KALEM KÂĞITTAN TÜREME HAYALETLERİN KIZLARI VE OĞULLARIYIZ

Elif Şahin Hamidi

İnsan ölümlü olduğunun bilincinde olup, bu gerçeğe rağmen didinen, üreten, okuyup yazan tek varlık. Ölüme meydan okumak için belki de hikâyeler anlatmaya, yazmaya, yepyeni dünyalar kurmaya, ölümsüz kahramanlar yaratmaya devam ediyor. Yazarlar bu dünyayı terk etmeye mahkûm elbette. Ama onlar tarafından hayal edilmiş ve yaratılmış kahramanlar, yazarına, zamana ve ölüme meydan okuyarak sonsuza dek yaşamaya devam edecek. Öyle ya, bugün hâlâ Alice ile birlikte tavşan deliğinden aşağı yuvarlanıyor, aynanın içinden geçiyoruz, Don Kişot’un peşi sıra seferlere çıkıp, yeldeğirmenleriyle savaşmayı sürdürüyoruz. Charles Lutwidge Dodgson ya da kitap kapağındaki imzasıyla (mahlasıyla) Lewis Carroll ve Cervantes, yarattıkları kahramanların ününün kendilerine rakip olduğunu bilse ne düşünürdü acaba? Edebiyat tarihi, yazarının ününü sollayan roman kahramanlarıyla dolu adeta. Bu kahramanlar, geçmişten bugüne yol arkadaşımız olmaya devam ediyor ve bundan böyle de edecek. Alberto Manguel de kurmaca karakterlerle sıkı dost olmayı başarmış yazarlardan biri. Manguel, yeni kitabı Efsanevi Yaratıklar'da, ölümsüzlük iksiriyle kutsanmış roman kahramanlarıyla hemhal olmayı sürdürüyor. 

Biz tekboynuzlara inanırsak tekboynuzlar da bize inanır

Tekboynuzları, Chesire Kedisi’ni ya da Tinkerbell’i efsanevi yaratıklar olarak düşünsek de belki asıl efsanevi yaratıklar bizleriz. Manguel kitabın önsözüne Aynanın İçinden'den bir alıntıyla başlıyor. Alice’i bulan Mart Tavşanı ve Tekboynuz hayretler içerisinde kalıyor. “Ben onları efsanevi yaratıklar sanırdım hep,” diyor Tekboynuz, “Canlı mı?” diye soruyor sonra. Mart Tavşanı ciddiyetle “Konuşuyor bile,” diye cevap veriyor. Görünen o ki biz tekboynuzların efsanevi yaratıklar olduğunu düşünürken, onlar da kanlı canlı insanlar için aynısını düşünüyor. Hiç şüphesiz biz onlara inanmaya devam ettiğimiz sürece, tekboynuzlar ve diğer efsanevi yaratıklar da bize inanmaktan vazgeçmeyecek. Manguel de onlara içtenlikle inanıyor bana kalırsa.

Biliyoruz ki modern dünyada turist rehberleri Odysseus ve Don Kişot’un çetin yolculuklarının güzergâhları boyunca geziler düzenliyor. Yolculuk sırasında Kolombiya’daki bir köy, Aureliano Buendia’nın Macondo’su olduğunu iddia ediyor, Juan Fernandez adası Robinson Crusoe’yu misafir etmiş olmakla böbürleniyor. Bu kurmaca karakterler sahiden var olmuş ve oralarda yaşamış gibi bir gerçeklik kurgulanıyor. Önsözde bir yandan bunları hatırlatan Manguel, beri yandan da şu büyülü cümleyi kuruyor: “Biyoloji bize kanlı canlı varlıklardan türemiş olduğumuzu söylüyor ama içten içe biliyoruz ki biz kalem kâğıttan türeme hayaletlerin kızları ve oğullarıyız.” Bu kızlar ve oğullar öyle şanslılar ki o kalem kâğıttan türeme hayaletler, o gerçek ebeveynler en mutlu, en yalnız, en zor, en çaresiz günlerinde bile çocuklarının yanı başında.

Okurlar, sözcüklerle inşa edilmiş kurmaca karakterlerin isimlerini, yüzlerini, kederlerini, sevinçlerini, aşklarını, bahtsızlıklarını, suçlarını, budalalıklarını çok iyi bilirler. Hatta hiç okumamış olsalar bile en yakın arkadaşı kadar iyi tanırlar onları. Ama üç vakit öncesine kadar kanlı canlı birer insan olan Cervantes, Shakespeare ya da Marquez nedense Don Kişot kadar, Romeo ve Juliet kadar ya da Albay Buendia kadar sahici, gözle görülür değildir okur için. Mangeul’in dediği gibi “Kral Lear ve Lady Macbeth, Don Quijote ve Dulcinea, yazarlarının kitaplarını hiç okumamış çoğu kişi için bile gerçek varlıklardır.”           

“Her edebi karakter her okurun yoldaşı değildir”

Edebiyat tarihinde o kadar çok kahraman var ki, isimlerini yazmaya kalksak ciltlerce kitap olur belki de. Bunca kahraman içerisinde hepsini kendimize yoldaş belleyecek hâlimiz de yok. En çok sevdiklerimizin peşine düşeriz o nedenle. Manguel de buna vurgu yapıyor ve şöyle diyor: “Her edebi karakter her okurun yoldaşı değildir; bizi yıllar boyu yalnızca en çok sevdiğimiz karakterler izler.” Manguel’in de onca hayali kahraman arasında, dertlerini kendi derdi gibi benimsediği ve daha içli dışlı olduğu yoldaşları var elbette. Örneğin Gilbert Keith Chesterton’un Bay Perşembe'si sihirli bir şekilde gündelik hayatın saçmalıklarıyla baş etmesine yardımcı olurken, Kırmızı Başlıklı Kız ve Hacı Dante hayat yolunun karanlık ormanlarından geçerken ona rehberlik ediyor, Akhilleus çok sevdiği büyüklerinin ardından ağlamayı öğretiyor.   

Kitap sayfalarının arasında sıkışıp kalmış roman kahramanları da tıpkı biz okurlar gibi değişip dönüşürler. Kâğıdın üzerindeki sözcükler gibi öylece sabit bir şekilde donup kalmış değillerdir. Zaman içerisinde değişip dönüşen okurla birlikte hayali kahramanlar, efsanevi yaratıklar da şekil değiştirirler. Gençlik yıllarında okuduğumuz Suç ve Ceza aracılığıyla tanıştığımız Raskolnikov, ileriki yıllarda aynı kitabı tekrar okuduğumuzda karşılaştığımız Raskolnikov’a pek benzemez, aynı kişi değildir artık. Çünkü biz aynı okur değilizdir. Pek çok edebiyat eserini Türkçeye kazandıran değerli Hocam Ahmet Cemal, bir gün derste şöyle demişti: “Suç ve Ceza’yı bir de kırk yaşınıza geldiğinizde okuyun. Başka bir kitapla karşılaşacaksınız.” Ne demek istediğini artık çok iyi biliyorum. Efsanevi yaratıkların değişen kimliklerine vurgu yapan Manguel’in şu sözleri de zamanla taşları yosun tutan, yatağı değişen bir nehir gibi dönüşüme uğrayan okura ve kurmaca karakterlere işaret eder: “Yaşlanan ve bir daha gençleşme olanağı olmayan okurlarının aksine kurmaca karakterler aynı anda hem onların öykülerini ilk kez okuduğumuz zamanki hem de sonraki okuyuşlarımızda dönüştükleri karakterlerdir.” Örneğin yıllar sonra Peter Pan'i ve Pal Sokağı Çocukları'nı tekrar okuduğumda, gözyaşları içerisinde fark ettim ki Peter Pan de, Nemecsek de, ben de çokça değişmiştik. Yalnız onlar hâlâ çocuktu. Peter Pan hiç büyümemişti, Var Olmayan Ülke’ye yeni çocuklar götürüyordu. Pál Sokağı’ndaki o küçük, sarışın Nemecsek ise yatağında, ateşler içinde sayıklamaya devam ediyordu. Bense onun öleceğini ve uğruna savaştıkları Arsa’ya bir bina dikileceğini biliyordum, kahroluyordum. Bizim arsamızın başına da aynı kötülüğün geldiğini fısıldıyordum Nemecsek’in kulağına. 

Sözcüklerden ve kitaplardan bir ev

Gözleri artık görmez olan Borges’e dört yıl boyunca kitap okuma şansına sahip olduğunu bildiğimiz, Okumanın Tarihi, Geceleyin Kütüphane, Hayali Yerler Sözlüğü, Merak gibi okumanın büyüsü üzerine kaleme aldığı kitaplarla tanıdığımız Manguel’in çocukluğu, babası diplomat olduğu için çoğunlukla bir yerden bir yere yolculuk yaparak geçmiş. Bu nedenle uyuduğu odalar, kapının dışında söylenen sözler, çevresindeki manzara sürekli değişmiş. Değişmeyen tek şeyse kitaplığı olmuş. Yalnızca küçük kitaplığının aynı kaldığını söyleyen Manguel, şöyle devam ediyor sözlerine: “Yine tanıdık olmayan bir yatakta, yorganıma gömülmüş yatarken kitaplarımı açtığımda ve beklediğim sayfada yine o bildik öyküyü ve aynı çizimi görünce hissettiğim rahatlamayı hatırlıyorum. Evim, hem ellerimde tuttuğum fiziki nesnenin hem de sözcüklerin içinde, öykülerin içinde bir yerdi.” Açıkça görülüyor ki Manguel çok küçük yaşlardan itibaren kendine sözcüklerden ve kitaplardan bir ev inşa etmeye başlamış. Sözcüklerin can verdiği kurmaca karakterleri de dost kabul etmiş.  

Manguel, Efsanevi Yaratıklar'da çocukluk günlerinden bu yana biriktirdiği dostlarıyla, daimi yol arkadaşlarıyla yeni bir yolcuğa girişiyor. Öyle ki arkadaşlarının kimi mitolojiden, kimi dinler tarihinden, kimi edebiyattan, kimi de popüler kültürden fırlamış karakterler. Quasimado’dan Sinbat’a, Don Juan’dan Hacivat ve Karagöz’e, Lilith’ten Eyüp’e, Hippogriffon’dan Seyyid Hâmid Badincani’ye, Kaptan Nemo’dan Superman’a varana dek, Doğu’dan ve Batı’dan otuz yedi kurmaca karakter eşlik ediyor Manguel’e. Bize de gizlice peşlerine düşüp iz sürmek kalıyor. Kalem ve kâğıttan türeyen bu hayaletlerin arasında ilk önce Mösyö Bovary’i görüyoruz. Oysa çoğunlukla ortalıkta salınan Madam Bovary’dir. Ama unutmamak gerek ki Madam Bovary, Emma’yla değil, Mösyö Bovary ile başlayıp biter. “O olmasa, Emma’nın bir anlamı olmazdı, romantik bir kahraman haline gelmez, arzu veya coşku dolu mutluluğu tanımazdı,” diyen Manguel’e kulak verecek olursak “Mösyö Bovary, eşi trajik kaderini yaşayabilsin diye var olmuştur.” Mösyö Bovary, kurmaca dünyada ana karakterin varoluşunda bir başka karakterin ve çoğunlukla da zıt karakterlerin rolünün yadsınamayacağını gösterir okura. Örneğin Heidi deyince Alpler’in tepesinde yaşayan büyükbabayı anmamak olmaz. Manguel de iyileştirici bir figür olan Heidi’ye değil, aksi dedesine odaklanıyor ve soruyor: “Kirpi gibi içine kapanmış, göklerin yanı başındaki çoban kulübesinde yaşayan dede neyi temsil eder?” Sonra Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın başkahramanı Holden’a değil de, onu koruyan ve ona yol gösteren, mavi paltosuyla dönüp duran küçük kız kardeşi Phoebe’yi ağırlar kitabının sayfalarında. 

Manguel, kanlı canlı şekilde karşımıza dizilmiş, “bir tür sözel Âdem” olmuş otuz yedi efsanevi roman kahramanını sahneye çıkarıyor. Bu kitapta, Manguel’in çizer yanına da tanıklık ediyoruz. Yazar siyah beyaz, sade çizgileriyle kurmaca karakterlere can vermiş. Kâğıt kalemden türeme hayaletlerin seslerine mutlaka kulak verin. Unutmayın: onların oğulları ve kızlarısınız.  

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın