KENDİNİ EYUB MİSALİ TANRI’YA ADAMAK

Aynur Kulak

“… hiçbir zaman güncel olmadı. Görmezden bile gelinmedi.

Yazdı, içti ve unutuldu. Şimdi ise o geri döndü.”

Felsefe profesörü ve eleştirmen Ludwig Marcuse’dan, Joseph Roth ile ilgili bu satırları okumak Joseph Roth’a beni daha çok yaklaştırdı ve onunla ilgili her bir detayı daha fazla merak etmeme sebebiyet verdi. Örümcek Ağı, Eyub, Radetzky Marşı romanlarının yazarı, 1894 Doğu Galiçya doğumlu, Yahudi, gazeteci, sürgün, göçmen, bağımlı, ayyaş… Joseph Roth, tam da 2.Dünya Savaşı zamanlarına denk gelen yazarlığı boyunca içsel olarak Yahudiliğini yok sayıp, değişen tüm siyasi ve yönetimsel düzene rağmen Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun temsilcisi olan Habsburg Hanedanlığı’nın devamını sağlaması gerektiğini savunan, bu eksende yazdığı romanlarıyla çağına damgasını vuran bir yazardı.   

Bu yazıda inceleyeceğim Eyub romanı, Joseph Roth’u en iyi anlayabileceğimiz roman. Birtakım tanımların içine yerleştirilmeye çalışılan Roth, Eyub romanıyla beraber bir aileyi eksene yerleştirip, inanç meselesi üzerinden yola çıkarak 20. yüzyılın ve modern dünyanın var olma, kendine has formunu arayıp bulmaya çalışma meselelerini ele alıyor, bu sayede kendini ifade etmenin bildiği en iyi yoluna başvuruyordu. Kendisi gibi sürgünde olan diğer yazarların aksine anti-faşist veya semitik bir söylemden ziyade Avusturya’nın bağımsızlığını korumasının yegâne yolunun Habsburg Hanedanlığı’nın çok uluslu bir devlet olarak varlığını sürdürmesi olduğunu savundu. Ezip geçerek, gümbür gümbür gelmekte olan tüm yönetim, düzen ve değişmekte olan yaşama biçimlerini reddetti. 

Joseph Roth

Eyub, basit bir adamın hikayesi olarak karşımıza çıkar.  Mendel Singer, inancına düşkün, Yahudi asıllı, sıradan bir Avusturya vatandaşıdır. Zamanının büyük bölümünü ibadet ederek geçirmektedir. Bütün ömrünü Hz. Eyüp gibi tanrıya dua etmeye ve onu aramaya adamıştır. Mekâna ve zamana ayak uydurmaz, bulunduğu ortama, topraklara yabancı davranışlar sergiler. Kabul ettiği tek gerçek, her şeyi Tanrı’nın yaratmış olduğu gerçeğidir ve her yer Tanrı’nın ebedi mekânıdır. Joseph Roth, romanın başından itibaren öyle bir Mendel Singer karakteri çizer ki içinde bulunduğu savaş çağını, Yahudi olmanın zorluğunu, maddi ve manevi imkansızlıkları, bu imkansızlıkların göçe sebebiyet vermesini, aile ve çevresel faktörleri, inanmaktan başka elinde hiçbir şeyi kalmayan insanın inançlarının da yerle bir oluşunu adım adım bu karakter üzerinden tanımlar. Basit bir adam olan Mendel Singer’ın hikayesi, aslında hiç de göründüğü kadar basit değildir. Joseph Roth bunu nasıl yapacağını göstermek istercesine çevresel şartları tüm detaylarıyla betimler. Bu betimlemeler Mendel Singer’ı anlayabilmemiz hedeflenerek okuyanın duygu durumunu, hikâyenin duygu durumuyla eşitler nitelikler taşır.    

“Meydanda duran arabalar, karaya oturmuş gemi enkazlarını andırıyor, dahası daire şeklindeki bu enginliğin ortasında minicik ve anlamsız görünüyorlardı. Koşumları çıkarılmış atlar arabaların yanında kişniyor ve şakırdayan, yorgun toynaklarıyla ağdalı balçığı dövüyorlardı. Tek tük bazı adamlar, unuttukları bir battaniyeyi ve yol kumanyalarını doldurdukları şıngırdayan bir kap kaçağı almak için bu yuvarlak karanlığın içinde sallanan sarı fenerleriyle dolanıyorlardı. Çevredeki binlerce küçük kulübeye yeni gelen ziyaretçiler yerleştirilmişlerdi. Yerlilerin yataklarının yanındaki kerevetlerde uyuyorlardı; dermansız hastalar, kamburlar, inmeler, deliler, budalalar, kalp hastaları, şeker hastaları, bedenlerinde kanser taşıyanlar, gözlerine trahoma bulaşmışlar, kısır kadınlar, ucube çocuklar doğurmuş anneler, hapisten veya askerlik görevinden kurtulmaya çalışan erkekler, yakalanmamak için yakaran firari askerler, hekimlerin umut kestikleri, insanların dışladıkları, dünyevi adaletin gadrine uğramışlar, elem, özlem, açlık, çekenler ve toklar, dolandırıcılar ve namuslular, hepsi, hepsi, hepsi…”

2. Dünya Savaşı’ndan son derece aşina olduğumuz bir manzarayı bize aktaran Eyub’deki bu paragraf için, Avrupa’nın göbeğindeki çevresel manzarayı en iyi tasvir eden paragraf diyebiliriz. İşte Mendel Singer, böylesine bir manzaranın tam ortasında inançlarına tutunan bir adam olarak gitgide yalnızlaşır. Çok sevdiği karısı Debora ve çocukları ondan uzaklaşır. Aslında son derece edilgen bir karakter olan Mendel’e sıkı sıkıya bağlı olduğu inançları böylesine bir manzara içerisinde yardımcı olmayacaktır elbet.  

“Ara sıra köpekler havlıyor, Mendel ürküyordu. Yeryüzünün huzurunu kaçırıyor, Mendel Singer'in huzursuzluğunu artırıyordular. Kasabanın evlerinden olsa olsa beş dakikalık uzaklıkta olduğu hâlde, Yahudilerin yaşadığı dünyadan çok uzaklaşmış gibi geliyordu ona, çok yalnızmış, türlü türlü tehlikeyle yüz yüzeymiş, ama yine de geri dönecek durumda değilmiş gibi.”

Ailesiyle zor koşullar altında yaşayan, hayatını Eyub misali Tanrı’ya adayan bu adamın basit hikâyesi, geçiş dönemindeki bir çağın mücadelesini, inancını, çareler üretmesini, çaresizliğini, aidiyet ve kimlik savaşını, yersiz yurtsuzluğunu, nihayetinde aile dramını gözler önüne seriyor.

Hitler’in iktidara geldiği gün Fransa’ya göç eden Joseph Roth, edebiyat çevrelerince bir kategoriye sokulmak istenmiş fakat Roth, eserleri ve tutumu ile kategoriler üstü bir yazar olduğunu kanıtlamıştır. Fişlenen tüm yazarlar bir şekilde göç etmeye, sürgüne zorlanırken, Joseph Roth’un göçü aslında monarşik düzenin bozulmasıyla başlamış, Roth olacakları çok önceden sezen biri olarak bir emir üzerine değil, kendi isteğiyle yaşadığı toprakları terk etmiş bir yazardır. Bu yüzden belki de diğer sürgün yazarlar gibi dili anarşi üzerine kurulu değildir.

Joseph Roth’un –Eyub romanı başta olmak üzere– tüm eserleri mutlaka okunmalı. Aynı çağ içinde iki dünya savaşı birden yaşayan Orta Avrupa’nın içine düştüğü mücadele, içinde yaşadığımız çağın temellerini attı. Etraflıca anlamak istiyorsak eğer o çağın romanını yazan yazarların eserleri yol gösterici olacaktır, hiç şüphesiz.

Satın almak için tıklayınız.


Kitap365.com, web sitemizde en iyi deneyimi yaşamanızı sağlamak için çerezleri kullanır. Daha fazla bilgi için tıklayın