BEHİÇ AK: “ÇOCUK, PROJE GİBİ DİZAYN EDİLEN BİR VARLIK HALİNE DÖNÜŞTÜ”

Burcu Arman 

beyazkadincataldilli@gmail.com 

1980 yılından beri hem yazıyor hem çiziyor. Çocuk yazarlığı, çizerliği, oyun yazarlığı ve sanat yönetmenliği yapıyor. Tüm bunların yanında belgesel film çalışmaları da var. Behiç Ak ile buluşmamıza vesile olan son kitabı Tavşan Dişli Bir Gözlemcinin Notları üzerinden, özgürlükten, kendini keşfetmekten, yeni nesil çocuklardan, şehir insanı olmaktan konuştuk. 

Tavşan Dişli Bir Gözlemcinin Notları'nın ana temasında ilk hissettirdiği şey, çocukların kendini keşfettiği dönemlere dokunuş. Özellikle yeni nesil çocukların kendini keşfetmesi nasıl bir süreç?

Özellikle bizim büyük şehirlerimizde bu kadar kolay bir süreç değil. Çocuk endüstrisi diye bir endüstri var artık ve şehirler de çocuk endüstrinin bir parçası haline geldi. Çocuklar ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Kurstan kursa gidiyorlar; şu kitabı oku, bu kitabı oku, şu kıyafeti giy… Çocuk, proje gibi dizayn edilen bir varlık haline dönüştü. Neredeyse evden çıkamıyor. Ev içi çocuk kuşağı bu. Bu kitapta ise aslında tam tersi; evin içine girmek istemeyen, kapalı mekân olduğu için okulda bile zor duran bir çocuk var. Bu kitabı okuyan çocukların hayatıyla bu çocuğun hayatı arasında bir tezatlık olmasını istedim ben. Gözlem çok önemli çocuğun hayatında. Daha önce kimse tarafından gözlemlenmemiş gibi aktarılması çok özel. Bir yengecin yuvasından çıkışını fark etmesi gibi… Siz televizyonda gördüğünüz zaman daha önce birileri gözlemlemiş, size sunuyor ve anlatıyor. Oysa ki bir çocuk kendi başına bir sahilde yürürken bir yengecin yuvasından çıkışını gördüğü zaman hakikaten orada bir delik keşfediyor. Onu bilmiyordu ve o an yaşayacağı şaşkınlık, o süreç, bireysel ve önemli bir süreç. Bu, ona bir şey anlatılmasından daha önemli. 

https://youtu.be/MNUX4ifZiFA

Aslında çocukların hayatının tam da böyle geçmesi gerekiyor, değil mi? Ama şehirde bambaşka bir süreç yaşıyorlar. 

Şehirde biz onlara daha önce gözlenmiş, onaylanmış bilgileri sunuyoruz. Çocuğun bir şeyi gözlemlemesi neredeyse olanaksız. “Biz gözledik, onlara verdik,” şeklinde bir süreç ilerliyor. Çocuklar hep ev içinde, evin dışında pek fazla çıkmıyorlar. O yüzden birtakım görseller, filmler ve çizgi filmler aracılığıyla öğreniyorlar hayatı. Sokaktaki çocuk, doğayla ilişki kuran çocuk çok farklı… Aradaki fark, iki ayrı gezegende yaşamak gibi bir şey. 

Tavşan Dişli Gözlemcinin Notları içinde pek çok katman var. Özgürlük, kendini bulmak, ezberciliğe karşıtlık, doğayı keşfetmek ve gözlemlemek, savaş… Bu katmanlar yazma sürecine nasıl yansıyor?

Bu kendiliğinden olan bir süreç. Ben hikâyeyi baştan sona tasarlayarak yazmamaya çalışıyorum. Çünkü o zaman hikâyenin hikâye etme tarzı bozulacak diye düşünüyorum. O yüzden çok fazla tasarlamamaya çalışıyorum. Sanat ve tasarım arasında bir fark var. Ben yaptığım işi biraz daha sanata yansıtmaya çalışıyorum. Benim edebiyatım, tasarımdan çok sanata yakın bir şey. Onu çok tasarlanmış bir şey haline getirdiğim zaman endüstriyel üründen farksız bir şeye dönüşüyor. O yüzden kahramanlar da yazardan bağımsızlaşsın istiyorum. Hatta bazen benim çok istemediğim hareketleri yapmaya başlıyorlar... Kendi kişiliklerini oluşturma süreçlerini seviyorum, o önemli geliyor bana. 

Ölüm ve savaş… Çocuklara anlatması çok zor, çok ince çizgiler var. Zürafanın ölünce ağaç olması gibi... Ölüm bir gerçek ve onlara bir şekilde anlatmak gerek. Ama nasıl?

Oradaki mesele sadece ölüm değil, orada bir savaş var. Orada da çok katmanlı bir anlatım var. Ben çocukları büyüklerden çok ayrı görmeyi sevmiyorum. Nasıl büyükler için yazılmış edebi eserlerde çok katmanlı yapılar varsa çocuklar için de öyle. Zaten çocuklar kendilerine öyle (yetişkin gibi) davranıldığını anladıkları anda inanılmaz seviniyorlar. 

Hissediyorlar, değil mi?

Kesinlikle hissediyorlar ve kendilerine çok “çocuk çocuk” davranıldığı zaman uzaklaşıyorlar. Bu, aslında böyle bir paylaşımın sonunda ortaya çıktı.

Yetişkinler için de geçerli değil mi? 

Evet ama genelde bazı eğitimciler, şu şunu anlatsın, bu bunu anlatsın, istiyorlar. Bir matematik problemi gibi, karakterler çözülsün istiyorlar. Oysa edebi metin öyle bir şey değil. Edebi metnin eleştirisi de ona yaklaşmak da bir edebiyat tarzıdır. O da anlamlı bir şey.

Alt metinlerle beraber kendini gösteren katmanlı yapı, kitapta kapı içinde kapı açılmasına neden oluyor. 

Masallarda çok olan bir şeydir bu kapı içinde kapı açması. Bir başka düzlemden başka yere… Tüm paradigmaların aniden değiştirmesi... Bu aslında günlük hayatta da yaşadığımız bir şey ama biz bunu yaşla birlikte ortam değiştiğinde hissediyoruz. Çocuklara bunu hissettirmenin ancak edebi eserlerle mümkün olabileceğini düşünüyorum. 

Öykülerinizin ana temalarında yer alan empati duygusu burada da kendini çok yoğun bir şekilde hissettiriyor. Empati duygusunu vermek sizin için ne kadar önemli?

Tabii ki çok önemli bir şey; hayati önem taşıdığını bile söyleyebilirim. Hatta empati hastalığına tutulmuş bile olabilirim! Gerçekten, karşımızdakini hesaba katmak zorundayız. O yüzden bu kitapta avcılık eleştirisi, savaş eleştirisi, doğayla kurulan ilişkinin özenli olması gerektiğiyle ilgili bir yaklaşım var. 

Bunlar çok ince dengeler, değil mi? Bir yandan “Öldürmezsek katilimiz olacak,” diyen karakterin diğer taraftan “Kurtarırsa kurtarıcı olacak,” demesi… Böylece o kadar net bir iyi-kötü ayrımının olmadığı ortaya çıkmıyor mu?

İyi-kötü gibi net şeyler yok aslında zaten... Gri alanlar var ve bu gri alanlarda dolaşırken seçimi yapabilmek önemli. İyi ve kötü keskince ayrılabilseydi hayat çok kolay olurdu. 

“Büyüklerin hayatın kendisinde gördükleri şeyler, olumsuzluklar, onların negatif bir bakışla dolmasına neden oluyor.”

Sizin hayatınızda bir Hasan öğretmen, hayal gücünüzü başka bir noktaya taşıyacak biri var mıydı?

Aslında olduğunu söyleyemem ama yine de sanırım babam böyle biriydi. Çok konuşmazdı. Yani konuşarak yapmazdı bunu. Konuşmadan anlatırdı o. Ortamlar hazırlardı. Onu gözlemleyebileceğimiz ortamlar. Çok farklı alanlara ilgi duymamızı sağlardı. İnanılmaz yetenekleri olan bir insandı. Fakat bir şeyleri anlatmak konusunda çok istekli değildi. Çok iyi bir çizerdi. Onun oluşturduğu ortamlarda çok büyük etkisinin olduğunu düşünüyorum. 

https://youtu.be/f6ASIUrfPQY

Çocuklara olduğu kadar yetişkinlere de yazıyor gibisiniz. Bunu göze alıyor musunuz?

Ben çocuk kitapları yapmaya ilk 1980 yılında, okul öncesi kitaplarla başladım. Onlar bir süre Türkiye’de değil, yurtdışında yayımlandı. 3-6 yaş grubu içindi. “Resimli kitaplar” dediklerimizden. Çocuk henüz okuyamadığı için, resimli kitapları büyük ve çocuk birlikte okur. Büyüğün ve çocuğun ilk ve son entelektüel buluşması bu. Çocuk kitap okumayı öğrendiği an kopuyor, kendi kitaplarını kendi okumaya başlıyor. Ben orada edindiğim deneyimi daha sonra da sürdürmek istedim. 12-15 yaşın okuduğunu büyükler de okusun istedim. Yıllar içinde edebiyata yoğunlaşmaya başladığımda fark ettim ki aslında büyük kitapları, yani büyükler için yazılmış kitaplar da çok basit fikirlere dayanıyor. Dostoyevski'nin Kumarbaz’ından tutun da Savaş ve Barış ya da çok önemsediğimiz Çanlar Kimin için Çalıyor gibi kitapların arkasındaki fikir, gerçek hayattan çok çıkmış olmasına rağmen çok çocuksu fikirler.

Belli bir aşamadan sonra, çocuk ve büyük arasındaki ayrım eriyip kayboluyor. Fakat elbette böyle bir ayrım da var. Yetişkin edebiyatı ve çocuk edebiyatı arasındaki farkı oluşturan şey; aslında bir şeyin derinliğinden çok, onların dünyasının daha pozitif olmasından kaynaklanıyor. Çünkü onlar hayata olumlu bakmak istiyorlar. Büyüklerinki ise giderek negatifleşiyor; hayatın kendisinde gördükleri şeyler, olumsuzluklar, onların negatif bir bakışla dolmasına neden oluyor. Ve o yüzden büyükler için yazılmış edebiyat, bol negatif yüklemli bir hale geliyor. Hatta pozitif şeyler yazmaya kalktığınızda “Bu da ne kadar Polyanna!” şeklinde bakılıyor size. Kısacası büyükler hem pozitif hem de eleştirel olmayı çok fazla beceremiyor. Benim izlenimim bu. Eleştirel olabilmek için illa negatif olmaları gerektiğine dair yargıları ya da önyargıları var. Ama çocuklar için böyle bir şey söz konusu değil. O yüzden çocuk edebiyatının bu avantajından faydalanmak istedim. Benim kitaplarım eleştirel kitaplar ama negatif değil. Pozitif ama aynı zamanda eleştirel. 

Dolayısıyla yetişkinler de kendini çocuk kitaplarında buluyor mu? 

Ben o kadar çocuk kitapları dünyasına ait değilim. Çocuklar için de inandığım bir şey var. Bir şeyi insanın kendisinin bulması. Başkasının tavsiyesinde değil de kendinin keşfetmesi. Çocuklara da kitap önermem. Keşfetme süreçleri benim için çok önemli. Arıyorlar, arıyorlar ama bir şekilde kendilerine göre olanı buluyorlar artık. Eskiden böyle değildi; kitapların fabrikalarda basıldığına inanan çocuklar vardı. Edebiyat eserleri eğitimin içine girince çocukların da algısı değişti. Çocuklar artık kendileri seçmeye başlıyor. Yazar seçiyor, onların kitaplarını kendilerine göre beğeniyor ya da beğenmiyorlar. Bu seçici algının yükselmesi bence çok önemli. Büyükler de bence kendi seçici algılarını yükseltirlerse kendi yaşam tarzlarına uygun olanı bulabilirler. Her yetişkin, bir başka yetişkinin tekrarı değil. Politik olarak farklı, hayatı algılayışı farklı, çocukla ilişkisi farklı... O farklılıklar üzerinden giden ama yine de kalitesi olan bir kitap bulabilir. 

Hem yazar hem çizer olmak…

Çok güzel bir şey. Beni çocuk kitaplarına yaklaştıran temel fikirlerden biri hem yazmak hem de çizim yapma olanağı. Çizerken de düşünüyorsunuz. Çizginin yazıya bir katkısı oluyor, yazının da çizgiye bir katkısı oluyor. İkisi birbirini besliyor. Yaparken çok eğleniyorsunuz. Ama tabii belli bir olgunluğa gelmekle ilgili bu. Çizmenin daha farklı yanları var. İnsanlar bazen yazarken daha kolay ifade edebiliyorlar kendilerini. Ama çizerken kendinizi kolay ifade etmek zor. 

https://youtu.be/AwM8wOCLAqI

Çizimin kendi hikâyesini yazdırdığı süreçler oluyor mu?

Oluyor, evet. Bu Tombiş Kitaplar dizisi öyle çıktı. Bir gün canım sıkılmıştı. Oturdum, iki tane konuşan çocuk yazıp çizmeye başladım. Baktım, bütün gün o çocuklar konuştu. Sayfalar dolusu… Bu ne kadar güzel, dedim, ileride bir çocuk kitabı yapayım. O öyle kaldı beş-altı yıl. Sonra toparlarken tekrar elime geçti. Zaten genellikle benim çalışmalarımın bir kısmı öyle. "Aa, ben böyle bir şey yazmıştım," deyip dört-beş sene sonraki gözle tekrar değerlendirmek. Çünkü bir şeyi beklettiğiniz zaman ancak değer kazanıyor. Şöyle bir şey; hemen bir hikâyeyi yazmanın onun derinleşmesini engellediğini düşünüyorum. Biraz bekletmek lazım. Hatta uzun süre bekletmek lazım. Büyükler için yazdığım tiyatro oyunlarında da öyle. "Bina" örneğin, on küsur yılda yazdım. Ama aslında 45 dakikada okunan, çok ince bir metin. Ben o metni çok severdim. “Ben bunu bitirmeyeyim, daha olmadı,” diye diye, senelerce bıraktım. Bitirecek gücü kendimde bulmadığım için bıraktığım çok metnim var. Belki hiç bitmeyecek. Belki de belli bir aşamaya geldikleri zaman bitecekler. Bazen bana da metinler geliyor yazar arkadaşlardan, "Nasıl buldun?" diye. O anda yazılmış metinler. Bunu anlayabiliyorum. O insanlar yazdıklarını hemen yayımlamak istiyor ama ben bunu doğru bir süreç olarak görmüyorum. Yavaş yavaş, yazarak bir aura oluşturması, onun sonuncunda oluşan tekstler üzerinde tekrar tekrar çalışarak oluşturulan metinlerin daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Kısa sürede yapılan işler bir tasarıma dönüşüyor.

Bir ürüne dönüşüyor yani...

Hem de önceden düşünülerek tasarlanmış bir ürüne dönüşüyor. 

"Şehir bir rodeo atı gibi, insanları sürekli sırtından fırlatıyor.”

Yaşadığımız çağın bunda etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Her şeye yetişmeye, bu süreçte bir şeyleri ortaya koymaya çalışan bir nesil var. 

Çağ ile birebir ilgisi olduğunu düşünmüyorum ama bir yandan da şöyle bir şey var: İnsanın kendi sürecini oluşturmaması gerekiyor. Zaten sanat o demek. Dünya bir şekilde giderken sen, "Bir dakika, ben burada iniyorum," diyerek ana ritimden kopuyorsun. Ve kendine ait bir süreç yaratıyorsun. Ben mesela, aşağı yukarı 15 yıl her gün sabah beş buçukta kalkıp çalışmaya başladım. Her gün. Sadece hoşuma gittiği için. Güneşin doğuşunu izlemeyi sevdiğim için. Şimdi mesela öyle yapmıyorum. Bu böyledir, doğrudur anlamında söylemiyorum ana ritmin içine girmemek, kendi ritmini oluşturmak. Bütün bu süreçte kendinle ilgili bir zaman dilimi yaratmak. Bu olduğu zaman zaten kendinle ilgili bir şey çıkarabileceksindir. Yoksa zaman sana ait bir şekilde evrilmiyorsa, zamanı bükemiyorsan, o zaman önüne geçen şeylere, yani sana sunulan aktivitelere uymak zorundasın. O da tabii ki seni özel bir şey üretmekten alıkoyabilir. 

Bütün bunlar kişisel alan ve zaman yaratmakla mı alakalı?

Kesinlikle. O kişisel alan ve zaman çok önemli. Orada bir şeyler birikmesi lazım. 

Sıkışmışlık hissiyle yaşıyoruz. Özellikle büyükşehirlerde. Her şeyin belli zamanlarda olması gerekiyor. Herkse çok yorgun ve hiçbir şeye yetişemiyor...

Bu fiziksel yorgunluktan çok, insanların kendi zamanlarının efendisi olamamaları durumu. Şehir bir rodeo atı gibi, insanları sürekli sırtından fırlatıyor. Sürekli atın üzerinde durmaya çalışan insanlar var. Oysa o atın sırtına binmek zorunda bile değiliz. Kendi zamansallığını kendin yaratabilirsin. Bugünün teknolojileriyle bu daha da mümkün.

Bu da galiba insanın ne istediğini bilmesiyle alakalı…

Bu da zamanla oluşuyor. Bir insanın, “Ben biliyorum,” deyip hemen baştan karar vereceği bir şey değil belki. Bütün bu süreçte yavaş yavaş, zevk alarak, bir şekilde oluşuyor. 

Yazma sürecinizi tetikleyen ya da sizi besleyen şeyler neler? 

Birçok şey, tek bir şey değil. Bütün dünyadaki olumlu ya da olumsuz gelişmeler. Fakat bunlara belli bir bakış açısıyla bakabilmek ve kendinize ait görüşleri geliştirebilmek bir süreç… Bu çok önemli bir şey. Bunu illaki bir sanatsal ürün içinde ifade edemeyebilirsiniz, düz bir metinde de ifade edebilirsiniz. Daha çok anlamaya çalışmalı... Ben çok okuyorum mesela. Çocuk kitapları yazmamdaki en büyük etmen de fazlasıyla yetişkin kitabı okumamdır. Gelecekteki fiziğin durumunu okurum ya da beyinle ilgili bir kitap okurum. Ya da başka türlü bir edebiyat eseri okurum. Ama okunmakla yetinmem, bana yakın gelen şeyleri yorumlamaya çalışırım. Düşünme eylemine çok fazla vakit harcarım. Daha çok düşünmek, analiz etmek, eleştiri edinmek... Ben modern bir insanım, postmodern biri değilim. Eleştirerek ediniyorum. Eleştirmeden bir şeyi edinmem mümkün değil. Postmodern zamanda, “Düşünmek taraf olmaktır,” diye bir laf var ya. Düşünmeden bir şeyin tarafını tutmak. Ben her şeyi düşünerek elde etmek istiyorum, düşünmeden tek yapmadığım şey kritik etmek. Kritik ederek düşünebilme sürecine kendimi sokmak istiyorum. Genelde gözlemlemeye ve okumaya çalışıyorum. Yaptığım şey bu bir de çizmeye çalışıyorum. 

Günlük çizim rutininiz var mı?

Her gün çizmiyorum, haftada bir gün ya da yarım gün çalışıyorum. 

Yetişkinler için önerebileceğiniz birkaç kitap ismi alabilir miyiz?

Günlük hayatın referanslarıyla beslenen yazarları seviyorum. Yaşamış ve yaşamdan yola çıkarak yazmış yazarları seviyorum. Biraz daha eski kafalıyım o konuda. Yani yeni yazarlarda daha çok edebiyat referanslı şeyler var. Okudukları metinleri referans alarak yazıyorlar ve onlar da beni zaten o metinleri okuduğum için heyecanlandırmıyor. Ama yaşantıdan referans alarak yazan yazarlar beni çok etkiler. Çok önemli. Mesela Herman Melville çok önemli bir yazardır, kendisi de balina avcısı olduğu için Moby Dick’i yazmıştır. Hemingway de öyle bir yazardır. Orwell çok önemli bir yazardır, çünkü İspanya İç Savaşı'na katılmış. Katılmış ama önce komünistlerin yanında yer almış, sonra da devrimcilerin yanına geçmiş. Burma'da beş yıl polislik yapmış. Bu yüzden Burma Günleri romanı okunması gereken olağanüstü bir kitaptır. Burma’da İngilizlerin kendi içlerinde yaşadıkları sefaleti çok iyi anlatır. Hayvan Çiftliği de okunmalı. Katalonya’ya Bir Selam… 

Son olarak, küçük bir tavsiye: Ben bir yazarı okuduğum zaman bütün kitaplarını okumaya çalışırım. Tabii eğer o yazarı tanımak istiyorsam…


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın