AYŞE BAŞCI: “KÖNİG TAM BİR MUAMMA”

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı elifsahin-977x1024.jpg

Elif Şahin Hamidi

Ekrem Hamdi Bakan ya da nam-ı diğer König, güzel giyinmeyi seven, kadınlara düşkün, çapkın bir düzenbaz. 1891-1960 yılları arasında yaşamış, ulusal ve uluslararası pek çok tarihsel gelişmenin, çeşitli dönüm noktasının tanığı. Önde gelen devlet adamları, çeşitli istihbarat örgütleri ve bazı şirketlerle sıkı ilişkileri var. Otel odalarında gizli toplantılara katılıyor, sürekli isim değiştiriyor, sürekli kaçak. 1936’da Avrupa’da faşizm rüzgârları esip gürlerken İspanya İç Savaşı’nda direnişçilere uçak temin eden çetenin kilit ismi. Ayşe Başcı, König: Dünyayı Dolandıran Türk isimli romanında bu uluslararası dolandırıcılık olayını ve olayın başrol oyuncularından Ekrem Hamdi Bakan’ın bilinmezlerle dolu hikâyesini anlatıyor. Başcı, tarihsel gerçekleri kurguyla harmanlayarak dokuduğu bu hikâye için “Okuduğunuz olay gerçek bir sahtekârlık; gözünüzde canlandırdığınız adam ise benim Ekrem Hamdi’m,” diyor. Başçı ile tam bir muamma olan bu adamın hikâyesini konuştuk.     

König’in hikâyesi, çok yakın bir geçmişte yaşanan ancak hâlâ pek çok soru işareti barındıran, tam olarak aydınlatılamamış uluslararası bir dolandırıcılık hikâyesi. Tamamlanması gereken boşluklarla dolu tarihsel bir gerçekliği kurguyla harmanlayarak bir hikâye dokumak, zorlu ve riskli bir iş aslında. Doğrudan bir araştırma kitap olsaydı daha kolay olur muydu? Nasıl giriştiniz bu işe? 

Kolaylığı ya da zorluğundan ziyade, malzemenin niteliği ve Türkiye’nin yakın tarihi açısından spekülasyona açık olması beni en çok düşündüren husus oldu. Bir okur olarak araştırma kitaplarından beklentim somut bilgilerle bir bakış açısı kazandırması, bir sonuca ya da kanıya ulaştırması. Dolayısıyla okur olarak istemeyeceğim bir şeyi yazar olarak da sunmaya gönlüm razı gelmedi. Aslında kitaba hazırlık aşamasında Rıfat Bali’yle konuştuğumda o da bir araştırma şeklinde yazmamı, böylece literatüre katkıda bulunmamı önermişti. Fakat olayın Türkiye tarafındaki boşluklar o kadar büyüktü ki spekülatif bir yaklaşıma düşme kaygısını çok derinden hissettim. Yine de elimdeki yabancı arşiv belgelerini kullanarak kısa bir makaleye dönüştürmeyi düşünüyorum. Böylece 1988 yılında Sinan Kuneralp ve Mete Tunçay’ın Tarih ve Toplum’daki makaleleriyle başlayan, sonrasında Cemil Koçak’ın doktora çalışmasında gündeme gelen bu konuya küçük de olsa bir katkıda bulunabileceğimi, özellikle siyaset bilimi alanında çalışanlara bir kapı açabileceğimi umuyorum. 

Ekrem Hamdi Bakan ya da nam-ı diğer König, 1891-1960 yılları arasında yaşamış ve pek çok tarihsel gelişmeye, dönüm noktasına tanıklık etmiş bir şahsiyet. Ama nedense adeta hiç yaşamamış gibi bir muamele görmüş. Sizce neden Türkçe kaynaklarda ve dönemin gazetelerinde onun hakkında yeterli bilgiye yer verilmemiş? 

Türkçe kaynaklarda, daha doğrusu arşivlerde bu konudan bahsedilmemesi elbette Ekrem Hamdi’nin faaliyetlerinin bazı devlet kademelerinde bilindiğini düşündürüyor. Bu konuda elimizde bir kanıt yok, dolayısıyla o çok korktuğum spekülasyona düşmek istemem. Yine de özellikle İspanya İç Savaşı’nı ele alan bazı yabancı kitaplarda, örneğin Gerald Howson’ın Arms for Spain adlı kitabında, Türkiye ve Çekoslovakya gibi ülkelerde özellikle kayıt dışı silah ticareti için bu tür pazarlıkların yapıldığı, devletin üst kademelerindeki yetkililerin bu işlerden büyük komisyonlar aldığı belirtiliyor. Hatta romana konu olan uçak ticaretinin, aynı kurguyla Yunanistan üzerinden yapılabilmesi için doğrudan Yunan devlet erkânıyla görüşüldüğü belirtiliyor. Özetle bu, büyük olasılıkla taraflardan hiçbirinin masum olmadığı bir sistem. Gazete haberleri konusunda ise Cumhuriyet, Tan, Yeni Sabah gibi basın organlarının konuya ilgisiz kaldığını söylemek haksızlık olur. Özellikle Cumhuriyet ve Tan (1945’te kapanana kadar) olayın tüm aşamalarını yakından takip ediyor. Fakat onlar da ancak resmi ağızlardan duyduklarını yansıtabiliyorlar, çünkü Ekrem König tam bir muamma. Kimse bu adamın kim olduğunu bilmiyor ya da belki bilmezden gelmeleri isteniyor. Elbette olayın yayıldığı uzun zaman diliminin tüm dünya ve Türkiye açısından da hakikaten kaotik bir dönem olduğunu unutmamak gerek. Belki de devlet mekanizması, bugünün popüler deyişiyle “beka meselesi” bir şekilde devreye giriyor. Gündem de zaten yoğun olduğu için mesele unutuluyor, bunun da ötesinde sanki hiç yaşanmamış gibi olması sağlanıyor. 

König’in hikâyesindeki boşlukların doldurulabilmesi mümkün mü bundan sonra? Kim veya kimler doldurabilir o boşlukları? Kitabın sonunda, bu büyük dolandırıcılık hikâyesinin siyasi ayağıyla ilgili olarak Yahya Kemal’in “Bu mesele Karagöz’ün şadırvanı gibidir. Hükümet isterse akar, isterse durdurur,” dediğini görüyoruz. Birileri isterse yine akar mı sizce? 

Boşlukların gerçeklere sadık kalınarak doldurulabileceğini pek sanmıyorum açıkçası. Gönül isterdi ki aile bulunabilsin, ellerinde bir günlük ya da dosya olsun, bir sonraki nesil olayı biliyor olsun… Fakat Robert Musil’in Günlükler’inde yazdığı gibi, “İpte sallanmış birisinin ailesi ömür boyu ipten söz etmez.” Sanırım bu da anlaşılabilir bir durum. 

Belli bir döneme dair atmosfer yaratmış, o dönemin dilini, ruhunu, kokusunu, kılık kıyafetlerini kuşandırmışsınız karakterlere. O ruhu, o gerçekliği inşa etmek için, o dili kurmak için nasıl bir yol izlediniz ya da nasıl bir çalışma sürecinden geçtiniz? 

Romanı yazarken en büyük amacım, okuyanlara zamanda yolculuk yaptırabilmek, daha doğrusu kendilerini o dönemin içinde bulabilmelerini sağlamaktı. Bunun yolu da elbette tüm detayları mümkün olduğunca yansıtmak. Çok zor bir süreç olduğunu inkâr edemem. Örneğin, König’in Paris’te Fuat Baban’ın sekreterine götüreceği çiçeği, mevsimi ve bölgede yetişen bitkileri dikkate alarak seçtim. Bir palto, bir restoran, bir kumaş türü, bir çeşme, bir ev… Hangi detay söz konusu olursa olsun, mutlaka dönem araştırması yaptım. Dil konusunda ise işim daha kolaydı açıkçası. Kelimelerin ruhuna inanıyorum ve bu ruhu eski kelimelerde ziyadesiyle hissediyorum. “Ümit” (ya da “ümîd”) ile “umut” arasında bir fark olması ve bunu öncelikle sezgilerimizle fark etmemiz gibi detaylar beni büyülüyor. Buna ek olarak Osmanlı’nın son ve Cumhuriyet’in ilk dönemi ile kabataslak 1960’lar arasındaki Türkçe edebiyatı okumayı sevdiğim için de “eski” dile yabancı değilim. Elbette gazete haberleri de çok faydalı oldu. Oradaki dili inceleyip yansıtmaya çalışırken ben de pek çok yeni “eski” kelime öğrendim.

Pek çok kitabı Türkçeye kazandırmış olmak, çeviri yaparken dille uğraşmak, didişmek insanı besleyen bir şey olsa gerek. Ama aynı zamanda insan kendi kitabını yazacağı zaman, iyi bir şey ortaya çıkarmak noktasında, biraz ürkütücü, biraz geri adım attırıcı bir yanı da olabilir mi bu deneyimin? 

Çeviri, insana her şeyden önce okumayı öğretiyor. Dil ile olan bağı kuvvetlendirdiğine, derin okumalara imkân verdiğine inanıyorum çevirinin. Bu da elbette ufkunuzu genişletiyor. Öte yandan farklı üslupları, kurguları, akışları görüyorsunuz ve bunlar günün birinde ilham kaynağınız olabiliyor. Çeviri yapmak kuşkusuz kelime dağarcığını da genişletiyor, bu da yazıya zenginlik kazandırıyor. Bir çevirmenin kitap yazması, daha doğrusu bir roman yazması bana ürkütücü gelmiyor, ama bunun çok kişisel bir durum olduğunu düşünüyorum. Çeviri yaparken sorumluluğu yazarla paylaşıyorsunuz, kitap yazarken ise tüm mesuliyet sizde oluyor. Bu mesuliyetten korkarsanız veya kendi sınırlarınızı tanımadan, altından kalkamayacağınız bir yükü sırtlanırsanız tabii ki ürkütücü olacaktır. Sanırım insan yaşı ilerledikçe daha cesur oluyor.

Ekrem Hamdi, İspanya İç Savaşı’nın yaşandığı, faşizm rüzgârlarının esmeye başladığı 1936 senesinde, çeşitli istihbarat örgütleri ve şirketlerle işbirliği yapıp sahte evraklar düzenleyerek İspanyol direnişçilere bombardıman uçağı satıyor. Bu uluslararası dolandırıcılık olayının, savaşın ve tarihin seyrindeki rolü üzerine neler söylersiniz?  

König olayının, yani Ekrem Hamdi Bakan’ın rol aldığı bu sahtekârlığın tarihin seyrini çok etkilediğini düşünmüyorum açıkçası. Bana kalırsa o dönemde, yani İspanya İç Savaşı yaşanırken zaten İkinci Dünya Savaşı’nın tohumları çoktan atılmış, kıvılcım bekleniyor. Büyük savaşın bir nevi önizlemesi gibi görüyorum İspanya’daki durumu. Örneğin, uçakların tamamı temin edilebilmiş olsaydı direnişçiler zafer kazanabilir miydi? Sanmıyorum. Batı Avrupa’daki bir halk direnişinin Sovyet güdümüyle örgütlü bir mücadeleye dönüştürülmesi çabası başlı başına bir kaos yaratıyor. Öte yandan Franco büyük bir destek görüyor, uluslararası sistem son derece ikiyüzlü bir tavır sergiliyor. Tabii şunu da mutlaka eklemek gerek: Biz bunları bugünden bakınca söyleyebiliyoruz. Sonrasını bildiğimiz için bu kadar net konuşabiliyoruz. O dönemde yaşıyor olsaydık nasıl yorumlardık, bunu bilmek imkânsız.

Türkiye açısından ise daha önemli sonuçları oluyor bu skandalın. Hükümet düşüyor, Cumhuriyetin kurucu kadrosundan bazı isimler siyasetten çekiliyor; kısacası siyasi kudret için bu olay bir manivela olarak kullanılıyor.

Kitabı okurken şunu da apaçık görüyoruz: İktidarlar ve erk sahipleri her devirde savaştan beslenmiş ve beslenmeye devam ediyor, savaştan rant devşiriyor. “Bu harp bizi zengin edebilir,” diyen Fuat Bey’e, Ekrem Hamdi şöyle cevap veriyor: “Tarih zaten harpleri kazananlardan ziyade, harplerden kazananlarla doludur Fuatçığım.” Bugün de değişen bir şey yok sanki, ne dersiniz? 

Ne yazık ki öyle. Fakat şunu da unutmamak lazım: Çoğu zaman bu gücü biz veriyoruz iktidarlara. Gücün getirdiği yıkımı dünya binlerce yıldır yaşıyor. Kutsal kitaplardan felsefe metinlerine, anı kitaplarından kroniklere kadar her kaynakta aynı senaryonun farklı vahşet ve kıyım ölçekleriyle tekrar tekrar yaşandığını görüyoruz. Burada sistem eleştirisi kadar insan tabiatının eleştirisini de yapmak gerekir sanıyorum.

Ekrem Hamdi “Adalet diye bir şey varsa, onun da sarayın içinde olmadığından emindi. Devletin içinde adalet olmazdı. Kendisi de adalet beklemeyecekti. Gerekirse herkesi yakarak kendi adaletini söküp alacaktı”. Bugün de herkes bir başkasını yakarak kendi adaletini söküp almaya çalışıyor. Adaleti nerede arayacağız?    

Çok zor bir soru bu. Bana göre, her şeyden önce kendi vicdanımızda aramamız gerekiyor adaleti. Kendimize bakışımızda adil olabiliyor muyuz? Kendimizi sevmek ile her şeyi kendimize hak görmek arasındaki farkı kavrayabiliyor muyuz? Kendi menfaatimize dokunmadığı sürece gözümüzü kapatıp hiçbir şey olmamış gibi yapmayı içimize sindirebiliyor muyuz? Belki de adalet, bireyden başlayıp topluma yayılıyor. Toplum derken sadece bir ülkeyi, o ülkedeki halkları ya da toplulukları kastetmiyorum. Bir bütün olarak insan toplumundan bahsediyorum.

Ekrem Hamdi, 70 yaşında ölüme doğru yol alırken, gönlünün arzu ettiği gibi yaşadığını dillendiriyor: “König olmak zahmetliydi fakat bu zahmete değdi,” diyor. Mezar yeri beğenmek için de daha erken diye düşünüyor: “Ne diyordu Madam du Barry, ‘Bir dakika daha!’ Benim de Tanrı’dan isteğim farklı değil. Daima bir dakika daha!” Yaşamaya, kadınlara, güzel giyinmeye tutkun bir adam König. Bir yanda da, uzaklarda yaşayan iki çocuğu için ayakta kalmakta diretiyor sanki. Çocuklardan geriye kalan, babalarıyla ilgili herhangi bir materyal/defter/doküman yok mu?

Çocukları bile ortada yok! Mengi ile Hamdi Can’ın hayatta olmadığını biliyoruz, mezarlarını bulduk. Ama en küçük çocuğu Leylâ sağ mı, Ekrem Hamdi’nin torunları var mı bilemiyoruz. Keşke böyle bir belge olsaydı da hadiseyi en azından tarafların birinden dinleyebilseydik. 

Kitabın sonunda da Ekrem Hamdi’nin ailesine ulaşmanızın mümkün olmadığını belirtiyorsunuz. Ulaşabilseydiniz kitabın seyri nasıl değişirdi? Günahlarıyla, sevaplarıyla bir “insan” odağında ele almaya çalıştığınız Ekrem Hamdi’ye başka bir pencereden de bakma şansı doğar mıydı? 

Kitabın seyri değişmeyebilirdi, neticede özellikle yabancı kaynaklarla belgelenmiş bir olaydan bahsediyoruz. Fakat Ekrem Hamdi portresi kuşkusuz değişirdi. Kitabı yazarken, Ekrem Hamdi’nin bulabildiğim en net gazete fotoğrafını büyütüp elimin altında tuttum. Kimi zaman ona uzun uzun baktım, sorular sordum, cevap bekledim, onunla konuştum. Sezgilerimle, duygularımla ve okuduklarımla bir Ekrem Hamdi Bakan/Ekrem König portresi çizmeye çalıştım. Elimde “gerçek” Ekrem Hamdi hakkında bilgiler olsaydı belki çok daha kötü ya da çok daha sinir bozucu biriyle karşılaşacaktım. Elbette romanın akışı değilse bile dokusu ve dili değişecekti. Böyle bir malzemeden yoksun olduğum için, kendimce gördüğüm Ekrem Hamdi’yi yansıtmaya çalıştım. Gördüğüm o adamın insanî kusurları, insanî hassasiyetleri, kaygıları, hasretleri, sevinçleri, hayalleri olsun istedim. Yani okuduğunuz olay gerçek bir sahtekârlık; gözünüzde canlandırdığınız adam ise benim Ekrem Hamdi’m.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın