AGUSTİNA BAZTERRICA: DİL HİÇBİR ZAMAN MASUM DEĞİLDİR

Ece Karaağaç

@ecekaraagac

ece@ajanliterer.com

Bu dünyaya bir biftek, but ya da birkaç kilo kıyma olmak için geldiğinizi düşünün. Alnınızın orta yerinde, gerçeğinizi ele veren bir damga ile, çıplak ve kimsesiz yaşamaya mahkum olduğunuzu. Kulağa korkunç gelen bu fikir, Agustina Bazterrica'nin kalemiden çıkan Leziz Kadavralar'ın evreninde gerçeğin ta kendisi! Bazterrica ile, hayvan etine ulaşılamaz olunca insan yemenin doğallaştığı bir dünyada şekillenen yeni romanı Leziz Kadavralar'ı konuştuk.

Leziz Kadavralar oldukça dikkat çekici bir konuya sahip. Ortaya attığınız fikir kimi okurlar tarafından rahatsız edici dahi bulunabilir. Bu romanı doğuran fikir nasıl ortaya çıktı?

Bu fikrin aklıma geldiği anı çok net hatırlıyorum. O sırada, katıldığım bir edebiyat atölyesine giderken bir kasabın önünden geçtim, vitrinde asılı kadavralar vardı. Ölümü, başka canlılara uyguladığımız şiddeti nasıl da doğallaştırdığımızı fark edip şaşkına döndüm, insan eti yemeyi de aynı şekilde aklayıp doğallaştırabileceğimizi düşündüm. 

Öte yandan bu fikrin temelleri çok daha önce, kardeşim Gonzalo Bazterrica’yla (kitabı da kendisine ithaf ettim) lokantası Ocho Once’de yaptığım uzun sohbetlerin sonucunda atılmıştı aslında. Gonzalo organik ürünlerle çalışan bir şef ama her şeyden öte farkındalıklı yeme uzmanı, ayrıca Slow Food (Yavaş Yemek) akımının Arjantin’deki temsilcilerinden biri. Onun yemekleri ve çalışmaları sayesinde besinlerin sizi iyileştirip hasta edebileceğini ve aslında ne yiyorsak o olduğumuzu anlayabiliyorsunuz. Hipokrat’ın dediği gibi, “Gıdanız ilacınız, ilacınız gıdanız olsun.” 

Konu üzerine okudukça zamanla beslenme alışkanlıklarım da değişti, et yemeyi bıraktım. Üzerine bir perde çektim diyebilirim ve et yemek bana doğal gelmemeye başladı.     

Leziz Kadavralar’ı okurken aklıma sık sık  Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro'nun 1991 tarihli filmi Şarküteri geldi ve düşünmeden edemedim: Bu romanı kaleme almadan evvel benzer temaları içeren başka eserlerden de ilham aldınız mı?

Şarküteri ne müthiş film ama! Romanı yazarken kuşkusuz aklımın bir köşesinde olan, benzer diyebileceğim bir film daha var: Peter Greenaway’in Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı. Her ne kadar zombi filmleri, daha doğrusu genel olarak korku filmleri müptelası olsam da romanı yazarken bilinçli bir şekilde etkilendiğim bir film olmadı. Başka başka kitaplar okudum, distopya klasiklerine bile tekrar göz atmadım.

Bir et işleme tesisi, mezbaha, tabakhane nasıl çalışır onları araştırdım; tüm et endüstrisi üzerine durmaksızın okuyup araştırdım. İnekleri, domuzları nasıl kestiklerini gösteren bir dolu video, mesela bağırsaklar nasıl çıkarılıyor, bunların anlatıldığı kurumsal videolar izledim. 

Bu bağlamda Ana Paula Maia’nın “De gados e homens” (Büyükbaş Hayvanlar ve İnsanlar) kitabı benim için eşsiz bir kaynak oldu. Carlos Ríos’un “Cuaderno de campo” (Taşra Defteri) kitabı da öyle. Elías Neuman’ın gerçek bir olaya dayanan ve bir kasap dükkânındaki bir çalışanın ete başka şeyler karıştırmaya mecbur bırakılmasını anlatan “El Patrón: Radiografía de un crimen” (Patron: Bir Suçun Derinlemesine Analizi) adlı kitabını okudum. Lévi-Strauss’un “Hepimiz Yamyamız” makalesini, Adolfo Chaparro Amaya’nın doktora tezi “Pensar caníbal”i (Yamyam Gibi Düşünmek) okudum. Saer’in “El Entenado”sunu (Üvey Evlat), Defoe’nun “Robinson Crusoe”sunu, Han Kang’ın “Vejetaryen”ini, Caparrós’un “Comí”sini (Yedim) tekrar okudum. Arjantinli filozof Monica Cragnolini’nin hayvan haklarına felsefi bir noktadan yaklaştığı “Extraños Animales”ini de (Tuhaf Hayvanlar) öyle. Öte yandan roman bitmiş, hatta yayımlanmış olsa da okumaya devam ediyorum çünkü konu üzerine kafa yormak hoşuma gidiyor. 

Ayrıca pek çok film, dizi ve belgesel izledim. Bunlardan biri Julia Ducournau’nun bir vejetaryenin yamyama dönüşümünü anlatan “Çiğ” (Grave/Raw) filmi. Diğeriyse Shaun Monson’ın terk edilmiş kedi ve köpeklerden tutun da sağmal ineklere kadar hayvanların derilerinden ayakkabıları yapmak üzere nasıl satıldıklarını, nasıl katledildiklerini ya da vahşi hayvanların derileri için nasıl yakalandıklarını, derilerinin daha ‘kaliteli’ olması için nasıl da canlı canlı yüzüldüğünü gözler önüne serdiği “Dünyalılar” (Earthlings) belgeseli.      

Romanınızı bir distopya olarak mı değerlendiriyorsunuz? Tasvir ettiğiniz durumun gelecekte bir gün yaşanma ihtimali bulunuyor mu sizce? 

Geleceği tahayyül etmek çok zor. Yarın gezegenimiz havaya uçar belki de, kim bilir… Elbette söylediklerimde, düşündüklerimde yanılma payı olabileceğini biliyorum. Bir yandan çok dirençli bir tür olduğumuzu, hemen her şeye uyum sağladığımızı, öte yandansa tam da bu yüzden yıkıcı olduğumuzu, ne sahip olduklarımıza ne de kendimize iyi baktığımızı düşünüyorum.  

Bana kalırsa Leziz Kadavralar’ı farklı farklı şekillerde okumak mümkün: Sadece kurmaca bir eser olarak değerlendirebilirsiniz çünkü özünde kurmaca bir karakterin hikâyesini anlatıyor; oklarını pek çok yere yönelten bir eleştiri olarak okuyabilirsiniz (sembolik yamyamlık, hayvan hakları, vahşi kapitalizm, nüfus fazlalığı, insan ticareti, kadın hakları, et endüstrisi, anne baba olmak ne demek, birbirimize biçtiğimiz değer nedir, bunların hepsini ele almaya çalıştım), sanıyorum bir kehanet olarak da yorumlayabilirsiniz zira kendi kendini yok etmesi hayli ihtimal dahilinde olan bir türüz. Somut bir örnek vereyim: Pestisitlerle arıları öldürüyoruz, arıların olmadığı bir dünyada yaşayacağımız ekolojik bir felakettir, başka bir şey değil.  

Öte yandan maalesef bugünlerde Corona virüsle yaşadıklarımızı düşünmemek elde değil. Gelgelelim, yukarıda da değindiğim üzere ben insanlığa, bilinçlenebileceğimize inanıyorum.           

Leziz Kadavralar’ın sosyopolitik temelini de göz önünde bulundurarak, sanat ve politika arasındaki ilişkiye bakışınızı ister istemez merak ettim. Bu konudaki görüşlerinizden bahseder misiniz biraz?

Bana kalırsa politika hayatımızın her yönüne nüfuz ediyor. Bir partiyi desteklemek değil kastettiğim, hayat karşısındaki tutum olarak politikadan söz ediyorum. Kullandığımız dil de politiktir örneğin. Biftek demekle et, ürün ya da katledilmiş bir hayvanın bilmem neresi demek aynı şey değildir. Bu kelimelerin her biri dünyadaki yerinizi yansıtır aslında. Dil hiçbir zaman masum değildir. Ayrıca, mesela vejetaryen ve veganlar olarak bizlerin politik bir duruş sergilediğimizi, çünkü çoğunluğun et yemeyi sorgulamadığını, çok köklü bir sisteme karşı kendimizi ortaya koyduğumuzu düşünüyorum. Aynısı kendimi de onlardan biri olarak gördüğüm feministler için de geçerli. Ataerkilliğe karşı mücadele veriyor, herkesin eşit haklara sahip olduğu adil bir dünya yaratmak istiyoruz.   

Bunun yanı sıra, ben gerçek sanatın kalıpları, emirleri sorguladığı ve en temelde insanlık durumunu ele aldığı kanısındayım. Düşünmemize yardımcı oluyor. Ayrıca gerçekliği gözlemliyor, onu alıp bambaşka bir şekilde geri veriyor. Şahsen sanat benim pek çok şeyi sorgulamama neden oldu, dünyayı yeni bir gözle görmemi sağladı. Mesela: Margaret Atwood’un yazdıkları, bilhassa da Damızlık Kızın Öyküsü, pek çok kadını hakları için savaşmaya itti, feminist grupları bir araya getirdi. Benimse ataerkilliğin özünü daha iyi kavramamı, dilin de bir suç ortağı olduğunu anlamamı sağladı. İspanyolcada “orospu” sözcüğünün 101 tane eşanlamlısı mevcut ama erkeklere yönelik bu şekilde kullanılan tek bir sözcük bile yok. Dolayısıyla da bu sözcüğe yeni bir anlam yüklemek ve “orospu” ifadesini, hiçbir surette söz konusu kadını yargılamadan, çok sayıda erkekle cinsel ilişkiye giren bir kadın olarak düşünmek bana mühim geliyor, zira erkekler çok sayıda kadınla yattığında bu bir başarı olarak görülüyor.   

Diktatörlüklerde sanatın tam da bu yüzden kısıtlandığı kanısındayım; kitapları yakıyorlar çünkü uyuşturulmuş bir halkı bastırıp o halka zulmetmek çok daha kolay, hiçbir şeyi sorgulamayan insanları kontrol etmek çok daha kolay.   

Leziz Kadavralar’ın baş karakteri Marcos aslında sistemin göbeğinde yer almasına rağmen sisteme yabancılaşmış, kabaca ifade etmek gerekirse “iştahına yenik düşmemiş” bir karakter olarak ortaya çıkıyor, fakat romanın finali itibariyle bizi olumsuz bir tabloyla baş başa bırakıyor. Buradan insanoğlunun geleceğine dair umutsuz olduğunuz sonucunu mu çıkarmalıyız? Yoksa daha adil bir dünya düzeni için hâlâ umut var mı sizce?

Bence umut var. Birbirimizle dayanışma içinde olabileceğimize inanıyorum ben. Karşımızdakini eşimiz, akranımız, kardeşimiz olarak görebileceğimize inanıyorum. Elinor Ostrom (Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazanan ilk kadın) kaynakları çarçur etmeden yahut kaynaklar için bir kavgaya tutuşmadan, birbiriyle uyum içinde yaşayan toplumlar üzerine çalışmalar yaptı. Bana kalırsa hem birey hem de toplum olarak buna kafa yorarsak daha iyi yaşayabilmemiz için gerekli değişiklikleri uygulamaya da başlayacağız. Yardımlaşmak, empati kurmak ve tabii ki sevmek şart.        

Leziz Kadavralar’ı okurken aklıma gelen bir diğer eser de Carol J. Adams’ın Etin Cinsel Politikası (The Sexual Politics of Meat: A Feminist-Vegetarian Critical Theory) kitabı oldu. Masamıza işlenmiş olarak gelen etle canlı bir hayvan arasında ilişki kurmaya meyilli değiliz pek. Ancak Leziz Kadavralar’da et işleme tesisinde çalışan diğer kişilerde Marcos’unki gibi bir reddediş görmüyoruz. Marcos’u diğerlerinden farklı kılan nedir?

Kitabın sürprizlerini bozmadan başkahraman hakkında derinlemesine konuşmak çok zor, dolayısıyla çok da ayrıntıya girmeden, kısaca yanıtlayacağım. Marcos yeni düzeni, insan eti yemenin yasal olduğu bu yeni gerçekliği sorgulayan bir kişi. Gelgelelim kendisi bize şiddeti doğallaştırmayı öğreten kapitalist sistemin evlatlarından biri hâlâ. Nihayetinde kişisel ve ekonomik sebepler elini kolunu bağlamış durumda, bu yeni gerçekliği değiştirmek için yapabileceği hiçbir şey yok, dolayısıyla da kendi ahlak anlayışına ihanet etmek anlamına gelse de duruma uyum sağlamaya çalışıyor. 

Son olarak, romanınızın sizin et yemek üzerine görüşlerinizi yansıttığını düşünerek sormak isterim: Leziz Kadavralar’ın okurun et yemek üzerine görüşlerini ve tercihlerini değiştirmesini umuyor musunuz? 

Ben vejetaryenim ama bu romanla etoburları vejetaryen yapmak gibi bir derdim yok. Fanatik değilim, fanatizmin şiddetin başka bir biçimi olduğunu düşünüyorum. Sadece günümüzde hayvanlara ne yaptığımızı adım adım göstermeye çalıştım. Bunu yapma sebebim de kimsenin ölmek istemiyor olduğu gerçeğini bir türlü aklımdan çıkaramamamdı. Ne inek ne de domuz ölmek istiyor, ne sen ölmek istiyorsun ne de ben ölmek istiyorum.  Fakat örneğin Arjantin’de inek, domuz, tavuk yiyoruz, kedi ve köpek besliyor, hatta onları ailemizden biri olarak görüyor ve bu durumu hiç sorgulamıyoruz. Ama Çin’de kedi ve köpek yiyorlar, Hindistan’daysa inek kutsal. Bir inanç sisteminin içinde, bir matriste yaşıyoruz ve bu sistem bize et yemenin sağlıklı ve gerekli olduğunu söylüyor, biz de alışkanlıktan, doktorların talimatlarından (en azından Arjantin’de böyle, beslenme dersleri falan verilmiyor) dolayı et yiyoruz, gelgelelim bu beslenme şekli, bunca et tüketimi önünde sonunda bizim sağlımızı bozacak. Yine de bu etobur düzeni sorgulayan insan sayısı çok az.  

Niyetim veganizmin el kitabını yazmak olmadı hiçbir zaman; ahlakçı edebiyat ilgimi çekmiyor. Ama kitabımı okuduktan sonra insanların birtakım şeyleri sorgulamasını, düşünmesini, sorular sormasını isterim elbette. Olur da et yemeyi bırakırlar ve bu onlara kendilerini iyi hissettirirse onlar adına çok sevinirim, aynı şekilde kitabımı okurken bir biftek yiyen ve bu esnada başka şeyleri sorgulayan insanlar olursa onlar adına da sevinirim.  

*Çeviri desteğiyle bu söyleşiyi mümkün kılan Seda Ersavcı'ya ve Çınar Yayınları'na teşekkür ederiz.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın