YAŞAYAN BİR EFSANE: MARGARET ATWOOD (III)

80'li yıllara gelindiğinde Margaret Atwood için hayatının en verimli günleri de başlamıştı. Kariyerinin en unutulmaz kitaplarından biri olan Damızlık Kızın Öyküsü'nü 80'li yılların başında, Kanada'da yazmaya başlamış, daha sonra bir süre ikamet ettiği Almanya'da tamamlamıştı. Bugün sanılanın aksine, Damızlık Kızın Öyküsü'nün ilhamını sadece gittikçe muhafazakârlaşan Amerikan toplumundan almıyordu, Atwood'un Gilead'ı yaratırken sahip olduğu en büyük kaynaklarından biri de Berlin Duvarı ile ikiye bölünmüş olan Almanya'ydı. Romanın önemli bir kısmını Almanya'da kaleme almış ve Doğu Almanya örneğini bizzat gözlemleme fırsatı bulmuştu.

Margaret Atwood, Damızlık Kızın Öyküsü'nü yazıyor. Berlin, 1984. Fotoğraf: Isolde Ohlbaum

Fakat tek ilham kaynağı bu değildi elbette. Atwood'un en büyük ilham kaynaklarından biri de İncil'di. Margaret'in çocukluk ve gençlik yıllarında, Kanada'da din, eğitimin ayrılmaz bir parçasıydı. Okullarda İncil'in öğretildiği dersler veriliyordu. Çocukluğunu İncil'de yer alan öykülerle geçiren Margaret, kırklı yaşlarında kaleme aldığı en önemli eserlerden birinin ilhamını da yine orada buluyordu: Yakup ve çocuk doğuramayan karısı Rahel'in hikâyesinde. Gilead'ın köleleştirilmiş kadınları için kullanacağı çatı ismi de İncil'in aynı bölümünde buldu: "Handmaid." Efendisi Rahel'e evlatlar doğurmakla yükümlü kılınmış cariye Bilha. Çocukları asla kendine ait olmayan Bilha... Bir köle, bir hizmetçi, bir damızlık...

Kölelik unsuru Damızlık Kızın Öyküsü'nde önemli bir yere sahipti. Öyle ki Atwood, Gilead'ın köle kadınlarını, tıpkı bir vakitler gemilerle Afrika'dan Amerika'ya taşınan siyahi köleler gibi, eski isimlerinden yoksun kılmıştı. Amerika'da köleliğin yaygın ve yasal olduğu günlerde, Afrika'dan köle olarak getirilen insanların kendi isimlerinden bahsetmelerine izin verilmez, "efendileri" onlara kendi meşreplerince isimler takardı. Atwood bu fikri bir adım öteye taşıdı ve Gilead'ın köle kadınlarına birer isim bile vermedi. Onlar hizmetinde oldukları erkeğin adıyla anılacak, Fred'inki (Offred) ya da Glen'inki (Ofglen) olarak bilineceklerdi. Atwood, böylelikle erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğu tahakkümün bir kez daha altını çizmiş oluyordu.

Damızlık Kızın Öyküsü, Margaret Atwood'un kariyerinde gerçek bir sıçrama yarattı. Bu romanıyla Arthur C. Clarke Ödülü'nü kazanan yazar, Booker Ödülü ve Nebula Ödülü'ne de aday gösterildi. Roman, bir başka ünlü yazar Harold Pinter'ın senaryoya uyarlamasıyla, dönemim ünlü isimleri Natasha Richardson, Faye Dunaway, Robert Duvall, Aidan Quinn ve Elizabeth McGovern'ın rol aldığı bir sinema filmine de dönüştü. Ancak Damızlık Kızın Öyküsü'nün ekranlardaki asıl patlamasını yapmasına daha yirmi yedi yıl vardı!

Böylesine bir başarı, herhangi bir yazarın kariyerinin zirvesi sayılabilir, ardından o yazarın düşüşe geçmesi beklenebilirdi. Ancak Margaret için elbette öyle olmadı. O bu dünyaya yazmaya gelmişti ve ister bir yıldız olsun, isterse hiç kimsenin ilgisini çekmesin, yaşadığı sürece yazmayı da sürdürecekti. 1988 yılında Kedi Gözü romanıyla bir kez daha Booker Ödülü'ne aday gösterildi. 90'lı yıllarda ise en öne çıkan romanı, 1843'te Thomas Kinnear ve Nancy Montgomery'nin cinayetiyle suçlanan genç hizmetçi Grace Marks'ı anlattığı tarihi romanı Nam-ı Diğer Grace'ti. Bu roman, Atwood'a bir Booker adaylığı daha getirdi.

Nam-ı Diğer Grace, Netflix tarafından televizyona da uyarlandı.

Fakat Margaret'in bir romancı olarak en verimli olduğu yıllar kuşkusuz 2000'lerdi. Yazarlık hayatının olgunluk yıllarını yaşayan Atwood 2000'li yıllarda birbiri ardına başyapıtlar ortaya koydu. 2000 yılında onuncu romanı olan Kör Suikastçi yayımlandı ve daha önce üç kez aday gösterildiği Booker Ödülü bu kez Margaret Atwood'un oldu. Kör Suikastçi'yi 2003 yılında ünlü DelliÂddem Üçlemesi'nin ilk kitabı olan Antilop ve Flurya izledi. Antilop ve Flurya, yazara bir Booker adaylığı daha getirdi, neredeyse Margaret Atwood adı Booker Ödülü ile beraber alınır olmuştu artık. 2005'te seriye küçük bir ara veren Atwood, Odysseia'yı Odisseus'un çoğunlukla gözardı edilen karısı Penelope'nin gözünden yeniden yorumlayan Penelope'yi yayımladı. Ardından DelliÂddem üçlemesine geri dönen yazar ardı ardına önce Tufan Zamanı'nı (2009), sonra da DelliÂddem'i kaleme aldı. (2013) 2016'da ise "Shakespeare Yeniden" projesi kapsamında kaleme aldığı, Shakespeare'in Fırtına oyununun yeniden anlatımı olan Cadı Tohumu'nu okurlarla buluşturdu.

2017 yılı ise Atwood açısından sürprizlerle doluydu. Zaman -ne yazık ki- onu haklı çıkarmış ve 1985 yılında yayımlanan romanı Damızlık Kızın Öyküsü bir kez daha gündeme oturmuştu. Gittikçe muhafazakârlaşan Amerikan toplumu için kurgusal bir hikâyeden bir tür kehanete dönüşen Damızlık Kızın Öyküsü, Bruce Miller tarafından bu kez televizyona uyarlandı. Başrollerini Elisabeth Moss, Joseph Fiennes, Yvonne Strahovski ve Max Minghella'nın paylaştığı yapım, tüm dünyada adeta "patladı." Margaret Atwood'un da "teyzelerden" biri olarak bir anlığına görüldüğü dizi Emmy Ödülleri'ni silip süpürmekle kalmadı; Offred, nam-ı diğer June'un hikâyesini de romanın ötesine, bambaşka bir boyuta taşıdı.

Hikâyesindeki bu genişleme Atwood'u öylesine heyecanlandırmış olmalı ki, yazar tam otuz dört yıl sonra bir kez daha Gilead'a dönmeye karar verdi. Damızlık Kızın Öyküsü'nün bittiği yerden tam on beş yıl sonra başlayan The Testaments'da bizi Damızlık Kızın Öyküsü'nden gayet iyi hatırladığımız Lydia Teyze karşılıyor. Bir damızlık kız tarafından dünyaya getirilen ve Boston'da yaşayan Agnes ile onunla aynı yaşlarda olan ve Toronto'da yaşayan Daisy etrafında şekillenen The Testemants'da bu kez Gilead'ın içindeki casuslarla tanışacağız. The Testemants'ın Türkçe çevirisi önümüzdeki günlerde, Doğan Kitap etiketiyle raflarda yerini alacak. Ne dersiniz? Gilead'a dönmeye hazır mısınız?


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın