YAŞAYAN BİR EFSANE: MARGARET ATWOOD

Tam da İkinci Dünya Savaşı'nın başladığı yıl, Grey Cup Futbol Maçı'ndan hemen sonra, Ottowa'da doğdu küçük Peggy. Altı ay sonra, bir sırt çantası içinde Quebec Ormanı'na götürüldü ve ormanın derinliklerindeki çocukluk macerası başlamış oldu. Ormanda yaşamayı seçen ebeveynleri biliminsanı ve beslenme uzmanıydı. Ama o, medeniyetten uzak duran anne babasından çok daha eksantrik atalara sahipti. Atalarından biri 1692-93 yıllarında gerçekleştirilen, meşhur Salem cadı mahkemelerinden on yıl önce büyücülük suçlamasıyla yargılanmıştı.

Atwood'un anne tarafından akrabası olan Mary Reeve Webster'in cadı olduğuna inanılıyordu; kendisi bu suçlamaya bir değil, tam iki kez maruz kaldı. İlkinde aylarını hapiste geçirirken ikincisinde az kalsın asılarak idam ediliyordu. Bir ilmeğin ucunda neredeyse boğulana dek sallandırılıp, ardından karların içine gömülmesine rağmen hayatta kalmayı başarmıştı. Aradan neredeyse 300 yıl geçmesine rağmen, 1990'lı yıllarda dahi Mary ailesi için bir utanç kaynağı olarak kabul edilmiş olacak ki torunlarından biri onun adını aile kayıtlarından çıkarmak dahi istedi. Fakat bir başka torunu, eşsiz bir yetenekle donatılmış, ünlü bir yazar olan torunu Margaret Atwood onun anısına sahip çıkmış ve 1995'te yayımlanan Morning in the Burned House adlı şiir derlemesinde ona adadığı "Yarım Asılmış Mary" şiirine de yer verdi.

Margaret Atwood, 1940'lı yıllar.

Kendi işlerini kendileri görme konusunda birer usta olan anne babasıyla, ormanda geçen günlerin ardından okul yılları geldi. On yaşına bastığı sıralarda sanatla uğraşmaya karar vermişti bile. Ya yazar ya da ressam olacaktı. Büyüdükçe zihnindeki ibre ressamlıktansa yazarlığı göstermeye başlamıştı. Lise yıllarında okul gazetesinin en çok okunan köşe yazarlarından biriydi artık. 1956 yılında, henüz 17 yaşındayken ise "birdenbire" şair oldu. Atwood zihnine canlı bir hatıra olarak kazınan o günü şu cümlelerle anlatıyordu:

"Şair olduğum gün, güneşli ve kaygılardan uzak bir gündü. Futbol sahasından geçiyordum. Sebep, spora olan merakım ya da soyunma odasının arkasında sigara içmeyi planlayışım -oraya gitmenin diğer nedeni- değildi; burasının okuldan eve döndüğüm yolun üstünde olmasıydı. Her zamanki gibi hızlı ve sessiz adımlarla ilerliyor, hiçbir şeyden şüphelenmiyordum. Tam o sırada, gökten görünmez bir başparmak indi ve alnıma dokundu. Bir şiir oluştu. Bayağı kasvetliydi; zaten gençlerin şiirleri genelde böyle olur. Ancak bir armağandı; bilinmeyen biri tarafından bağışlanmıştı; bu nedenle hem heyecan verici hem de ürkütücüydü."

Margaret Atwood Niagara Şelalesi'nde, 1953

Margaret'in kaderi çizilmişti artık. Hayat, evliliğin genç kızlar için en makbul geleceğin iyi bir evlilik olduğu o yıllarda ona farklı bir kader sunuyordu. Bu kader öylesine aşikârdı ki genç Atwood'un lise yıllığına dahi not düşülmüştü. Aynı sıraları paylaştığı bir arkadaşı onun için "Peggy'nin pek de gizli saklı olmayan amacı, Kanadalı romanları yazmak. Böyle İngilizce notlarıyla bundan kimin kuşkusu olabilir ki?" notunu düşmüştü yıllık sayfalarına. Bir açıdan şanslıydı; eğitime değer veren bir ailede doğup büyümüştü. Bu yüzden, liseden sonra onu münasip bir kısmet değil, üniversite eğitimi bekliyordu.

Arkadaşları tarafından Margaret Atwood'un yıllığına düşülen not.

Böylelikle Peggy kendisini Toronto Üniversitesi'nde buldu. Ayağından çıkarmadığı siyah çorapları, ensesinde topuz yaptığı saçları ve kırmızı rujuyla kampüste gezinen genç kadın, mütemadiyen uğradığı kafenin otuz yıl sonra, onun şerefine "The Cat's Eye" olarak anılacağı günlerden henüz uzaktı. Yine de etrafının birbirinden parlak zihinlerle dolu olduğu bu yeni hayatından son derece memnundu. İngilizce derslerinin yanı sıra felsefe dersleri de alıyordu, kampüsteki sosyal faaliyetlerin birçoğuna katılıyordu. Mart 1958'de, öğrencilerin çıkardığı Acta Victoriana dergisinde bir hikâyesi yayımlandı. Margaret, bu ilk hikâyesine "Cam Ayakkabılar" adını vermişti. Bu hikâyeyi başka hikâyeler, daha sonra da şiirler izledi. 1961’in sonlarında ise özel basımı yapılan Double Persephone adlı şiir kitabına verilen E.J Pratt Madalyası’nı kazandıktan hemen sonra Woodrow Wilson bursuyla kendini Harvard'da buldu. Fakat Harvard o yıllarda kadınlara erkeklerle eşit imkanlar sunan bir yer değildi henüz ve Atwood da bundan nasibini almıştı. Fakat bu onu yıldırmak yerine teşvik ediyordu. Eğer yazma geleneği kadınları dışarıda bırakıyorsa, sorun kadınlarda değil gelenekteydi.

Sonunda altı yıllık akademik yaşamını geride bırakarak Harvard Üniversitesi'nden ayrıldı ve piyasa araştırmaları yapan bir şirkette çalışmaya başladı. Kilerden hallice, kiralık bir pansiyon odasında yaşıyor ve ilk romanını yazıyordu. Atwood'un ilk romanı The Edible Woman (Evlenilecek Kadın) bu iş sırasında edindiği tecrübelere dayanıyordu. Fakat romanın basılması da başlı başına bir maceraya dönüşecekti. Atwood romanını Ekim 1965'te McClelland and Stewart'ın editörüne göndermiş ve Şubat 1966'da oldukça yüreklendirici bir karşılık almıştı. Fakat gerisi gelmedi. Mart 1967'de bir mektup yazıp taslağının akıbetini sorduysa da bir yanıt alamadı. Sonunda o yaz Toronto'ya döndü ve yayınevine telefon etti. Niyeti taslağını geri almaktı.

The Edible Woman, ilk baskı kapağı.

Onu geri arayan Jack McClelland oldu. McClelland, Atwood'un 27 yaşında Governer General Ödülü'nü almasıyla yayımlanan bir makale okumuştu ve onun makalede bahsedilen romanını görmek istiyordu. Daha sonra "aklına gelen kötü fikirle sarsılıp" dosyalarını kontrol ettiğinde romanın zaten bir buçuk yıldır şirketinde olduğunu fark etti. Atwood, sonunda kitabın McClelland and Stewart tarafından basılmasına karar verilse de bu süre. de bir buçuk yıl sürdü. Kitap ancak 1969 sonbaharında yayımlandı ve Atwood'un yazarlık kariyerinin ilk basamağı oldu. Akıntıya karşı kürek çektiği yılların sonunda, Peggy'nin emekleri karşılığını bulmuştu.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın