BIRAKALIM DA SESSİZLİK KONUŞSUN BİRAZ

Ayşe Başçı

Bir şeyin değerini, ancak onu kaybedince anladığımız söylenir hep. Oysa dünya sessizliği kaybedeli çok oldu ve çok azımız bunun farkındayız. Sessizlik derken sesten arındırılmış, gürültüsüz ortamlardan bahsetmiyorum. Çünkü deneyimler gösteriyor ki mutlak bir “ses”sizlik mümkün olmuyor. Tamamıyla yalıtılmış, sessiz odalara girenler bile kendi kalp atışlarını duyduklarını söylüyorlar. Peki nedir burada kastedilen sessizlik?

Norveçli kâşif, dağcı, yayıncı, yazar, sanat koleksiyoncusu, avukat, hatta kimilerine göre filozof Erling Kagge, Alfa’dan çıkan Gürültü Çağında Sessizlik adlı kitabındaki 33 kısa denemede, şu üç sorunun cevabını arıyor: “Sessizlik nedir? Nerededir? Neden şu an hiç olmadığı kadar önemli?” 

Kagge, “3 Kutup Noktası” olarak bilinen Kuzey Kutbu, Güney Kutbu ve Everest zirvesi adımlarının hepsini tamamlamış ilk kâşif. Üstelik Güney Kutbu’na hiçbir teknolojik yardım almadan, tek başına gitmiş ilk insan olarak tanınıyor. Bu durumda rahatlıkla şunu düşünebiliriz: “Kutuplar ve Everest’in zirvesi… Kagge için sessizliği bulmak zor olmamıştır.” Fakat daha kitabın ilk cümlesinde, bu düşüncenin yazara biraz haksızlık olduğu ortaya çıkıyor: “Yürüyerek, tırmanarak veya yelkenleri açarak dünyadan uzaklaşamıyorsam eğer, onu tamamıyla dışarıda bırakmayı öğrendim.”

Erling Kagge’nin çok zor bir şeyden söz ettiği muhakkak. Telefonlar, bilgisayarlar, televizyonlar, sokak gürültüleri, sesli ve görsel uyaranlarla dolu bir dünyadan nasıl uzaklaşacağız? Kendimize dönmeyi öğrenerek. Fakat çoğumuz bundan müthiş korkuyoruz. Şöyle bir düşünün lütfen: Herhangi bir ortamda sessizliğe tahammül edemeyen ve o boşluğu hemen birkaç cümleyle doldurmaya çabalayan tanıdıklarınız yok mu? Çünkü sessizlik beraberinde kendi içine dönmeyi ve kendinle hesaplaşmayı da getirir. Ve Kagge’ye göre çoğu insan tam da bu nedenle “sessizlikten korkar”. 

Tam da COVID-19 salgını nedeniyle evlerimize, kendi dünyalarımıza çekilmişken bu konuyu tekrar düşünmemiz gerekiyor bence. Dış dünyayla teması en aza indirmenin travmatik bir deneyim olduğunu düşünenler acaba en çok kendilerinden mi korkuyor? Oysa insan kendisinin en yakın dostu olamaz mı? Ve o zaman sessizliği bulması ya da sessizliği sevmesi mümkün değil mi?

Kagge, Güney Kutbu’nda yaşadığı deneyimi anlatırken şöyle diyor: “Kendi düşünce ve fikirlerimle baş başaydım. Geleceğin artık hiçbir anlamı yoktu, geçmiş ise umursadığım bir şey değildi, kendi hayatım içinde o anda var olmaktaydım. 'Dünya, içine girdiğinizde yitip gider,' demişti filozof Martin Heidegger. İşte olan tam da buydu.” Dolayısıyla sessizliği mutlaka ve mutlaka fiziksel olarak ses dalgalarının en az seviyede olduğu yerlerde aramaya gerek yoktur belki de. Ya da yazarın dediği gibi, “Sessizlik benim içimde ikamet etmekteydi." Eğer sessizliğe dair tecrübelerimi şehir yaşamına taşımayı beceremezsem, sessizliğe olan özlemim çok büyük olur ve doğaya sıklıkla geri dönmek zorunda kalırdım.”

Gürültü Çağında Sessizlik, isminin de vaat ettiği gibi derin bir felsefeden yola çıkıyor. Budizm’deki "Sva Marga," yani aydınlanmaya giden yol kavramını hayata geçirmenin formülünü değilse de ipuçlarını veriyor. Bu süreçte de Heidegger’den Pascal’a, Seneca’dan Svendsen’e ve Kierkegaard’a kadar pek çok filozofu konuk ediyor. Aristoteles ve Platon’da hakikat ve sessizlik (daha doğrusu kelimesizlik) kavramından söz ederken, insanın gözü Wittgenstein’ı arıyor ve birkaç bölüm sonra bu beklenti de gerçekleşiyor. Orhan Veli “kelimelerin kifayetsizliğini” derdine bağlıyordu. Wittgenstein ise (ve tabii Erling Kagge de) kelimelerin koyduğu sınırlardan, dilin engellerinden bahsediyor. Ne yaparsak yapalım, konuştuğumuz lisanın imkanlarıyla tam olarak açıklayamayacağımız şeyler var. Kimi zaman gördüklerimizin karşısında dilimizin tutulması da bundan. Hangi kelimeyi kullansak yetmeyecek, anlamı sınırlayacak. Oysa sessizlikte her şeyi daha iyi görmek de mümkün olamaz mı?

Öte yandan, kitabın tamamen filozofların görüşleri ve Kagge’nin derin tespitlerinden oluştuğunu da düşünmeyin. Elon Musk’tan Rihanna’ya, Beethoven’dan William Blake’e, Marina Abramovic’ten David Foster Wallace’a pek çok yazar, şair, müzisyen, girişimci, performans sanatçısı, ressam da Gürültü Çağında Sessizlik'e şiirleriyle, şarkılarıyla, mesajlarıyla konuk oluyor. 

Özetle Erling Kagge, çok etkileyici bir kitaba imza atmış. “Kişisel gelişim uzmanı” ya da “guru” olmak gibi bir iddiası yok. Deneyimlerinden edindiği en değerli bilgiyi okurla paylaşıyor. Kitap Norveççe aslından Nezihat Bakar-Langeland tarafından Türkçeye çevrilmiş. Çeviriyi biraz istikrarsız bulduğumu söylemeliyim. Bazı bölümler hakikaten şiirsel bir dille insanın ruhunu huzurla dolduruyor. Fakat bazı bölümlerde Türkçe yapaylaşıyor, bu da okuru metinden uzaklaştırıyor. Aslında bu noktada editörlüğün değeri anlaşılıyor. İyi bir editör gözü, metinde dilsel bütünlüğü sağlamak açısından büyük önem taşıyor ve ne yazık ki Alfa Araştırma serisinden çıkan kitapta bu anlamda ciddi bir eksiklik görülüyor. 

Yine de bu, kitabın en temel mesajını almamıza engel değil: “Okuyabileceğin en önemli kitap senin kendin hakkında olandır.” Tek ihtiyacımız, kitabın kapağını açacak cesareti bulabilmek…

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın