BİRBİRİMİZİ YEDİK YEDİK BİTİREMEDİK, ELENİ!

Erdi İnci

İyisini, kötüsünü, depresifliğini, dinlendiriciliğini ve bunun gibi anlık değişen duygularımızı bir kenara koyarsak, gerçekten de çok garip günler yaşamıyor muyuz? Dünyamızı yaklaşık doksan metrekare alanlara sığdırdığımız, elzem olmadıkça dışarı çıkmadığımız, bu sebeple de elimizdeki doksan metrekareyi bir şekilde büyütüp zenginleştirmek zorunda kaldığımız zamanlar...

Hareket alanımızın oldukça sınırlandığı bu dönemde, tamamen tesadüfen, seyahat kitapları okumaya başladım. Ve itiraf etmeliyim, daha önce hiç dikkatli bir seyahat kitabı okuru olmamıştım. Bünye gidemiyorsa ruhumuzu alıp gezdirelim, birilerinin anılarına ortak olalım, yanında yürüyelim, yenilenin tadını, içilenin serinliğini hissedelim ve fiziken olamıyorsak da zihnen dokunalım o zaman demiş zihnim bana, fark etmemişim...

Madem öyle, gezmeye yakınlardan başlamalı. İstanbul’dan çıkıp birkaç saatte vardığımız; Ayvalık, Assos, Çeşme, Kuşadası, Bodrum, Gökçeada, Kaş, daha doğrusu Ege ve Akdeniz kıyılarından bakınca "Na şurası," diyeceğimiz, anlatıldığı gibi gece ışıklarına şahit olduğumuz, çok yakın hayatlar geçirdiğimiz Yunanistan olmalıydı elbette seyahatin ilk noktası. Sağ olsun, Nazlı Gürkaş hep kitap’ın yayımladığı Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan kitabıyla elimizden tutup köşe bucak gezdiriyor bizi Yunanistan’da, kimisi kısa kimisi uzun konaklamalarla...

Çok garip değil midir ki en sevip en didiştiğimiz insanlar hep yakınlarımız olmuştur. Ailemizin bir ferdi, yakın akrabamız, her gün bir kahve içmeye çıktığımız komşumuz ya da işte, sınırdaşımız... Her zaman aynı hisleri yaşadığımız, benzer olaylara benzer tepkiler verdiğimiz, aynı kültürel altyapıdan beslendiğimiz insanlar, muhtemelen de nazımızın en çok geçtiği ve nazını en çok çektiğimiz insanlar...

Halbuki bizzat turist olarak bulunduğunuz bir ülkede, sizin gibi başka bir turistin birbiriyle uyumsuz bir yemek ve içecek siparişi verdiğini görüp, garsonla birlikte o insanın turistliği ve bu yemeklerin bu şekilde yenmeyeceğini nasıl bilemeyeceği üzerine alaycı bir konuşmaya girebilmek enteresan, değil mi? Oysa siz de turistsiniz! Üstelik sürekli bir siyasi didişmeye taraf edilen bir ülkede! Belki tam da bu yakınlıktan, duygudaşlıktan ve iç içeliktendir bu didişme karşısında bireyler olarak diken üstünde oluşumuz. Aman, bir siyasi kriz çıkmasın, askeri kriz, mülteci krizi, yok yok bu sefer ekonomik derken bu güzel sohbetin, birlikteliğin tadı kaçmasın diye. Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan kitabında Berk’in, “Birbirimizi yedik yedik bitiremedik, Eleni,” demesi karşısında hissettiklerimiz, belki biraz da bundan.

Seyahatten dönen insanlara genellikle denir ya, “Yediğin içtiğin senin olsun, bana gördüklerini anlat,” diye, işte bu söylem, eğer mutfak kültürünüzün tamamına yakını aynıysa, daha da bir anlam kazanır mı? Yemekler, yemeklerin pişirilme şekilleri ve az önce de belirtmeye çalıştığım damak kültürü açısından oldukça benzer bir yere gittiğinizde, bu yemekleri anlatmanın gördükleriniz karşısında bir değeri olur mu diye düşünebilirsiniz. O an, o yemeği yemenin yaşattığı his, bağlamın ve deneyimin bütünü içinde sizin için epey farklıysa da, döndüğünüzde yakınlarınıza, “Çok güzel dolma yedim, balık yedim, zeytinyağlılar yedim, hatta sonunda kadayıf bile geldi sofraya,”dan ötesini anlatamayacağınızı düşünebilirsiniz. Gerçekten öyle mi? Örneğin benim gibi gastronomide muhafazakâr birisi için gittiğim topraklarda da evimde yediğim yemeklerden yemek, açıkçası bana daha huzurlu bir seyahat imkânı sunuyor. Sanki ülkemin insan çeşitliliği içinde farklı sofralara konuk oluyormuşum gibi. Üstelik nüansları görüyorsunuz, o yemeği çevreleyen duygu ve sohbetteki, hatta konuşulan dildeki farkın lezzete neler katabileceğini; lokantadaysanız örneğin, servisin, mekânın, sokağın, hatta tabakların getiriliş ve sofrada duruşlarının deneyimi ne kadar farklılaştırıp ilginçleştirdiğini. Bu sebeple Yunanistan, yediğinizin içtiğinizin önemini bir kademe daha geride bırakır görünse de, kendi deneyiminizle bambaşka bir gastronomik anı sunabilir sizlere.

Genelde ben yukarıdaki söylemi biraz daha değiştirip, “Yediklerin, gördüklerin sana kalsın, bana yaşadıklarını anlat,” derim seyahatten dönen arkadaşlarıma. Her ne kadar rahmetli Barış Manço’nun Dönence’siyle büyümüş olsak da, artık her bir bölgenin detaylı anlatıldığı görsel malzemeye çok rahat ulaşabiliyoruz. Örneğin Akropolis üzerine bir araştırma yapsanız, muhtemelen Akropolis'te giremeyeceğiniz alanların bile çekildiği ve keyifle izleyeceğiniz videolara ulaşabilirsiniz. Bu durumda bir insanın gördüklerini anlatması bir fark yaratır mı? Oraya giden insanların neler yaşadıkları, o an neler hissettikleri ve gördüklerinin onların hayatında neleri çağrıştırdığı, bizim hayatımızda neleri çağrıştırabileceği, işte benim bir seyahatte en çok ilgimi çeken konular bunlar. Bir yerden başka bir yere seyahat ederken, size yol arkadaşlığı eden aile birden sizi ‘kaçırmak’ isteyip memleketine götürmeye kalkarsa ve hiç tanımadığınız insanların düğününde kendinizi nedime olarak bulursanız, bunları büyük bir heyecanla dinlemek ya da okumak isterim.

Nazlı Gürkaş, Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan kitabıyla yukarıda saydıklarımı bir okur olarak bana göstermiş. Kurgu dışı kitaplarda yazarla aynı şablona sahip olmak ya da aynı düşünce yapısında buluşmak huzurun farklı bir tarifi olabilir benim için. Muhtemelen Nazlı Gürkaş'ın kitabını okurken, ‘Evet, bir seyahat kitabı okumak istesem, yazarın anılarının önde olduğu bir kitap okumak isterim,’ demişimdir. Gittiği her yörenin tarihi ve o bölgede görebilecekleriniz üzerine kısa bilgiler verdikten sonra, elimizden tutup başlıyor bizi şehirde gezdirmeye. Tavernaya oturuyoruz ama bir köşede durmayıp taverna sahibiyle sohbet ediyoruz, sonra masalarda dans etmeye başlıyoruz, çalıştığı okulda öğretmen oluyoruz, iş arkadaşlarıyla beraber çıktığı gezilerde biz de arka koltuğa ilişiyoruz ya da Yunanistan gezisinde eksik kalan bölgelere sonra yine onunla gidiyoruz. Bir hayalet gibiyiz. Nazlı Gürkaş’ın görüp, konuşup, yanına aldığı, mutlu, huzurlu bir hayalet...

Böyle böyle, bir şekilde bu doksan metrekare alandan çıktığım, hem de ne kendimi ne de başkalarını riske atarak çıktığım için seyahat kitapları da bugünlerde kitaplıktan çalışma masasına, oradan salon sehpasına, oradan da komodine doğru benimle beraber "seyahate" çıkıyor. Bana yeni bir alan açtığın için çok teşekkürler Nazlı Gürkaş.

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın