SAVAŞLARDA KAYBEDEN HİÇ DEĞİŞMİYOR

Ayşe Başçı

Çok değil, bundan birkaç hafta önce, gözümüz kulağımız Yunanistan sınırındaki tampon bölgede ve başka sınır kapılarında bekleşen mültecilerdeydi. Gidenlerden, daha doğrusu gitmek zorunda kalanlardan, köklerinden kopanlardan, her yerde ve her zaman “yabancı” olanlardan, her şeye rağmen hayal kuranlardan bahsediyorduk. Bugün ise hepimiz can derdine düştük. Oysa arada bir fark var mı? Bu yaşadıklarımız savaş yüzünden, yıkım yüzünden, baskı yüzünden, yokluk yüzünden gitmek zorunda kalanların durumunu anlatmıyor mu bize? Dünyada on binlerce kişiyi öldüren virüsten kaçabileceğimiz bir yer olsa hepimiz gitmek istemez miydik? 

Gitmek zorunda kalmadıkça nereden bileceğiz ki toprağını bırakıp gitmenin kolay bir karar olup olmadığını. Eski Ahit, Çıkış Kitabı’nın (Exodus) 12. babında Yahudilerin Mısır’dan çıkışını anlatır: “İsrailliler Mısır’da dört yüz otuz yıl yaşadı. Dört yüz otuz yılın sonuncu günü Rabbin halkı ordular halinde Mısır’ı terk etti.” Dört yüz otuz yıl! Bir başka Çıkış Kitabı, yani İaki Kabe’nin Dedalus tarafından yayımlanan kısa romanı ise elbette bu kadar uzun bir bekleyişi anlatmıyor. Hatta bekleyişten ziyade, kısacık bir zaman dilimine sığan bir kaçış hikâyesini, Gürcistan’ın kültürel yapısı, sosyal dokusu ve şöyle bir dokunulup geçilmiş siyasi panoraması eşliğinde aktarıyor. 

Gürcistan bizim sınır komşumuz. Fakat ne gariptir ki kuzeydoğu illerimiz dışında Gürcistan’ı ve Gürcü kültürünü yakından tanıyan pek yok gibi. Çocukluğumuz ve ilk gençliğimizdeki akşam haberlerinde spikerlerin dilinden bir çırpıda dökülüveren “Eduard Şevardnadze” isminin ülkeye neler getirdiğini ve ülkeden neler götürdüğünü biliyor muyuz mesela? Ya da 1990’lardan itibaren peş peşe yaşanan karşılıklı istilaları, darbeleri, iç savaşları? Bütün bunların insan hayatından neler çaldığını? Bugün Türkiye’de yaşayan Gürcülerin önemli bir kısmının o dönemde ve sonrasında savaştan kaçarak geldiğini?

Türkiye’de yaşayan Gürcü şair-yazar İaki Kabe (gerçek ismiyle İrakli Kakabadze), Parna-Beka Çilaşvili’nin Gürcüceden çevirdiği Çıkış Kitabı'nda işte bize bu sıradan insanların kaçma ya da sevdiklerini savaştan kaçırma çabalarını anlatıyor. Yahudilerin Mısır’dan çıkışı gibi topluca ve bir lider eşliğinde değil bu kaçış. Teker teker ya da küçük gruplar halinde, lidersiz, birbirlerine dayanarak kaçmaya çalışanların hikâyesi bu. Gürcü, Rus, Abhaz, Çeçen, Rus Kazakları arasında, patlayan silahlar, gökten yağan bombalar eşliğinde bir hayatta kalma, güvenli bölgelere ulaşma çabasının hikâyesi.

Ne var ki bu hikâyeyi bir macera romanı gibi anlatmıyor Kabe. Zamanı eğip bükerek yarattığı akışkan yapı içinde birkaç nesil öncesine varan uzak geçmişten yakın geçmişe, ardından bugüne, oradan da yine farklı katmanlardaki geçmişe ve gelecek umutlarına savrulan bir hikâye sunuyor okura. Bazen zaman atlamaları o kadar ani oluyor ki kaybolmamak için bir önceki cümleye ekmek kırıntıları bırakmak gerekiyor. Yolunuzu Gürcü köylerinden, batıl inançlardan, geçim kaynaklarından, yemeklerden, aile bağlarından, komşuluk ilişkilerinden, siyasi anlaşmazlıklardan, kadın-erkek çatışmalarından, nesil farklarından geçirerek savaşın ve dehşetin ortasına bırakıveriyor sizi yazar. 

Ölüleri gömmenin bile mümkün olmadığı, tecavüzlerden işkencelere kadar her türlü vahşetin yaşandığı bir dünyada, torunlarını güvenli bir bölgeye gönderebilmek için çabalayan bir nine-dede. Bu uğurda ölmeyi göze almış yaşlı çiftin kararlılığı karşısında bir oraya bir buraya çekiştirilmeye boyun eğmiş bir çocuk. Oysa bu boyun eğiş aslında bir kabullenme değil. Çaresizliğin ne demek olduğunu anlıyor bu çocuk. Ve sevginin... Ve korkunun… Boyun eğdiği tek şey, ninesinin ve dedesinin yaşadığı çaresizlik. O çocuğun kederli bakışı bize aslında dünyayı tam da olduğu gibi gösteriyor: ürkütücü, vahşi, acımasız. Fakat savaşın kendisinden ziyade sebepleri asıl acımasız olan. Ve “ben haklıyım”, hatta “Tanrı benim yanımda” diyerek bu sebepleri bulup çıkaranlar… Hayatın ortasına savaşı, savaşın ortasına insanı atanlar… 

Oysa bu sıradan insanın hikâyesi, hangi taraftan olursa olsun hep aynı. Kitaptaki çocuğun Gürcü kimliği hiç önemli değil. Iraklı da olabilirdi, Boşnak da, Suriyeli de, Somalili ya da Bolivyalı da… Kaybeden ve bir ümitle kurtulmaya çalışan hep o. Ortaya atılıp unutuluveren hep o. Atıldığı çukurdan çıkmaya çalışan hep o. Çıkış Kitabı da işte tam olarak bunu anlatıyor.

Satın almak için tıklayınız.



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın