ÇOCUKSUZ HALAY

Erdi İnci

Bir sosyal grubun karar mekanizmasına almadığı, alamadığı kitlelerin yerine hareket etmesi, onlar hakkında söz söylemesi her zaman bir tartışma konusudur.

Çocuk edebiyatında da bu gruplar ebeveyn ya da eğitimci olarak karşımıza çıkar. Yazar ve çocuk okur ilişkisinde, sorumluluğu gereği okuma deneyimine katılan, çocuğun kitapla kurduğu ilişkiye dahil olan bu iki kitle, bir süre sonra çocuğun özne olması gerektiğini gözardı edip onu nesneleştirebilir. Okuma deneyimine eşlik etmek yerine, yazarın ve eserin doğrudan muhatabı olmaya çalışabilirler. Bu durumda da iki farklı yetişkin grup karşı karşıya gelir ve çocuk, okur kimliğine rağmen, okuduğu kitap ve okuma keyfi üzerindeki iktidarını kaybeder. Elinde kitap listesiyle dolaşan çocuklar görmüşsünüzdür ya da okulların sınıflar için hazırladığı okuma listelerine boğulan çocuklar…

Bu ilişkide, nesne konumundaki çocuklar, bazı kitaplarda da yine nesne konumuna sürüklenebiliyor. Karar mekanizmasının zaten dışında kalan kitle, okuduğu kitaplarda bu sefer de karar vericilerin kaygılarını, amaçlarını, düşüncelerini ve sınırlarını görmeye başlıyor. Çocuk edebiyatı olarak değerlendirilen, çocuk için olduğu söylenen, onun beğenisine hitap etmekle övünen, ama ebeveynin ya da eğitimcinin hayatını kolaylaştırma amacından ötesini pek güdemeyen pek çok kitapla muhakkak karşılaşmışsınızdır. Ebeveyn, eğitimci, edebiyatçı üçlemesinin bir sözbirliği vardır sanki bu kitaplarda. Yetişkinlerin el ele, adeta bir halay eşliğinde bitirdiği eserler. Onlar huzurlu, çocuk için her şey yolunda… Öyle mi gerçekten?

Ne mutlu ki bunun uzağında, okurun yakınında, bu sorgulamalardan uzak, sözde huzurun tam tersini amaçlayan kitaplar, hem nitelik hem de nicelik olarak fersah fersah önde. Merkezine çocuğu alan, ona ve onun sorularına, kaygılarına, düşüncelerine, hayallerine karşılık olabilecek kitaplar. Örneğin, Kırmızı Kedi Çocuk’tan çıkan Enno ya da Asfalttaki Karahindiba veya Can Çocuk’un yayımladığı Annemle Babam Sınıfta! Her iki öykü de, temelde baş karakterimizin var olan sorununa ve yetişkinlerin üstenci yaklaşımının sonuçlarına odaklanmış. Burada yazar ile ebeveynin ya da eğitimcinin el ele bir halaya durduklarını söyleyemeyiz.

Enno Bambaşka, adıyla var olmuş gibi "normal"in ötesinde ama şansına da gayet sıradan bir ailenin çocuğu olarak karşımıza çıkıyor. Oğlunun durumunu anlamak ile ona hayal kırıklığını ve öfkesini yansıtmak arasında gidip gelen bir anne; oğluna toz kondurmayan, onun gayet "normal" olduğunu şiddetle savunan bir baba ve elbette fayda-zarar denkleminde nereye oturtacağımızdan emin olamayacağımız bir abla... Çevresindeki yetişkinler Enno ile vakit geçirip onunla tanışmak, onun gelişiminde kendi yetkinliklerini aşan noktada uzmanlardan destek almak yerine Enno’nun başarısı ve geleceği üzerine bir tartışmanın ve kavganın içine giriyor. Ve Enno’yla beraber, bu boğucu tartışma ortamında nefes alamayacak noktaya geldiğiniz anda hikâyenin aklıselim insanları duruma müdahil olup nefes almanızı sağlıyor.

Zamana ayak uydurmanın gerekliliğini, değişimi kabullenmenin zorunluluğunu, farklılıkları dışlamanın ya da yok saymanın getirdiği zararların artık tartışma konusu bile olamayacağını, elbette özne olan çocuğu dışarıda tutmanın sonuçlarını ve anlamsızlığını çok güzel kurgulamış Astrid Frank.

Annemle Babam Sınıfta! ise, mizahi yöntemlerle bırakıyor yetişkinlerin kucağına düşünecek şeyleri. Fanny sorunlarını ebeveynleriyle paylaşmak istediğinde, ebeveynleri bu sorunları gözardı eder ve çözüme odaklanmak yerine üstten bir dille sürekli onun yaşında olmak için neleri verebileceklerini söylerlerse ne olur? Elbette ebeveynler bir gün uyandıklarında Fanny’nin yaşıtı olurlar! Ve küçülen yetişkinlerin hayatları hem yetişkinlik deneyimleri hem de yeni duruma adapte olma arasında gidip gelir. Ama ana karakterimiz de oradadır, onun bekleyen konuları vardır ve bu yeni dönemde, belki de ilk defa ebeveynleri Fanny’nin bu kadar yanındadır. Peki onların bu derece orada olmaları, Fanny’nin bütün ilişkilerinin içinde olmaları iyi bir şey midir?

Hani derler ya “... sözünü her işittiğimde bir lira alsam şimdiye zengindim.” Bu söz muhtemelen kuşaklar arası ilişkilerde büyükten küçüğe “Sizin yaşınızda ben...,” ya da “Şimdi senin yaşında olacaktım ki..." şeklinde karşımıza çıkıyor. Çünkü bu açıklama bariz bir şekilde sorunu tartışmaktan çok bir manipülasyonu önümüze getiriyor. “Sence ben kilo mu aldım?” diye soran birine, “Bence çok güzelsin,” demek gibi. Konumuz o değildi, anlayacağınız.

Annemle Babam Sınıfta! bu yüzden yetişkinlere de sesleniyor: “Sizin döneminiz değişti.” Kuşaklar, bırakın çocukluktan yetişkinliğe, bireyin geçirdiği her bir dönemde değişiyor. Çocuklar, genç yetişkinler, ergenler arasında bile bir kuşak farkının söz konusu olduğu bir dönemdeyiz muhtemelen. Bu durumda disketlerle ödev yazdığımız dönemi bir ölçüt kabul etmeyi bir kenara bıraksak nasıl olur? Bunun bir faydasının olmadığını tatlı bir dille anlatıyor bize Luc Blanvillain. 

Yetişkinlerin çocuğu dışarıda bırakarak kurdukları o konfor alanları ile, aslında çocuğun iyiliğini düşünerek aldıkları aksiyonlar arasındaki çelişkilerin sonuçlarını tartıştığımız, hatta bunun bile ötesine geçtiğimiz bir dönemi de beraberinde getirir umarım bu kitaplar.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın