TUĞÇE ISIYEL: EDEBİYAT, GÖRÜNENİN ARDINA BAKMAYI ÖĞRETTİ BANA

Elif Şahin Hamidi

Hayat karşılaşmalardan ibaret aslında. Bir insanla karşılaşırız, bir kitapla ya da bir filmle. Bir kokuyla, bir mekânla, bir ağaçla, bir kediyle, bir duyguyla... Kendimizi arayış yolculuğunda yolumuza çıkan ve bizi şekillendiren karşılaşmalar, bir tesadüf değil elbette. Hayatımızdaki her karşılaşma önemli, değiştirip dönüştürücü, sorgulatıcı, bazen acıtıcı. İnsanı kendisiyle yüzleştirir kimi karşılaşmalar. Klinik psikolog Tuğçe Isıyel, Ya Hiç Karşılaşmasaydık/Psikoterapi Odasından İlişkilere ve Edebiyata başlıklı kitabında, “Hayat dönüşüyorsa burada hep karşılaşmaların payı var,” diyor. “Karşılaşmalara izin vermek, meraka, deneyime, maceraya da izin vermek demek,” diyor sonra. Salgın nedeniyle evlere kapanmak zorunda kaldığımız şu zor günlerde Isıyel’in kitabıyla da karşılaşmalı insan. Hatta kurtarıcımız da kitaplar olacak belli ki. Isıyel’e kulak verecek olursak: “Evde olduğumuz şu günlerde kitaplardan daha büyük bir kurtarıcı bilmiyorum. Büyük ölçüde dış dünyadan iç dünyaya çekildik, dışarıyla temasımız asgari düzeyde, ama kitaplar sayesinde bambaşka dünyalarda nasıl da dolaşıyoruz! Ne büyük özgürlük bu aslında.”

Ya Hiç Karşılaşmasaydık isimli kitabınızla karşılaşmadan önce, buradaki yazılarınızın birçoğuyla, yayınlanmış olduğu farklı mecralarda karşılaşmıştım ve buna minnettarım. Çünkü beni iyileştiren yazılardı bunlar. İyi ki bu yazılar bir kitapta toplanmış. Yazıların kitaplaşma fikri hakkında konuşabilir miyiz?   

Ne güzel bunları duymak. Her şeyden önce ben, kendimi yazıyla ifade etmeyi, yazarak düşünmeyi çok seven biriyim. Zihnimi o şekilde toparlayabiliyorum. Özellikle okumak, başka dünyaların içine girmek beni yazmaya dair de çok kışkırtıyor. Psikoloji eğitimi almak hayata, insanlara bakışımı da epey etkiledi haliyle. Ancak salt psikoloji bilgisinin, başka alanlarla harmanlanmazsa biraz yavan ve hatta sıkıcı kalabileceğini düşünüyorum. Hatta bazen tehlikeli ve hırpalayıcı olabileceğini de… O bilgiyi gündelik hayata ve kendiliğe ilikleyebilmek çok önemli. Bu sebeple psikolojiden beslenen yazıların mekanik bir bakışla yazılmaması benim için çok önemli. Edebiyattan, sanattan, doğadan beslenen yazılar okumanın bana çok iyi geldiğini gördüm. Sonra bir baktım ki ben de çeşitli mecralarda böyle yazılar yazmaya başlamışım. Mesafeli psikoloji bilgisiyle değil de başka yerlere uğrayarak beslenmiş yazılar…  Bu yazılar okundukça, insanlardan geri bildirimler aldıkça, yazıların onlardaki etkisini gördükçe de yazma motivasyonum daha da arttı. Ve ortaya “karşılaşma” teması etrafında toplanan, çağrışımı yüksek bir kitap çıktı. Hem benim için hem de beni çeşitli mecralarda okuyan okurlarım için yeni bir ilişki alanı doğdu kitap üzerinden. 

Kitabın altbaşlığı “Psikoterapi odasından ilişkilere ve edebiyata”. Edebiyatla beslenmiş bir gazeteci, bir hekim, bir öğretmen, bir felsefeci her zaman bir adım daha öndedir diye düşünüyorum; hem yaptığı işte hem insanlığında. Örneğin Gabriel Garcia Marquez, Ercan Kesal, Nurullah Ataç, İoanna Kuçuradi… Edebiyat ne yapar insana? 

Çok şey yapar. İnsanı sarsar, rahatsız eder, içine şüphe düşürür, hayret duygusunu, merakını tetikler, coşkulandırır. Yani insanı insan yapan özelliklerini hatırlatır ona. Daha içeriden, daha sahici bir yerden yaklaşmasını sağlar hem kendisine hem de ötekine. Zayıf yanlarından korkulmayacağını, güçlü taraflarını da fazla yüceltmemesi gerektiğini öğretir. Olduğu gibi bakabilmesini yani… Ama aynı zamanda görünenle yetinmemeyi de öğretir, arka bahçelerde dolaşabilme, olaylara tersten bakabilme cesaretini verir. Ötekini anlamayı, kendi içindeki ötekilerle ilişkilenmeyi sağlar. Olan bitenle üstten veya alttan değil de göz hizasından temas kurmasını sağlar. Daha ne yapsın. 

Bir psikoterapist ve klinik psikolog olarak “Ne etti size bu edebiyat?” diye sorsam... İnsana insanı gösteren bir sanat olan edebiyatla beslenmiş bir psikoterapist, psikolog, psikiyatrist, çocuk psikoloğu kendine yönelme, travmalarıyla yüzleşme konusunda hastalarına fazladan ne verir, ne katar?  

Aslında bu sorunuzun cevabı bir önceki cevabımda saklı. En çok görünenin ardına bakmayı, görünenle yetinmemeyi kattı diyebilirim. Bu işin içinde başka bir iş olabilir, fikrini hep zihnimin bir kenarında tutmayı öğretti. 

Antik Yunan şehrindeki bir kütüphanenin girişinde “İnsanın Ruhunun İyileştiği Yer” yazar. İlk psikiyatri hastanesinin Bergama Asklepion’unda bir kütüphane olduğunu biliyoruz. Hatta terapistlerin “doğru zamanda, doğru bireyle, doğru kitabı buluşturduğu” bir tedavi yöntemi olan bibliyoterapiye başvurduklarını biliyoruz. Siz de kitapta bunlardan bahsediyorsunuz. Şu günlerde kurtarıcımız, kitaplar olabilir mi? 

Kafka, “Edebiyat, içimizdeki donmuş denizin buzlarını kıran bir baltadır,” der. Bu cümleyi çok seviyorum, her yerde de söylüyorum. Varoluşa dair dert ettiğimiz ne varsa, bunlar hep edebiyatın da meselesi olmuştur, hatta edebiyat bu yüzden vardır. Her yazar, şöyle ya da böyle, insan psikolojisinden besleniyor, başka türlüsü pek mümkün değil, insana böyle içeriden temas eden bir şey nasıl psikolojiden uzak olsun. Şimdilerde, malum sebeplerle evde olduğumuz şu günlerde kitaplardan daha büyük bir kurtarıcı bilmiyorum. Büyük ölçüde dış dünyadan iç dünyaya çekildik, dışarıyla temasımız asgari düzeyde, ama kitaplar sayesinde bambaşka dünyalarda nasıl da dolaşıyoruz! Ne büyük özgürlük bu aslında. Bunu yapan yazarlar da olmuş; Xavier De Maistre’nin Odamda Yolculuk kitabı buna en güzel örnek. 

Peki hangi kitabın kime iyi geleceğine ya da gelmeyeceğine nasıl karar verilir? Kitapla tedavi tam olarak nasıl uygulanır? Herkese uygulanabilir mi ya da herkeste işe yarar mı? 

Ben bibliyoterapi yapan bir uzman değilim. Türkiye’de de bildiğim kadarıyla uygulanmıyor. Ancak edebiyatın kişisel sağaltım konusunda etkili olduğunu düşünen bir terapistim. Ayrıca edebiyat üzerine düşünen ve okumaya çalışan biriyim. Dolayısıyla danışanlarıma kitap önermiyorum. Zira önereceğim her kitap benim dünyamda yeri olan bir kitap olacaktır, onların değil. Bir de bazı kitapların sezgiyle bulunabileceğini, kişiye bu sayede iyi gelebileceğini düşünüyorum, en azından kendi hayatımda bunu deneyimliyorum. Ayrıca terapistin herhangi bir müdahalede bulunmasını, reçete sunmasını da uygun bulmuyorum, kitap önerisi de bir müdahale neticede. Ama onlar etkilendikleri bir kitap hakkında konuşuyorlarsa, bunu seansa getiriyorlarsa elbette buna eşlik ediyorum; oradaki özdeşleşmeleri, o kitapla/kahramanla kurdukları bağın iç dünyalarındaki temsilleri üzerine çalışıyorum. Bazen de kendilerini bir kahraman üzerinden ifade etmeyi tercih edebiliyorlar. Örneğin evlilik dışı ilişki yaşayan bir kadının Anna Karenina’dan kendisine dair bazı atıflarda bulunması gibi veya babasıyla problem yaşayan başka bir danışanımın Aylak Adam’ın C. karakteri üzerinden kendisine dair bazı şeyleri anlatması gibi… 

Freud’a “Ustalarınız kimler?” diye sorulduğunda, kütüphanesini dolduran edebiyat eserlerini gösterdiğinden bahsediyorsunuz kitapta. Belki sizin de ustalarınız diyebileceğimiz isimler ve onlardan alıntılarla beslendiğini görüyorum yazılarınızın. Örneğin Rollo May, Adam Phillips, Clarisa P. Estes, Ursula K. Le Guin, Virginia Woolf, Hermann Hesse, Turgut Uyar, Oruç Aruoba, Özdemir Asaf… 

Evet, bu saydığınız yazarlar, felsefeciler, düşünsel dünyama epey katkıda bulunmuş kişilerdir. Bana ilham veren, besleyen… Dilerim ki Ya Hiç Karşılaşmasaydık bir aracı olsun ve yolu onunla karşılaşan kişileri bu yazarların kitaplarıyla da karşılaştırsın. 

“Kedilerin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim,” der Haydar Ergülen, Üzgün Kediler Gazeli'nde. Kedilerin edebiyat sahnesinde ve edebiyatçıların hayatında ayrı bir rolü ve önemi var. Sizin hayatınıza da bir gün bir kedi dahil olmuş, “Kedili Hayat Öğretisi” başlıklı yazınız Berduş isimli bu kediye ithaf edilmiş. “Öncelikle var olmanın ama sadece var olmanın bir canlıya yettiğini gördüm onda,” diyorsunuz. Biz insanlara ise hiçbir şey yetmediği gibi “sadece var olmayı” da beceremiyoruz. Kedilerden öğreneceğimiz çok şey var belli ki… 

Ah, hem de ne çok şey var. İyi ki var. Ve bu bilgelik epey yanıbaşımızda. Evinizde değilse bile sokakta… Kedilerin bir performans gösterme dertleri yok. Var olmakla meşguller. Bir kedi istemezse asla onu sevemezsiniz. İnsanın iktidarını tanımaz kediler, bu yüzden nankör deriz ya onlara. Canı isterse yaparlar yaptıkları şeyi, itaat etmezler. Bu muhalif hallerine çok saygı duyuyorum. Bir de ben kedilerin o merak duygusundan epey ilham aldığımı söylemek isterim. Bence bir psikoterapist de bir yazar da kediler kadar meraklı olmalı. Kedilerin serbest dolaşan dikkatlerine hayranım. Bu kitabın da bir kedi dikkati ve merakıyla yazıldığını söyleyebilirim. Kitaptaki denemelerin tek bir yerde duran, salt psikoloji metinleri olmayıp mimari, felsefe, edebiyat, sinema gibi alanlarda oradan oraya zıplaması, çağrışımlarla ilerleyen metinler olması bundan.

Bu kitapta benim için en güzel karşılaşma, değerli hocam Ahmet Cemal’in sizin de hocanız, dostunuz, komşunuz olmuş olması. Çevirdiği kitaplar arasında Malina’nın onun için özel bir yeri vardı. Bu kitap için “Beni o kitap verem etti,” dediğini söylüyorsunuz. Kimbilir, ömrünün kırk yılını verdiği çevirisi Vergilius’un Ölümü'nün de bu hastalıkta payı vardı belki. Ahmet Cemal ile ilgili paylaşabileceğiniz bir anınız var mı bizimle? 

Ahmet Cemal benim hayatımdaki çok önemli bir karşılaşmadır. Bu konuda çok şanslı hissediyorum kendimi. Ahmet Hoca ile çok yakın otururduk. Özellikle kış akşamları çok sık görüşürdük, atölyeden öğrencilerimiz de gelirdi. Bana hem yazma hem de okuma konusunda çok ilham veren biriydi. Onu kaybedince o ilham meselesi çok eksik kaldı, ama Allah’tan ceplerimizi de epey doldurmuş. O kolonya kokan evini, demli çaylarını o kadar çok özlüyorum ki… Sürpriz yapmayı da çok severdi, çok incelikli biriydi. Bir akşam konu nereden açıldı bilmiyorum, hiç kar küremin olmadığını söyledim ona. Sonra boşalan çay bardağımı gördü, dur dedi çay koyayım sana. Kalktı yerinden, sonra bir elinde çay bardağı diğer elinde bir kar küresiyle döndü salona. “Bu” dedi, “senin olsun”. Çok eski, çok güzel bir kar küresi. Arasam bulamam yani öylesini. Çok kıymetli bir hediye oldu benim için. Sonra eve gittim, küreyi masaya koydum ve Berduş onu bir güzel patisiyle yere düşürdü ve tuzla buz oldu kürem. Tabii bunu kendisine söyleyemedim. Yani kediler hep de muhteşem varlıklar değiller galiba.

Ahmet Hoca’nın zaman zaman radarına aldığı yazarlar, müzisyenler olurdu. Günlerini o sırada gündeminde kim varsa onun ürettikleriyle geçirirdi. Ve bunu da çok yakınlarıyla mutlaka paylaşırdı. Giderdik evine, o kişinin bir yazısını okurdu, müziğini dinletirdi. Onunla zaman hep çok üretken geçmiştir. İnsanın zihninde şimşekler çakardı. Hayatının son günlerine kadar okuma aşkı hep devam etti. Hayatını kaybettiği hastaneye yatmasından birkaç gün önce sahaf sahaf gezip Medeniyetler Tarihi Ansiklopedisi'ni aradığımızı biliyorum. Sonra bir yerde bulmuştuk da tüm ciltlerini satın almıştı. Çocuksu bir merak ve sevinçle hastaneden önceki birkaç gününü o kitaplarla geçirmişti. Çok kısa bir süre sonra da hastane süreci başladı zaten. 

Doğal afetler, savaşlar, toplu katliamlar, ölümler, kayıplar, ayrılıklar, göçler, salgın hastalıklar, büyük travmalara yol açan olaylar. Bütün bu korkunç gerçeklerin ardından yaşanan, yaşanması gereken ama belki de yaşanamayan, tutulamayan yaslar var. Travmalarla baş etmek, yaralarımızı sarmak, yaşama uğraşına devam edebilmek adına “yas tutmak” önemli. Nasıl tutacağız yasımızı? Toplumsal bellek, toplumsal yas ve yas üzerine konuşabilir miyiz? 

Bu çok uzun bir konu. Başlı başına ayrı bir söyleşi konusu. Hele şimdilerde Corona virüsüyle uğraştığımız şu zor günlerde... Galiba bu virüs bittiğinde de biz epey bir şeyin yasını tutuyor olacağız. Yeniden devam edebilmek için, geçmişten ders çıkarabilmek için, kayıplara temas edip kendi varlığımızı ortaya koyabilmek için. Yas demek herhangi bir kaybı, oradaki duyguyu simgesel düzene, yani dış gerçekliğe dahil etmek demek. Tutulamayan yasta ise mekân ve zaman dışı bir dünyada yaşamaya başlarız. Yas nesnesini putlaştırarak, ona olan öfke, suçluluk, aşk gibi herhangi bir duygunun sönümlenmesine engel olarak, onun kaybını inkâr ederek ne yerde ne gökte yaşamaya başlarız. Fiziksel olarak yaşıyor gibi gözüksek de duygusal olarak sürekli o yas nesnesine çarpar dururuz. Özellikle toplumsal düzeyde dayanışma, olan biteni konuşmaya alan açma, acıyı ve dahi her türlü duyguyu paylaşabilme yasın sağlıklı bir şekilde yaşanmasında çok elzem şeyler. 

Aslında travmalar da kuşaklar boyu aktarılıyor. Hatta çocuklara, sokak ve caddelere verdiğimiz adlar bile travmaların taşıyıcısı, aktarıcısı. “Çünkü çocuğa bir ad vermek ona sembolik bir tarih hediye etmek anlamına gelir,” diyorsunuz. Çocuklara, sokaklara, caddelere verdiğimiz adlar ve bu adların kişisel tarihimizdeki yerinden, etkisinden bahseder misiniz?  

Bir şeye ad vermek, onu sembolik düzene dahil etmek demektir. Bir bebeğe kendi iradesi dışında, başkaları tarafından verilen, aktarılan, gözle görülür ilk şey o isimdir. Ben ve öteki arasındaki ilk sınır, ona verilen addır. Ad, artık dış gerçekliğin bir simgesidir. Ve evet, mesaj taşır. Adın kimin tarafından konulduğu, ne anlama geldiği bize ailenin arzuları, kayıpları, idealleri, ailenin kuşak geçişliliği hakkında önemli bilgiler sunar. Hatta çocuğa verilen isimden ailenin politik, dini duruşunu, tarihsel ve kültürel kodlarını da öğrenebiliriz. Aynı şey bence tüm ad vermeler için de geçerlidir. Değişen sokak, köprü isimleri bu anlamda toplumsal hafızamızda oynamalar yapar. Ad vermeyi ya da var olan adı değiştirmeyi bir tür manipülasyon olarak da ele alabiliriz. Burası bir tür iktidar alanıdır da. Sonuçta ad biri tarafından “verilir”, alınmaz. Bu alanın ne tür bir niyetle kullanıldığı sorgulanmalıdır. Sorgulanmazsa o manipülasyona esir düşebiliriz. 

“Kişisel tarih sorgulanabildiği ölçüde yaşanmaya değer bir hayattan bahsedebiliriz,” diyorsunuz kitapta. Öyle ki kişisel tarihimizi de, toplumsal tarihimizi de sorgulamaktan ürküyor, korkuyoruz. Bunu başarabilmekle, “kendini bilmek” arasında sıkı bir bağ var gibi geliyor bana. Ne dersiniz? Öte yandan, yaşanmaya değer hayat nedir sizce?  

Bir hayat ancak anlamlandırılırsa yaşanmaya değer olabilir. Ezbere yaşamaktansa farkına vararak yaşamak bir hayatı anlamlı kılabilir. Fabrikasyon hayatlar değil de özgün hayatlar yaşamak için... Evet, kendini bilmek çok önemli. İnsanın kendi ruhsal kuyusuna cesaretle inip oraya bakabilmesi, hayatı da görmesini sağlayacaktır. Bizler hem kişisel hem de toplumsal bazı meselelerimizle göz teması kurmaktan kaçınıyoruz. Onlar yokmuş gibi yaşıyoruz ama onlar var ve tüm benliğimizi şekillendiriyorlar, bunların farkına varmak önemli bir ruhsal sorumluluk. Ve bunun da sonraki kuşaklara aktarılabileceğini düşünüyorum. Önce kendimizle, sonra ötekiyle, sonra toplumsal meselelerle göz teması kurmak, kendini bilmenin en önemli adımları. Bireyi ve dolayısıyla toplumu da değiştirecek olan gözleri kaçırmak değil de bu göz teması. 

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın