ASLI TOHUMCU: "KÖTÜ KALP’İ YAZMAMA HERHANGİ BİR KONUDA UMUT BESLEMEMİZİN ÖNÜNÜN KESİLMESİ SEBEP OLDU"

Ece Karaağaç

@ecekaraagac

ece@ajanliterer.com

Atmak yerine hırıldayan, sürekli kulağınıza fısıldayan bir kalp... Kötü bir kalp! Aslı Tohumcu, başına gelenlerin ardından kendi adaletinin peşinde koşmaya başlayan bir kadının hikâyesini anlatıyor Kötü Kalp'te. Aslı Tohumcu'yla yeni romanını doğuran süreci konuştuk.

Âdettendir, ilk bu soruyla başlayalım: Kötü Kalp’in fikri ilk nasıl düştü aklınıza?

Adaletin ve demokrasinin işlememesinin çok yardımı dokundu. Özgecan Arslan, Şule Çet ve en son Emine Bulut cinayeti, çocuk tacizleri, hak mücadelesine kalkışanların sopalanması, insanların sivil ölüme terk edilmesi, intihara varan bir çaresizliğe sürüklenmesi, herhangi bir konuda umut beslememizin önünün kesilmesi sebep oldu Kötü Kalp’i yazmama. Adaletin terazisini dengelemeye çalışacak bir kahraman yaratsam nasıl olur, diye düşündüm. Bir ekmek bıçağı kapıp sokağa da fırlayabilirdim, oturdum roman yazdım. 

Aslında kitap boyunca, gerçek hayatta şahit olduğumuz birçok kötülüğün kurgusal yansımalarına da şahit oluyoruz. Bu tercihinizin altında yatan şey nedir? Bir tür kayda geçirme arzusu mu? 

Kayda geçirme arzusu var. Öfkemi ve hayal kırıklığımı gösterme, benzer ruh halindeki insanlarla kardeşlik kurma arzusu da. 

Bu açıdan "Kötü Kalp, çağına tanıklık eden bir metin," desek yalan söylemiş olmayız, değil mi?

Onu okuyucunun takdirine bırakmak daha hoş olur. Ama vicdan sahibi insanları rahatsız eden bazı kilit olaylar yer alıyor romanda, evet. 

Peki sizce bir yazarın yaşadığı çağa tanıklık etme, onu kayda alma sorumluluğu var mıdır?

Her yazar, istediği yere bakıp istediği hikâyeyi aktarabilir. Kimseye bir sorumluluk dayatamayız. O benim tercihim. Şarkılarla, şiirlerle, barışçıl protestolarla, “Yatacak yeriniz yok,” gibi naif cümlelerle karşılık vermenin yetersiz olduğu kötülüklere maruz kalıyoruz. Ben bu yetersizlik duygusunu taşımak istedim edebiyatıma. Sesimi çıkarmak da istedim.

Kötü Kalp’le polisiyenin sularına da giriş yapmışsınız ve adını ancak romanın son satırlarında öğrendiğimiz başkarakterin hikâyesini polisiye bir ile anlatmayı tercih etmişsiniz. Bu tercihin sebebi neydi?

Aslında hikâyeyi sadece başkarakterin ağzından anlatmayı planlamıştım başta. Kimseye kötülüğü dokunmamış bir insan, bir katliama maruz bırakılıyor. Bir kişilik yarılması yaşıyor ve kendi adaletini uygulamaya başlıyor. Yirmiye yakın kişinin cezasını –yer yer epey vahşice– veriyor. Böyle bir dizi eylemin elbette emniyet güçlerine yansıması olur. Başkomiser Levent ve yardımcıları burada devreye girdi. Böyle böyle, bütün bileşenleri dahil etmeye karar verdim. Başkarakterin mağduru, ama aslında çok korkunç suçların failleri olan o insanlar da kendi suçlarını, kendi kötülüklerini kendi ağızlarından anlatsınlar istedim. Böylece polisiye unsurlardan da yararlanan üç parçalı, üç ayrı kanaldan akan bir roman çıktı ortaya. 

Fakat bir yandan, "başkarakterin mağduru ve başka olayların faili" olan kişilerde de hiçbir suçluluk duygusu sezmiyoruz, kendi eylemlerini temize çıkarmaya çalışan ifadeler kullanıyorlar. Sizce bu tür insanlar (gerek gerçek dünyada gerekse sizin romanınızda) yaptıklarının farkında mı değiller, yoksa kılıfına mı uyduruyorlar?

Bunu ancak suçlular, suç ve suçlular üzerine çalışan uzmanlar bilebilir sanırım. Açıkçası, romanı yazarken beni ilgilendiren gerçek mağdurlardı. Ayrıca, birçok durumda suçluların iyi haller uydurularak salınmaları ya da göstermelik cezalara çaptırılmaları, adaleti temin etmesi gerekenlerin suçunun altını çiziyor. Ben de bilinçle işlenen bu suçtan, uydurulan kılıftan yola çıktım. 

Doğrudan fail/mağdurların ağzından anlattığınız için, onların içgörüsüne dair bir çalışmada bulundunuz mu?

Kişisel deneyimlerimle tanıklıklarımın üzerine hayal gücü ekledim sadece. 

Bir yandan romanda, eşyanın tabiatına uygun olarak, polisiyenin vazgeçilmez unsuru polisler de var: Başkomiser Levent'le yardımcıları Ayşe ve Ergun. Aslında Levent başkomiserin cinayetlerin ve saldırıların çözülmesinde çok etkin bir rolü yok. Parçaları henüz birleştiremediği bir noktada. Diğer yandan da başkarakteriniz onunla duygusal bir bağ kuruyor ve öldürmediği fail/mağdurları ona gönderiyor. Siz Levent ve başkarakteriniz arasındaki ilişkiyi zihninizde nasıl kurguladınız?

Farklı bir şekilde olsa bile Levent Başkomiser de kendi adaletini alamamış bir adam. Başlarda başkarakterin Levent Başkomiser’e “hediyeler” göndermesi, yaptığı işin görünür olmasını istemesinden kaynaklanıyor. Yolun sonunda ise vicdandan, yaralardan bir bağ kuruluyor aralarında. Ama Başkomiser’i sevelim diye değil, başkarakteri sevelim, esirgeyelim diye.

Dikkatimi çeken bir diğer konu da failin imzasının narçiçeği rengi bir ruj olmasına rağmen kimsenin onun kadın olduğuna ihtimal vermemesi. Sizce bu özellikle de polisiyedeyerleşmiş bir bakış açısı mı?

Kadın katliamının giderek tırmandığı bir ülkede ürün verdiğim için, bu dediğin bende yerleşmiş bir bakış açısı olabilir. Fena da bir polisiye okuyucusu değilim, acaba oradan da yerleşmiş olabilir mi? Ama işin aslı da pek farklı değil: Erkek iktidarın dili, sözü, kanunu, yaptırımı, bakış açısı dayatılıyor. Suçlu da olsa erkeğin sırtı sıvazlanıyor. Tecavüzcüsünü ya da kendisine zulmeden, canını tehdit eden erkeği öldürmek zorunda kalan kadınsa müebbet yiyor. Tayyör eteğe indirim yok! Dolayısıyla Başkomiser Levent ve yardımcılarının da bakışı bu yönde. Yine vicdan meselesine dönersek, başkarakterimin bazı eylemleriyle empati kuracak erkekler de çıkacaktır ve bir erkek de pekâlâ bütün bu suçları işleyip olay yerlerine narçiçeği renkte bir ruj bırakabilir imza olarak. Çünkü orada esas olan imza değil, eylemlerin şiddeti. Tam da erkeğe yakışır bir şiddet üretiliyor, failin mağdurlarıyla iletişiminde de erkek dilinin baskın olduğunu görüyoruz. O kötülükle başa çıkmanın başka çaresi de yok gibi.  

Fakat bu olayda da konuyu bir kadın polis çözüyor...

O kadar da olsun artık! (Gülüyor) O da benim Ayşe’ye kıyağım demeyeyim ama bu durum çok şaşırtıcı değil. Kadınlar ayrıntılara erkeklerden daha fazla önem veriyor bence. Ayşe de ayrıntıları takip ederek bir sonuca ulaşıyor. 

Roman boyunca başkarakterin sürekli onunla konuşan, ona telkinlerde bulunan, atmak yerine hırlayan ikinci bir kalbi var: Kötü kalbi. Sizce herkesin kötü bir kalbi var mı? Yoksa bu yaşadıkça, başımıza bir şeyler geldikçe edindiğimiz bir şey mi?

Herkesi bilemem ama benim göğsümde resmen bir kötü kalp türedi, başkarakterin kötü kalbi de böyle doğdu zaten. Oysa yirmili yaşlarımda herkesin iyi kalpli olduğunu, bunu gösterecek ortamı bulamadığını düşünürdüm. Ne salaklık! Ne yalan söyleyeyim, birçok olayda "Deli deliyi görünce sopasını saklarmış" sözünün doğruluğunu sınamanın nasıl bir his olacağını merak ettim. Hâlâ da ediyorum. 

Başkarakterin kötü kalbi çok bıçak sırtı bir konu, baktığınız yere göre şekil değiştirebilecek bir şey. Bir taraftan baktığınızda “adaleti sağlıyormuş” gibi görünebilir, diğer taraftan bakarsanız son derece brutal orman kanunları uyguluyormuş gibi de görülebilir. Siz kendi içinizde bu dengeyi nasıl sağladınız ya da sağlayabildiniz mi?

Karakterimi sadece eylemlerinde değil, kendisi için tasarladığı finalde de haklı buluyorum. Onu söylemek isterim bir kere. Bana gelince... Yazarken değil de romanı bitirdikten bir süre sonra dengeye kavuştum. Birinin dilini, bir diğerinin penisini kesmek, birinin parmaklarını klavyeye çivilemek.... Bütün bu karanlık eylemleri, o kötü ruhları, kötü kalbin diyaloglarını hayal etmek, sürekli onlarla yatıp kalkmak çok depresif bir süreç. Hangi olaya ne kadar öfke duyarsam duyayım; şiddeti üretmek benim işim değil çünkü. Roman nihayet matbaaya gittiğinde çocuk edebiyatına sığındım: Michael Ende’ye, Roald Dahl’a... 

Bu da merak ettiğim konulardan biri aslında... Bildiğim kadarıyla çocuklar için de yazıyorsunuz. Kötü Kalp’i okuduktan sonra sizin çocuklar için nasıl yazdığınızı çok merak ettim. Dilinizi nasıl bu şekilde ayrıştırabiliyorsunuz? İçinizde birden fazla ses mi var?

Ya birden fazla ses var ya da birden fazla kişi var içimde. (Gülüyor) Sonuçta Kötü Kalp gibi bir roman yazsam da çok muzip ve neşeli bir tarafım var. Az baskın da değildir üstelik. O muziplik ve neşe eşlik ediyor bana çocuk edebiyatında, birbirini besliyor. 

Satın almak için tıklayınız.



Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın