zamanı esneten bir şekilde, sade bir üslupla eşlik ettiriyor.

Söğüt (Vrba)

Yönetmen: Milcho Manchevski

Savaşın gölgesinde, birbirleriyle kesişen aşk öykülerini bir yumak gibi ördüğü Yağmurdan Önce (1994) filmiyle 90’lar Avrupa sinemasına damga vuran Makedonyalı yönetmen Milcho Manchevski, yine Makedonya’yı mesken tutan bir öykü anlatıyor. Üç dönemden üç kadının hikâyesini paralel olarak anlatan Söğüt, şiirsel imgelerle ilerlerken tarihin akışında değişmeyen şeyler buluyor. Makedon topraklarındaki eril geleneğin bedenleri üzerinde kurmaya çalıştığı baskıdan kurtulmaya çalışan kadınlara adanmış bir film bu.

1982

Yönetmen: Oualid Mouaness

Lübnan sinemasının en önemli figürü Nadine Labaki’nin başrolde yer aldığı film, Lübnan tarihinin en önemli savaşlarından birine odaklanıyor. Savaşı, Beyrut’ta varlıklı kesimin gittiği bir okulda okuyan çocukların gözünden izliyoruz. İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgal etmesiyle yaşanan trajedi, çocukların her şeyden habersiz devam ettirdiği naif duygusal dünyalarıyla bir tezat teşkil ediyor filmde. 1982’de yaşananların ülkede yarattığı siyasi gerilimler ise öğretmenler üzerinden veriliyor. 1982 geçtiğimiz yıl Lübnan’ı Oscar yarışında temsil etmişti. 

Walchensee Forever

Yönetmen: Janna Ji Wonders

Bu yıl Berlin Film Festivali’nin en önemli bölümlerinden Perspektif’te En İyi Film seçilen Walchensee Forever, hayli kişisel bir öykü. Yönetmen Janna Ji Wonders, Bavyera Alpleri’nin eteklerindeki bir gölün hikâyesini, kendi ailesinden birkaç kuşak kadınınkiyle buluşturuyor. 4 farklı dönemden kadının birbiriyle olan bağı, bir aile sırrının etrafında hayli çetrefil bir hâl alıyor. Belgesel yalnızca kişisel bir aile öyküsü olmakla kalmıyor, aynı zamanda 60’ların ve 70’lerin Karşı-Kültür hareketine de hem Almanya’dan hem de ABD’den özgün bir bakış geliştiriyor.

Martin Eden

Yönetmen: Pietro Marcello

Jack London’ın siyaset teorisiyle çokça haşır neşir olan otobiyografik romanı Martin Eden’in yazarın yaşamıyla ne derece örtüştüğü hep tartışılagelmiştir. Ana karakterimiz Eden ile London’ın politik görüşleri arasındaki ayrımlar hayli ilginçtir. Pietro Marcello’nun filmi de bu tartışmaya yeni bir boyut katabilir. London’ın 1909’da yayımlanan eseri, geçim dertleriyle boğuşurken yazar olma hayallerini hep ertelemek zorunda kalan işçi sınıfından genç bir adamı merkezine alıyordu. Pietro Marcello imzalı film, romanın ana karakterini ABD’den 20. yüzyıl Napoli’sine taşıyor. Martin Eden’i canlandıran Luca Marinelli’ne Venedik’te En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazandıran film, 16mm kameranın özgün dokusunu hissettiren özenli görsel çalışmasıyla da ilgiyi hak ediyor. Edebiyat severlerin izleyip romanla kıyaslamak isteyeceği türden iddialı bir uyarlama var karşımızda.

Küçük Kız (Petite Fille)

Yönetmen: Sébastien Lifshitz

Fransız belgesel ustası Sebastien Lifshitz, yeni filminde ikillikler üzerine kurulu toplumsal cinsiyet kodlarının yarattığı bireysel travmaları merkezine alıyor. Sasha, bir erkek bedeninde doğsa da, henüz 3 yaşındayken ailesine bir kadın olmayı hayal ettiğini söylüyor. Sasha, yıllar içinde önce ailesine, sonra da çevrelerindeki insanlara, bir kadın olduğunu kabul ettirmek zorunda kalıyor. O büyüdükçe, toplumsal baskının biçimleri de değişiyor. Yönetmen Lifshitz herkesin perspektifine eşit önem vererek, kamerasını çevirdiği insanlara şefkatle yaklaşarak, incelikli bir belgesel çıkarıyor ortaya.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın