PER PETTERSON: YAZARKEN CESUR OLMALISINIZ

Yazı Cadısı

Aslı Tohumcu

aslitohumcu@gmail.com

Arvid Jansen’in karısının, üç kızlarını da alarak evi terk etmesinin üzerinden bir yıl geçmiştir. Arvid, Oslo sokaklarını adımlayarak kendini alkolün ve kadınların kucağına atmakta, yatağında karısının gidişiyle açılan boşluğa katlanamadığından çoğu gece, Mazda’sında uyumakta ya da Oslo kırsalında dolaşmaktadır. Kızlarıyla arasında açılan uçurumla birlikte, hayatta tutunacak çok az şeyi kalmıştır. 

Sesini Norveç’ten bütün dünyaya duyuran, bol ödüllü yazar Per Petterson’la, hayatı hızla parçalarına ayrılan Arvid Jansen’in hikâyesini anlattığı, Türkçede yeni yayımlanan romanı Benim Durumumdaki Erkekler'i konuştuk. 

Benim Durumumdaki Erkekler'in anlatıcısı Arvid Jansen, birçok romanınızda karşımıza çıkan bir karakter. Oslo da romanın kasvetli, depresif atmosferine katkıda bulunan, önemli bir roman kişisi. Hatta romandaki kasvetin sebebi Oslo mu, yoksa Arvid’in ruhsal durumu mu, söylemek zor... 

Sanırım Oslo, edebiyattaki diğer birçok şehir gibi, kitaplarımda yazarın ve başkahramanın ruhsal durumunu aynalayan bir şehir. Hem şehrin kendisi, yani gerçek Oslo var, hem de şehrin nasıl deneyimlendiği. Bir haz ya da bir mutsuzluk mekanı. Bence bu romanda Oslo için kasvetli sıfatını kullanmak yanlış olur, melankoliye boğulmuş bir şehir olduğunu söyleyebiliriz tabii. Arvid kaybolmuş halde, çok zorlu bir boşanma sürecinden henüz çıkmış, çocuklarını kaybetmek üzere ve bunun kendi hatası olduğunun da farkında. Ancak nedenini tam kestiremiyor. Roman da, Arvid’in kim olduğunu anlama çabasında çektiği acıyı merkeze alıyor. En azından, yazdıkça öyle bir yola girdiğini söyleyebilirim romanın.

Oslo’ya dair bilginiz, üzerinde çalışılarak edinilmiş bir bilgi değil, tecrübeyle edinilmiş bir bilgi. Arvid’in deneyimlediği Oslo’yu bir resme bakar gibi okuyoruz. 

Ah, evet. Oslo’da, işçi sınıfının yoğun yaşadığı Vålerenga bölgesinde doğdum ve sonraları şehrin çeşitli yerlerinde yaşadığım halde, son 25 yıldır orada yaşamıyorum. Oslo hakkında yazmayı seviyorum ve yazdığım zaman da hiçbir bilgiyi kontrol etmiyorum; hafızama, hissiyatıma ve bununla birlikte gelen atmosfere güveniyorum. Benim açımdan çok önemli bu, hakkında bilgi sahibi olmam gereken bir şeyi, kendime yakın hissettiğim bir şeyi, asla önden kontrol etmem. Kontrol etmem gerekiyorsa, yazdıktan sonra yaparım bunu. Oslo hakkında yazıyorsa, insanın masasında harita olmaz. 

Romanınızda işçi sınıfının yeri de yadsınamaz. Utanarak itiraf ediyorum, romanınızı okurken, kafamdaki Norveç imgesinde işçi sınıfının olmadığını, sadece beyaz yakalıların bulunduğunu fark ettim. 

Bu yanılgıyı anlıyorum, çünkü Norveç uzunca bir süre (hatta bugün de) varlıklı bir ülke oldu, ama sizi temin ederim, hâlâ bir işçi sınıfı var, sadece farklı görünümde. Çocukluğumda, on yıllardır aynı görüntüyü koruyordu. Hoş, 50’lerde, Sosyal Demokrat Parti ve  işçi hareketi sayesinde, barınma ve gelir düzeyi iyileşti. Ancak Oslo bölünmüş bir şehirdi (hâlâ öyle) ve ailemin tamamının sanayi işçisi sınıfına mensup olduğu gerçeğinden asla kurtulamadım. Bir yazar için bu önemli bir durum, çünkü bu şekilde toplum hakkında, en aşağı tabakadan en yukarıya, çok daha fazla şey biliyorsunuz. 

Erkek dostluğu, kayıp, yas, gizli kalmış ya da hiç konuşulmayan şeyler, zaman, zamanı nasıl algıladığımız, aile, aile ilişkileri… Romanın ekseninde bir olay örgüsünden ziyade bu temaları görüyorum. Böyle bir yol izlemekle bir yazar ya da insan olarak neyi aradığınızı da merak ettim. 

Açıkçası bir olay örgüsüne bağlı kalarak nasıl yazılır, bilmiyorum. Asla üzerinde düşünmedim bu meselenin. Kitaplarımda neler olacağını bilmem. Bazen bir olay örgüm olsaydı, yazmanın benim için daha kolay olabileceğini düşündüğüm olur, ama öyle yazamam. O yüzden “tema”dan kastınızın ne olduğunu anlıyorum, haklı da olabilirsiniz, ancak ben o uyumu yazdığım esere sonradan dönüp baktığımda görebiliyorum. Yazarken gerçekten de onları düşünmüyorum. Tek bildiğim zor, kişisel şeyler hakkında yazarken içten olmam gerektiği. Elbette gerçek hayatta başımdan geçen şeylerin gerçekliğini yansıtan bir içtenlikten bahsetmiyorum, kitaplarımda yaşanan şeylerin çoğu asla gerçekleşmedi, yaşanmadı. Benim kastettiğim acı verici, utanç verici, hatta içler acısı şeylerden sakınmayan bir gerçeklik, o gerçeklik hissi, otobiyografik açıdan doğruluk. Masamın karşısındaki duvarda şöyle bir slogan asılı: "Daima acıya yönel." Çünkü gerçek orada. Acı verici şeylerin çoğu da ailede, dostlukta yaşanır. Hayatım boyunca çok yakın dostlarım oldu, bu açıdan şanslı bir insanım ve onlar hakkında yazmayı seviyorum.

Korkunç bir hız çağında yaşıyoruz. Twitter, Instagram ve Facebook birkaç nesli zehirledi ve artık çoğu insan yavaş şeylere odaklanamıyor. Yine de siz ağır ve soğuk bir su gibi akan, şahane ayrıntılarla bezeli romanlar yazıyorsunuz. Bu romanınız da tam bir sanat eseri. Siz bu konuda nasıl hissediyorsunuz? Bu çağda yazmak hakkında…

Kitaplarımın sanat eseri olup olmadığını söylemek benim haddim değil, ancak umarım bu dediğiniz bir yere kadar doğrudur, ne de olsa bunun için çabalıyorum. Günümüzde dikkat dağıtıcı çok şey var, ben yazmaya başladığımda bunların hiçbiri yoktu. Bence bunlara kapılıp gitmek çok kolay. Okuyucunun eskiye nazaran çok daha kısa bir dikkat süresi var, bu yazarı da etkiliyor. Pek iyimser biri de değilim, ne yalan söyleyeyim. Herkes aslında gerçekten yapmayı istemediği, hatta ihtiyaç duymadığı şeyleri yaparak yaşıyor, sadece yapmaları mümkün olduğundan yapıyor insanlar bunu. Bence bu devasa bir sorun. 

Norveç kırsalının sessizliği… Arvid’in melankolisi…. Arvid’in günlerini duygusal olarak yorucu bir iş yaparak, anımsayarak geçirmesi… Bütün o karanlık, güzel ayrıntılar… Yazma sürecinde ve sonrasında siz neler hissediyorsunuz? 

Yazmak zor bir iş benim için. Şöyle ifade etsem daha mı doğru olur; yazamadığım, kelimeler bana görünmediği zaman çok zor bir iş. Kelimelerin benden aylarca, bazen bütün bir yıl kaçtığı da oluyor. Umudumu tamamen yitiriyorum. Ancak yazmaya başladığımda, o akış içerisinde, her şeyi yapabilirmişim gibi geliyor; melankolik, karanlık ya da depresif... Yazabildiğim zaman depresif değil, çok mutlu oluyorum, yazma işinin kendisi, ilerliyor olmak önemli çünkü.

Kervan yolda düzülür tarzında çalışanlardan mısınız, yazmaya başlamadan bütün resmi bilenlerden mi? 

Önümü ilerledikçe görüyorum, bir plan dahilinde ilerlemiyorum. Bir bölümü bitirince editörüme gönderiyorum ama iyi bir karşılık almayı umuyorum ki devam edebileyim. Yol boyunca olumlu karşılıklar almaya ihtiyaç duyduğumdan, bir kitabı bitirmek çok zamanımı alıyor.

Çoğu okur, okuduğu kitapta anlatılan olayların gerçek olduğuna inanma eğilimindedir. Okumayı sürdürmemize neden olan da bu belki. Ancak romandaki feribot kazası kurmaca değil, gerçekten de ailenizin bazı üyelerini böyle bir kazada kaybettiniz. Böylesine kişisel bir deneyimi okuyucuya açmak zor ya da tehlikeli değil mi? 

Feribottaki ölümcül yangın gerçek, haklısınız. Arvid Jansen’le ilgili kitaplarımda (hepsinde olmasa da), feribot bahsi geçer. Sanırım benim için o kadar şiddetli bir deneyim ki, onu dışarda bırakmak zor. Ama kitaplarım bu deneyim hakkında değil. O kaza daha ziyade, arka plandaki bas gibi, kitaba atmosfer katan bir öğe. Bu deneyimi paylaşmanın tehlikeli olduğunu düşünmüyorum. Hatta bir kitapta geçen olayların, gerçekten yaşanmış olmaları anlamında gerçek olmalarının da önemli olmadığını düşünüyorum. Önemli olan, artistik açıdan gerçek olması, duygular açısından gerçek olması. Kitap gerçekçi ve cesursa, olgusal gerçeklik önemli değil. Yazarken cesur olmalısınız. 

Arvid Jansen’le benzer bir edebiyat zevkini paylaştığınızı söyleyebiliriz sanırım. Başucu kitaplarınız ya da yazarlarınız var mı?

Sanırım ortak bir zevki paylaşıyoruz, evet. Şu sıralar Deirdre Bair´in Simone de Beauvoir biyografisi ve Muhammed Ali hakkında bir kitap var başucumda. 

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın