CEHENNEME İNİŞ TALİMATNAMESİNİN ODAĞINDA BENLİĞİMİZ

Mert Tanaydın

mert.tanaydin@gmail.com

Zor zamanlardan geçiyoruz. Eskiden de zor zamanlardan geçmiştik ama belki de ilk defa küresel boyutta, tüm idareleri ve insanları hemen hemen aynı anda etkileyen, ufacık bir sebepten bu ölçüde yaşantımız değişiyor. Bir virüsün yol açtığı salgın dünyada ilk defa belirmiyor elbette, daha çok bağlı olduğumuz pek çok idarenin konuyu eşzamanlı olarak ciddiye alıp odaklanması farklı kılıyor bugünü. Bambaşka konularla ilgilenirken araya kaynayacak bir detay olmaktan çıkıp her yeri kaplayan bir öncelik kazanıyor virüs. Tarih kayıtlarında keşfedilen çeşitli kadim ve mitik salgınlar esnasında da belki insanları dünya değişiyor izlenimi sarmıştı ama pek çoğumuzun ömrü boyunca görebildiği en muazzam afet, virüsün küresel enformasyonla ve kapanmaya çalışan idarelerle çevrildiğimiz bir zamanda gerçekleşmiş olması oldu: Birbirimizle temas kurduğumuzda bulaştığı söylenen virüsün endişeleri ellerimizdeki cihazlarda çoğalan, küçük haberlerle daha fazla yayılıyor. İşletmeler kapanıyor, imkânı olanlar evlerine çekiliyor, insanlar sevdiklerinde hastalığın ortaya çıkacağından endişe duyuyor, çaresizlik ve kaygı her yerde yoğunlaşıyor.

Küresel bir salgının hepimizi kapanmaya zorlamasından çok önce başlamıştı bende "Bildiğimiz dünyanın sonu geldi," hissiyatı ve yıllardır bu konuyu işleyen çok çeşitli metinleri toplamaya çalışırdım. Geçen ay mecburi olarak kapanmaya yöneldiğimizde, herkes gibi marketlere gidip tuvalet kâğıdı almaktan daha farklı olarak en yakın kitabevine uğrayarak hızlıca yeni çıkan kitaplara göz attım ve birkaç ilginç kitap ediniverdim. Kitaplığımda bulunan, bu konuyla ilgili bazı kitapları da çıkarıp okunacaklar arasına kattım. Biraz çivi çiviyi söker mantığını gözetiyordum sanırım. 

Bu arada çevremde morale ihtiyacı olan sevdiklerime bu dönemde kitap önermem gerektiğinde, kitaplığıma göz gezdirirken aslında ne kadar da iç karartıcı ya da melankolik bir koleksiyon oluşturduğumu fark ederek biraz kızdım kendime. Evet, uzakta yaşayan bir dostuma çivi çiviyi söker mantığında Saramago’nun Körlük ya da Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş romanlarından bahsedebiliyor, Margaret Atwood’un DelliÂddem üçlemesini ya da Philip K. Dick romanlarını tavsiye edebiliyorum ama minik kedimin keyifsizliğini azaltmak için neşe verici bir kitap seçmem gerektiğinde, ta 1990'ların sonlarında okuduğum kitaplara gittim: Calvino, Cortázar, Bilge Karasu, Haldun Taner öyküleriyle Paul Auster’ın Şans Müziği’nde karar kıldım mesela. Bu yazarlar, yanlarında Orhan Pamuk ve Milan Kundera’yla beraber, yirmi yıl önce yaşadığım büyük deprem afetinden önce okuduğum ve sonrasında da kendime gelme sürecimde sığındığım yazarlardı aynı zamanda. 

Hayatımın farklı dönemlerinde kaygı seviyemin yükseldiği zamanlarda sığındığım yazarlar arasında aslında en etkili olan Haruki Murakami olmuştu ama ne yazık ki elimde ödünç verebileceğim ve minik kedimin henüz okumadığı iyi bir Türkçe Murakami çevirisi yok. Yıllar önce, 2003 yılında melankolik, yorgun ve mutsuz olduğum bir gün Maçka üzerinden Beyoğlu’na çıkarken, bir de ekildiğimi öğrendiğimde yola mecburen devam etmiş, Parmakkapı’da girdiğim bir kitabevinde bön bön rafları incelerken bir yazışma grubunda bana tavsiye edilmiş Murakami’nin daha sonradan Yaban Koyununun İzinde adıyla dilimize de çevrilen kitabının İngilizcesini (görebildiğim kadarıyla, yedi-sekiz kitabı arasında en eski tarihlisi o olduğu için seçmiştim) alıp eve dönmüştüm ve sonrasında sanki Clementine çizgi filmindeki annenin içinde hareket ettiğini andıran özel bir baloncuk oluşmuş, o günkü buhranımın arasında kucağımda Murakami romanları o baloncuğa yerleşmiş, haftalarca her şeyi bir kenara bırakarak sadece biten romanın yerine yenisini almak için aynı kitabevine gitmek için o baloncuktan çıkmış ve ancak o dönemki son Murakami yapıtını da bitirince bir çıkış yolu bularak normalleşmiştim.

O günlerde üniversitede okuduğum bölümü bitirmem gerekiyordu, bunun için de bir tez yazmalıydım. Birkaç sene önce, depremden sonraki buhrandan kurtulunca yayın dünyasına girmiştim ve hem ülkenin en önemli yayınevlerinden birinde, hem de ülkenin en önemli yazarıyla çalıştığım çok yoğun bir dönemi bu tez nedeniyle mecburen bitirmiş, bir bakıma evime kapanmıştım. Aslında büyük depremin olduğu sene bitirmem gerekiyordu üniversiteyi, ortalama bir başarıyla becerebilirdim de, ama büyük deprem sonrasındaki süreçte girdiğim depresyon odağımı kaybetmemi, çabuk usanmamı ve günler boyunca her şeyden kaçma hissini ortaya çıkarmıştı. Salonsuz, iki oda bir evde; kimi zaman üç, kimi zaman dört kişi ailemle yaşamaya başladığımdan durmadan üniversiteye gidiyor ama neredeyse hiçbir derse girmiyordum. Şimdi ifade etmeye çalışınca anladığım, dalga dalga depresyona maruz kalmışım meğer o zamanlar ve her seferinde bazı yazarlara tutunarak kendime gelmeye çalışmışım. O kendim de daha üniversiteye girmeden önce babama "Edebiyat ya da İngiliz Dili Edebiyatı yazayım," dediğimde ettiğimiz münakaşa sonrasında bastırılmış olan, yazabilen kendimdi. Hâlâ o yazabilen kendimi çeşitli gerekçelerle bastırdığım sanırım hepimizin malûmu.

Bu küresel afet zamanında, o genç hâlim gibi, kendimi tamamen okuduğum kitaplara kapatamıyorum elbette. Sorumlu olduğum insanlar var, sürdürmek zorunda olduğum işler var. Bir bakıma zihinsel kapasitemi işverenlerime hasreden bir yayın emekçisine dönüştüğümden, zaten elimin altındaki enformasyon makineleri vasıtasıyla, gerekirse yatağımdan bile çıkmadan çalıştığımdan, kapanma ne hayat tarzımı çok etkiledi ne de çalışma yükünden kurtulmuş oldum. İyice daraltılmış bir alanda, aynı sorumluluklarla ve de artan belirsizliklerle hayata devam ediyorum. 

Yoksa Çağlan Tekil’in rüyasında mı yaşıyorduk?

Mesela, aylık yazımı yazıyorum şimdi. Sözde topladığım kitaplardan bahsedecektim, geçen ay da atıfta bulunduğum Tawada’nın Hüseyin Can Erkin çevirisiyle Siren’den yayımlanan Tokyo’nun Son Çocukları romanında bugünlerin sonrasında neler yaşayabileceğimize dair bir örneğin anlatılmış olduğunu işaret edecektim, Ian McEwan’ın YKY’den İlknur Özdemir çevirisiyle yayımlanmış son romanı Benim Gibi Makineler’de hem android psikolojisine hem her zamanki gibi birtakım adli/ilişkisel/etik ikilemlere hem de bilgisayar dehası Alan Turing’in ölmediği alternatif tarih akışına yer vermesini irdeleyecektim, DeliDolu’dan Niran Elçi çevirisiyle yeni yayımlanan Doris Lessing’in 1971 tarihli Cehenneme İniş Talimatnamesi’ni bir tür bildiğimiz dünyanın sonu metni sanısıyla okumaya başladığımda kişisel buhran ve psişenin derinliklerine yönelen bir metinle karşılaştığımı anlatacaktım, kitaplığımdan bulduğum ve nasıl olup da okumayı ihmal etmişim diye hayıflandığım, kapağında “Sonumuz Ne Olacak” yazan Douglas Coupland’in, dilimizde 2012’de Sinan Okan çevirisiyle İthaki tarafından yayımlanmış Oyuncu 1 romanında beş saate ve dört-beş karaktere sıkıştırılmış bir X-Kuşağı kıyamet metnini heyecanla okuduğumu söyleyecektim, REM’in yazılarıma pelesenk ettiğim ve Kara Plak defterlerinden birinin kapağına çektiği o meşhur şarkısı It’s the end of the world as we know it and i feel fine’dan başlayıp Nick Cave’in Ghosteen’indeki Fireflies’ından geçerek Pearl Jam’in son albümü Gigaton’daki çeşitli parçalara, neleri bugünlerin soundtrack’i haline getirdiğimi sayacaktım, hatta tüm bu yaşadıklarımızın geçtiğimiz ay komaya giren, heavy metal müziğin Türkiye’deki en önemli isimlerinden Çağlan Tekil’in rüyası olup olmadığına dair bir atıfla yazıya başlayacaktım ki Çağlan Tekil’in komadan çıkamayarak hayatını kaybettiğini öğrendim. 

Çağlan Tekil

Lisede, o dönem çıkardığı Laneth dergisine bakarak arkadaşlarımla çıkarmaya karar verdiğim fanzin beni iyi bir metalci yapmadı ama o günlerde kendimi buldum, oturup yazı yazabildiğimi fark ettim, kendimi ifade etmeye ve dinlediklerimle gördüklerimi dile getirmeye çalışırken canlandığımı gördüm. Sonrasında çok çeşitli yönlere sapsam da sanırım editör ve yazar varoluşumun tohumu Çağlan Tekil’in dergisiydi, dolayısıyla, daha sonra hiç yolum kesişmiş olmasa da, ilk editör örneğim olarak da dinlediğim müziklere yıllar boyunca dergileriyle, radyo programlarıyla, düzenlediği konserlerle yaptığı katkısından dolayı da kendisine çok şey borçluyum. 

Biraz karman çorman bir yazı olduğunun farkındayım ama hangi yazım öyle değil ki? Her zamankinden daha fazla kendime dönük bir yazı olduğunun da farkındayım ama dünyanın bugünkü hâlinde sanırım herkes biraz daha fazla kendine dönük olmak zorunda kalıyor. Dünyanın yazısından bahsetmek için buradayım gerçi ama dünya bizzat kendi bulunduğumuz yerden ibaret olacaksa dünyamın yazısının odağında da bizzat ben varım ne yazık ki.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın